Sıfırdan

23/10/2020

Yaklaşık bir yıl önce web sitemin görüntüsünü (artık kim bilir kaçıncı kez) değiştirmeye karar verdim. Nereden esti bilmiyorum diyemem çünkü sevdiğim bir uğraş ve arada sırada böyle esiyor işte. Bu tür kaşıntılar genellikle roman bitişine denk geliyor. Her seferinde, "Bu son olsun, dört-beş yıl böyle idare ederim artık," diyorum ama olmuyor. Yeni bir defterin ilk sayfasına temiz temiz yazmak arzusu gibi bir durum.  

Yine bir romanın son zamanları, yani 2019'un son günleri… Sitemin bir kopyasını sanal inşaat alanına attım, sağını solunu kurcalamaya başladım. Ve farkına vardım ki sadece görüntüsünü değiştirmek beni rahatlatmıyor, içeriğinden de fena halde sıkılmışım. Eski yazdıklarımdan, kendi sesimden sıkılmışım. Aslında internetten fena halde sıkılmışım. 

O sırada şöyle bir yazı yazmaya başlamışım, yarım kalmış başka yazıların arasında buldum:

Blogların altın çağı sona erdi. Çünkü internetin dokusu değişti, baştaki o keyifli, keşifli ruh hali artık pek yok. "Hakikat-sonrası" denen bela var, pazarlama var, kapitalizm var. Ve tabii sosyal medyanın kavgası gürültüsü var. Yazı yazmak isteyenler kendilerine başka alanlar edindiler. 280 karakterlik Twitter'da bile uzun uzun kompozisyon yazmanın yolunu buldular. 

Belli ki kafam karışıkmış. Sıkılmışım ama tam da vazgeçemiyormuşum. "Sosyal medya çekilmez oldu ama işte..." diye lafı kıvırıp duruyormuşum. 

Facebook'tan oldum olası nefret ettim ama yalan yok, eskiden Twitter'ı seviyordum. Başta gayet güzel bir muhabbet ortamı vardı. Gerçek hayatta tanışma imkanı bulamayacağımız insanlarla tanışıp arkadaşlıklar kurduk. Sosyal medya ne müthiş bir şeymiş dedik. Fakat çok geçmeden gördük ki yeryüzündeki her insanın aklından her geçeni günde 24 saat duyup öğrenmek hiç de iyi bir fikir değilmiş. Hatta gelmiş geçmiş en kötü fikirlerden birisiymiş.

Sonra 2020 geldi çattı ve olanlar oldu. Burada uzun uzun anlatmaya gerek yok. Artık Twitter dev bir tımarhane ve dev bir mahkeme salonu — çoğunlukla ikisi bir arada. Gündemi takip etmenin başka bir yolu kalmadığı için hâlâ arada sırada bakıyorum ama olabildiğince küçük dozlarda. Bir de kendi kitaplarımın duyurusunu (reklamını) yapmak için kullanıyorum. Komik ama eskiden böyle şeyleri ayıplardık. "Bakın şurada yazım çıktı" demek için önden bin türlü şirinlik yapmak gerekirdi. Şimdi kimin umurunda bilmiyorum ama dürüst olmak gerekirse benim pek değil. 

Karantina günlerinde sokağa çıkmayı, sinemaya tiyatroya gitmeyi, hatta kalabalık görmeyi özledim özlemesine ama sosyal medyanın kalabalığı beni fena halde bunalttı. Sadece sevimsiz kalabalığı değil, iyi niyetli ve üretken kalabalığı bile bunalttı. Sonunda şöyle bir karar verdim: İnternetten tamamen vazgeçemiyorum ama biraz olsun yavaşlamak mümkün. Hiçbir şey kaçırmayayım diye oradan oraya atlayıp anlamsızca çabalamaktansa, uzun yazılara, podcast’lere ve mektuplara daha fazla zaman ayırmaya başladım. Kıyıda köşede kalmış, dikkatimden kaçmış bloglar buldum. Tamam, blogların altın çağı bitti fakat altına hücum faslı da bitti ve şimdi bakıyorum da toz duman yatışınca geriye çok güzel şeyler kalmış. Plakların ve plakçıların da altın çağı bitmişti örneğin. Şimdi her zamankinden daha çekici geliyorlar bana.   

Uzun lafın kısası, burası yine kıymete bindi. Kendi küçük kurtarılmış bölgem. Zor geçecek kışa hazırlık olsun diye biraz sonbahar temizliği yaptım. Saksıların toprağını değiştirip kurumuş yaprakları ayıklayarak biraz kafamı rahatlattım. Bir yıl önce başladığım görsel işleri tamamladım. Sosyal medya hesaplarımı sıfırladım, eski yazıları çekmeceye kaldırdım. Hikmet'ten Mektup Var hayata geri döndü. Şimdilik ne yazarım, ne kadar sıklıkla yazarım bilmiyorum ama burada böyle aklıma estikçe gelebileceğim sessiz sakin bir köşemin olması hoşuma gidiyor. 


Aşağıdaki alıntıya geçenlerde başka bir mektupta rastladım, oraya da başka bir mektuptan düşmüştü. Anlaşılan bu aralar elden ele yayılıyor. Calvino'nun Görünmez Kentler'inden. (Laf aramızda, İngilizce çevirisi kulağa çok daha güzel geliyor. YKY'den çıkan Türkçesine bir türlü ısınamadım.)

(...) eğer bir cehennem varsa, burada, çoktan aramızda; her gün içinde yaşadığımız, birlikte, yan yana durarak yarattığımız cehen­nem. İki yolu var acı çekmemenin: Birincisi pek çok kişiye kolay gelir: cehennemi kabullenmek ve onu görmeyecek kadar onunla bütünleşmek, ikinci yol riskli, sürekli bir dikkat ve eğitim istiyor; cehennemin ortasında cehennem olmayan kim ve ne var, onu aramak ve buldu­ğunda tanımayı bilmek, onu yaşatmak, ona fırsat vermek."

Tüm yazılar >>

Önceki:

Sonraki:

Pin It on Pinterest