1.

Nabokov, iyi yazarların büyücü yönünden bahseder ya, bizim edebiyat köyümüzün de bana göre çok özel iki büyücüsü vardır –bize kainatın aydınlık ve karanlık katmanlarına dair öyküler anlatan, sözcükleriyle şifa dağıtan ve göğsümüzü kabartan iki kıymetli yazar: Latife Tekin ve Hasan Ali Toptaş.

Tahmin edersiniz ki, Hasan Ali Toptaş’ın yeni bir roman yayımlayacak olması, bu yıl beni en çok heyecanlandıran haberlerden birisiydi. Hakkında hiçbir şey duymadan, hiçbir şey okumadan koşup Kuşlar Yasına Gider‘i aldım ve alır almaz okumaya başladım. Doğruyu söylemek gerekirse eğer konusunu duysaydım, kapağını belki biraz çekinerek aralardım. Ne de olsa insanın göğsüne en ağırından kaya gibi oturmaya elverişli bir meselesi var. Ve yine doğruyu söylemek gerekirse, bu satırları yazarken henüz romanı okumayanlara bir anlamda haksızlık yaptığımı düşünüyorum, belki şimdi onlar da bir miktar endişelenecekler. Oysa Kuşlar Yasına Gider, anlattığı öykünün tüm ağırlığına rağmen insanın ruhuna bir kuş tüyü kadar yumuşakça dokunuyor. Hatta son söyleyeceğimi baştan söyleyeyim: Bence Hasan Ali Toptaş’ın en zarif ve en güzel romanı. Bir yandan, önceki romanlarından –bilhassa Gölgesizler ve Uykuların Doğusu gibi okurların gönlünde apayrı bir yeri olanlardan– çok farklı. Bir yandan da, büyük bir yapbozun tam ortasındaki parça gibi yerli yerine oturuyor.


Bence Hasan Ali Toptaş'ın en zarif ve en güzel romanı. Bir yandan, önceki romanlarından --bilhassa Gölgesizler ve Uykuların Doğusu gibi okurların gönlünde apayrı bir yeri olanlardan-- çok farklı. Bir yandan da, büyük bir yapbozun tam ortasındaki parça gibi yerli yerine oturuyor.

2.

Kuşlar Yasına Gider, binlerce yıldır anlatılan ve edebiyatın klasik kalıplarından biri olan “baba-oğul mücadelesi”ni okuyacağımız izlenimini vererek başlıyor. Ancak çok geçmeden anlıyoruz ki, her ne kadar geçmişten kalan ufak tefek kalp kırıklıkları olsa da, bu babayla oğulun arasında öyle öfkeyle dolup taşan derin uçurumlar yoktur. Okuduğumuz, bir baba-oğul hesaplaşması değil, babanın ve oğulun bazen omuz omuza, bazen de tek başlarına ölümle hesaplaşmasıdır.

Konusunu anlatmadan ve lafı uzatmadan söyleyecek olursak, Hasan Ali Toptaş’ın romanı, ölüm üzerine yavaş ve çok duru bir meditasyon. Burada meditasyon sözcüğünü hem yazınsal hem de zihinsel anlamıyla kullanıyorum. İnsanın ölümlü olduğunu fark etmesi, bununla yüzleşmesi, isyan etmesi, çaresizliği kabullenmesi ve sonunda teslim olması evrelerini dantel gibi satır satır işliyor yazar. Bir yandan da tekrarlar üzerine kurulu anlatımıyla, okura adeta meditasyon yaparken ulaşılan duruluk ve durgunluk halini yaşatıyor. Başka bir yazarın kaleminden çıksa, 250 sayfa okurken zorlanacağımız, kısa öykü olsa daha iyiydi diyebileceğimiz bir metin, Hasan Ali Toptaş’ın diliyle büyüleyici bir roman halini alıyor.

 

3.

Büyük bir kısmı yollarda geçse de Kuşlar Yasına Gider klasik anlamda bir yol öyküsü değil. Daha ziyade, aynı iki nokta arasında –Ankara ve kasabadaki baba evi– defalarca tekrarlanan, ancak bir yere ulaşamayan yolculukların öyküsü. Arka planda ise bu gidiş dönüşlere çok güçlü bir tezat oluşturacak şekilde ölüme doğru mutlak bir yolculuk yer alıyor.

Anlatım tekniği açısından romanın en belirgin özelliği tekrarlar: Sürekli geçilen köyler, kasabalar, mola yerleri, sapaklar, virajlar. Yolda beliren at, bahçede bir görünüp bir kaybolan küçük çocuk. Eve girip çıkarken cümle kapısını örten asma ve erik dallarının altından yan yan yürüyerek geçişler, dayının telefonunun zili, babanın yanağındaki çukur… Tüm bunlar aynı sözcüklerle yinelendikçe, metnin müziğinde bas notaların seslendirdiği ostinato motif gibi güçlü bir ritim oluşturuyor. Biz okurlar da saatin saniye kolunu izler gibi hep aynı noktalardan geçip aynı çemberi defalarca tamamlıyoruz. Elbette akrebin ve yelkovanın zamanı ağır ağır öğütmesini görüp, kaçınılmaz sona yaklaştığımızı da hissediyoruz. Diğer bir deyişle, tıpkı kitapların yeni kapak tasarımlarında fotoğrafları yer alan Nuri Bilge Ceylan’ın kamerasıyla yaptığı gibi, Hasan Ali Toptaş da cümleleriyle yer yer zamanı durduruyor, sonra tek bir cümleyle yeniden hızlandırıyor.

 

4.

Önceki romanlarına kıyasla daha yalın bir kurgu ve daha klasik bir anlatım tekniği seçse de, okuduğumuzun bir Hasan Ali Toptaş romanı olduğundan hiç şüphe duymuyoruz. Öncelikle kurduğu cümlelerin mimarisi o kadar ona has ki, “çünkü”lerle, “tabii”lerle, “hatta”larla ve “işte”lerle bizi eski bir dost gibi karşılıyor. Kurguyu ayakta tutan kehanetler ve rüyalar da öyle. Sonra anlatıcının dertli yolculuklarına eşlik eden türküler var. Geceleri ufuktaki dağlardan gelen sesler ve söyleyecek bir şey kalmadığında sessizce uzaklara bakan karakterler var. Romana anlatıcının yazma eylemiyle başlaması (kaleme mürekkep doldurması) ve sonunda aynı noktaya geri dönmesi (boş bulduğu kaleme yeniden mürekkep doldurması) var ki bu öykü kapsamında yeni anlamlar kazansa da, bana göre Hasan Ali Toptaş edebiyatının omurgasını oluşturan imge sayılabilir.

Öykünün merkezinde baba (Aziz Bey) ve oğul (yazar-anlatıcı) yer alsa da bu iki baş karakter hemen hemen hiç yalnız kalmıyorlar. Zaten yalnız kalmak, ya da daha belirli şekliyle “muhatapsız kalmak”, romandaki önemli temalardan birisi.

“Öyledir, dedi Zübeyir; bazı canlıları yara öldürmüyor, muhatapsız kalmak öldürüyor.” (s. 167)

ya da,

“İşte o vakit, sonunda muhatapsız kaldım, muhatapsız kaldım dercesine ellerini iki yana açıyor, boynunu büküp hafifçe içini çekiyor, sonra da başını önüne eğiyordu babam.” (s. 232)

Aziz Bey bu açıdan çok şanslı, ailesi onu hiç muhatapsız bırakmıyor. Kocasının tüm bakımını üstlenen güçlü bir eş, kardeşi kadar ilgili bir diğer oğul ve kasabadaki kalabalık akraba topluluğu kitabın kadrosunu oluşturuyor. Belki de romanın zarafeti insanların kötü yüzünden ziyade içlerindeki iyiliği, karşılık beklemeden yapılan iyiliği ön plana çıkarması. Yardımlaşma, yalnız bırakmama, bir anlamda acının ve çaresizliğin paylaşılması o kadar belirgin ki, sanırım biz okurlar da bu sayede üzerimizdeki ağırlığın bir nebze hafiflediğini hissediyoruz.

 

5.

Bir de Kuşlar Yasına Gider‘in otobiyografik bir roman olup olmadığı meselesinden bahsetmek lazım. Açıkçası, niye böyle bir mesele olduğunu ben bilmiyorum, önemsediğimi de söyleyemem. Ancak Hasan Ali Toptaş, sanki çıkabilecek bir tartışmayı daha başlamadan sonlandırmak istermiş gibi yazar-anlatıcının ağzından uzunca bir anekdot aktarıyor bize.

“Okudukça, ister istemez yeniden öfkeleniyordum tabii. Kitabı yazan akademisyen, yazarla anlatıcıyı aynı kişi sanıyordu çünkü; bu nedenle de, bilimsel çalışma yapıyorum iddiasıyla, romanlarımdaki kahramanları kollarından yahut yakalarından, paçalarından tutarak sürükleye sürükleye getirip benim hayatımın orasına burasına raptediyordu.” (s. 139)

Eğer otobiyografik bir okuma yapmayacaksak (ki niye yapalım?), bir roman karakterinin sitemlerini Hasan Ali Toptaş’a atfetmek ne kadar doğru olur bilemem. Her halükarda ben Kuşlar Yasına Gider‘i o gözle okumamayı tercih ettim; aslında bilinçli bir tercih de değildi bu, kendimi romanın romanın büyüsüne kaptırdığım için öyle oldu. Diğer okurlar nasıl bir beklentiyle okuyacaktır, onu da bilemem. Ancak hangi beklentiyle okurlarsa okusunlar, en iyi büyücülerimizin birinin elinden çıkmış, tam anlamıyla usta işi bir romanla karşılaşacaklar.