1.

Yaz rehaveti sebebiyle verdiğimiz kısa bir aranın ardından, edebiyat sezonunun başlamasıyla birlikte Okuma Notları da sahalara geri dönüyor.

Aslında yeni sezonun bu ilk yazısında, geçen yaz okuduğum kitaplardan bahsetmem gerekirdi. Fakat bırakın yazmayı, geriye dönüp okuduklarımı hatırlayacak enerjiyi bile bulamadım kendimde. Memleketimizin gündemi, böyle zamanlarda insanın politika dışındaki konularda yazma, konuşma ve düşünme isteğini öldürüyor. İnanmayacaksınız ama Haruki Murakami’nin yeni romanı hakkındaki düşüncelerim bile yazasım yok! Zaten bu aralar o kadar çok Murakami yazısı yazdım ki, kendimden de sıkıldım. Uzun lafın kısası, yeni sezona, sezonun en yenilerinden biriyle, Yekta Kopan’ın İki Şiirin Arasında (Can Yayınları, 2014) isimli öykü kitabıyla başlamak daha heyecanlı olur diye düşündüm.

 

2.

Esas konumuza geçmeden önce kısa bir not:

Bu yaz “yavaş okuma” modasına –hadi moda demeyelim– akımına ben de katıldım. Daha doğrusu farkında olmadan katılmışım. Yavaş okuma, tıpkı “slow food” yani yavaş yemek akımı gibi hızlı tüketimin karşısında bir tavır alıyormuş. Geçtiğimiz haftalarda bu konu hakkında çıkan yazılar (1) sayesinde haberim oldu. Özetle deniyor ki, kendinize cep telefonlarının, internetin vs. dikkatinizi çelmesine fırsat vermeyecek bir ortam yaratın ve günde bir saatinizi kesintisiz, yoğun bir okuma sürecine ayırın.

Benim derdim kitap okurken Twitter’a filan bakmak değil, çok şükür. Onu sadece dizi seyrederken yapıyorum. Fakat “okuduğum kitabı hemen bitirmem lazım” takıntım var ki bundan çok şikayetçiyim. Hele bir de aynı anda dört-beş kitap okuma alışkanlığım olduğundan, sürekli lüzumsuz bir telaş içerisindeyim. Oysa arkamızdan kovalayan yok. Bir yere yetişmiyoruz.

Aylar önce okumaya başladığım iri cüsseli iki kitap bu durumun farkına varmama vesile oldu: Ayşe Sarısayın’ın Erdal Öz biyografisi (Can Yayınları) ve Orhan Pamuk’un Cevdet Bey ve Oğulları (hangi yayınevlerinden henüz çıkmadığını saymak daha kolay olur).

Normalde ikisini de bir-iki hafta içinde bitirmem, bitirmediysem de dertlenmeye başlamam gerekirdi. Fakat son derece önemli bulduğum bu iki kitabı okumayı bu defa olabildiğince ağırdan alıyorum. Hafızamda yer etmelerine fırsat veriyorum. Bu sayede bazı metinleri yavaş yavaş, sindire sindire, keyfini uzun süre çıkararak okumanın mutluluğunu yeniden keşfettim. Size de tavsiye ederim. Hem kitapları (bilhassa Erdal Öz biyografisini), hem de yavaş okuma deneyimini.

 

3.

İki Şiirin Arasında hakkındaki notlarımı hemen yazmak istememin bir sebebi de, kitapla ilgili diğer yazıları ve söyleşileri okumadan kendi düşüncelerimi kağıda dökmeye niyetlenmemdi. Başkaları ne söylemiş, bu öyküleri nasıl yorumlamış, ya da yazar kendi metni hakkında neler söylemiş, nasıl ipuçları vermiş, bütün bunları kafamdakileri yazdıktan sonra okumayı tercih eder oldum. Eskiden böyle değildim. Okuma alışkanlıklarım gibi Okuma Notları da zamanla değişiyor. Bu da kendi kendime ufak bir not olarak kalsın bir kenarda.


Kitabın ilk bölümünü oluşturan öykülerde, Yekta Kopan o ruh halini çok güzel yakalamış. Kendimi bir rakı sofrasında, ya da kapının önünde bir arkadaşımla yan yana sigarayı içerken bulmak, bana hem müthiş keyif verdi, hem de adını tam koyamadığımız o iç sıkıntısını hissettirdi. Erkek muhabbeti denilen şey zaten bu galiba. Geyiğin, zorunlu suskunlukların ve iç sıkıntısının garip bir karışımı.

4.

Ne yazarsa yazsın merak ettiğim, hemen alıp okumak istediğim yazarlarımızdan biri Yekta Kopan. Yeni bir Yekta Kopan öyküsü okumak, sevdiğiniz bir iklime geri dönmek gibidir. Bu iklimde arada sırada sert kışlara denk gelmek de mümkündür ama bütün kitapları bir arada düşündüğünüzde mevsimler dengededir.

Çelik pençeli romanı, Aile Çay Bahçesi‘nin ardından, Yekta Kopan bu kitabıyla bizi sonbahara davet etmiş gibi bir hisse kapıldım. Yaprakların döküldüğü, yağmur bulutların gökyüzünü kapladığı bir mevsimdir sonbahar. Fakat güneşli, ılık günlere de fazla hasret kalmayız. Kitabın atmosferi de tıpkı böyle geldi bana.

 

5.

İki Şiirin Arasında, uzun zamandan beri duyduğum en güzel kitap isimlerinden birisi. Bu üç sözcük, kendi başlarınayken de güzel, fakat seçkiye ismini veren öyküyü okuduktan sonra, bizim neslin belleğinde yer etmiş bazı kitapları, hatta o kitapların kapaklarını çağrıştırarak çok özel bir anlam kazanıyor. Bu çağrışımların ne olduğunu anlatıp heyecanınızı kaçırmayacağım (okuyup kendiniz keşfedin!) ama söz konusu öyküye biraz sonra geri döneceğim.

 

6.

Bir metnin yazarının erkek mi, kadın mı olduğunu konuşmak bana anlamsız, hatta bazı durumlarda sevimsiz geliyor. Metinlerin ise yazarlarının cinsiyetinden bağımsız birer cinsiyeti olduğunu düşünüyorum. Bu cinsiyet bazen yazarın bilinçli bir tercihi sonucu belirleniyor, bazen metin kendi cinsiyetini kendisi seçiyor, bazen de evrendeki rastlantısal kozmik dalgalanmalar hadiseleri öyle biçimlendiriyor. Ve biz de bir açıklama bulacağız diye “rastlantısal kozmik dalgalanmalar” filan diyerek işte böyle saçmalıyoruz.

Bu kitapta erkekleri ön plana çıkaran öyküler bir araya gelmiş. Erkekler ve onların kimlik bunalımları, yitirdikleri, hatırladıkları, aşkları, çocuklukları… Galiba en çok da dostlukları. Bir yandan erkekleri anlatan, bir yandan da yukarıda ifade etmeye çalıştığım açıdan “eril” öyküler bunlar (2).

Erkeklerin kendi aralarındaki muhabbeti kadınlarınkinden farklı kılan bir tutukluk vardır. İç dökme ihtiyacı ile bu ihtiyacı bastırmak arasındaki çatışmadan doğar bu tutukluk. Kitabın ilk bölümünü oluşturan öykülerde, Yekta Kopan o ruh halini çok güzel yakalamış. Kendimi bir rakı sofrasında, ya da kapının önünde bir arkadaşımla yan yana sigarayı içerken bulmak, bana hem müthiş keyif verdi, hem de adını tam koyamadığımız o iç sıkıntısını hissettirdi. Erkek muhabbeti denilen şey zaten bu galiba. Geyiğin, zorunlu suskunlukların ve iç sıkıntısının garip bir karışımı (3).

Her erkek susmayı sever ve/veya becerebilir diye bir kural yok elbette. Hassas konuları anlatmaktan kaçmanın bir yolu da çok konuşmaktır. Çenesi hiç kapanmayan adamlar, aslında anlatmaya cesaret edemedikleri şeylerden kaçmak için sürekli başka konular hakkında konuşur. Bunu da Daha Önce Tanışmış mıydık? isimli öyküde, akıllardan çıkmayacak bir karakter üzerinden çok güzel anlatmış Yekta Kopan.

 

7.

Öğretmen, bence kitaptaki en özel öykü. Öykü olarak niteliklerini bir kenara bırakacak olsak bile, öyküdeki öğretmen karakterinden ve anlattıklarından etkilenmemek mümkün değil. Zaten daha okur okumaz kafamızda diğer öykülerden farklı bir yere oturtuyoruz. Bir anlamda önümüzü ilikleyip masanın baş köşesine buyur ediyoruz.

Benim en sevdiğim öyküler ise Şarkılar Seni Söyler, “Aşkın Ne Olduğunu Bilmiyorsun” ve Amcamın Yaşama Çabası. İlkinde şöyle bir paragraf var örneğin:

Poyraz sağlam vurdu bugün. Deniz iyi köpürdü. Hasan Amca sabah ekmek bırakmaya geldiğinde, “Hele nasıl da kuzu var denizde, görüyon mu?” dedi. Aklımıza damat geldi, gülüştük. Büyük kızı, Aydın’a gelin gitti Hasan Amca’nın. Damat denizdeki köpüklere kuzu dendiğini bilmiyor tabii, bu lafı ilk duyduğunda kafasını dağlara çevirmiş, sürü nerede diye bakınmış. “İyi çocuk çıktı ama,” diyor Hasan Amca. “Kıza iyi davransın, bi de Fenerli olsun yeter zaten.” (s. 18)

İkincisinde ise şöyle bir bölümü işaretlemişim:

“Bak gördün mü, kitabını beğenenler de varmış,” diyor Hakan, sigarasını vitrinin köşesindeki ayaklı kül tablasında söndürürken. “Ben hep ne derim, her malın bir alıcısı vardır. Herhalde kitapta o yaşlı kadını anlattığın bölümlerden etkilendi. Aslında iyiydi oralar. Hani bir şey sahnesi vardı ya, kadın eskiciye gidiyor falan. Fena değildi o bölüm.”

(…)

Yaşlı kadının eskiciye gittiği sahneyi hatırlamaya çalışıyorum. Sigaramı söndürürken aklıma geliyor. Antikacı. En yakın arkadaşımın hafızasında eskici diye yer eden bir antikacı sahnesi yazdığım için kendimden iğreniyorum. (s. 36)

Amcamın Yaşama Çabası, sinemadan aşina olduğumuz ama kısa öyküde çok sık rastlamadığımız MacGuffin numarasını (4) etkileyici bir biçimde kullanıyor. Fakat bu öykünün benim gönlümü kazanmasının asıl sebebi, Faik Amca’nın müthiş bir karakter olması.

 

8.

Bu kitapla ilgili sadece iki şikayetim var. Birincisi Güneşi Son Olarak Phra Keo’da Gördüm öyküsüne dair. Bunun derlemede yer alan en eski öykülerden biri olduğunu tahmin ediyorum. (Yekta Kopan ikinci bölüme aldığı öykülerin ilk bölümdekilere kıyasla daha eski olduğunu belirtmiş etmiş ama hiçbirinin yazılış tarihini açıklamamış.) Kahramanın Bangkok’taki kırılma anı benim çok ilgimi çekti ama öyküde onunla ilgili pek bir ipucu bulamadım. Neydi bu adamı girip çalışmaya çok istekli olduğu o dev şirket atmosferinden, oradaki insanlardan böyle bir anda yabancılaştıran durum? Yekta Kopan aynı öyküyü bugün yazsa, ortaya nasıl bir metin çıkardı, en çok da bunu merak ettim.

 

9.

İkinci şikayetim, tamamen okur kaprisi kıvamında. Hani okurların “keşke öykünün şurası şöyle değil de böyle olsaydı,” dediği, eleştiriden çok kapris olarak kabul edilmesi gereken itirazlar olur ya, bu da onlardan biri. (Yazarlar böyle durumlarda, içlerinden –veya bazen duvarlara doğru yüksek sesle– “Sana ne kardeşim, ben böyle istedim, böyle yazdım,” diyor. Kesin bilgi.)

Yukarıda biraz sonra geri döneceğim dedim ya, bu şikayetim İki Şiirin Arasında isimli öykü hakkında. Çok güzel detaylarla bezenmiş, zarif ve son derece hüzünlü bir öykü bu. Kahramanın, ölmüş karısına hitaben yazdığı uzun bir mektuptan oluşuyor. Aslında kitapta en sevdiğim öykülerden biri olabilirdi ama ufacık bir detay beni öykünün içinden çekip aldı ve uzay boşluğuna fırlattı. Edebiyat tanrıları hiçbirimize benim kadar kaprisli okur vermesin. (Ne kadar dua edersek edelim veriyorlar. Bu da kesin bilgi.)

Ağzımda bu kadar gevelediğim mesele şu: Kahraman, karısına “karıcığım” diye hitap ediyor.

Galiba ben karıcığım lafını, gerçek anlamda sevgi ve samimiyet belirtmek için kullanan ve ağzına yakıştıran bir adama hiç rastlamadım. Öfkesini ya da bezginliğini ifade etmek için kullanana rastladım. Komiklik olsun diye kullanana da rastladım. En fenası ise, karılarından korkan adamların kullandığı kıvamdaki “karıcığım”. (Bu sonuncu kategorideki adamlar kayınvalidelerine de “anneciğim” der.)

İşte bütün derdim bu. Keşke bu öykünün kahramanı  karısına “karıcığım” diyen adamlardan olmasaydı. Hatta keşke mektubunu o şekilde diye imzalamasaydı ama biz yine de anlasaydık karısını ne kadar çok özlediğini, onun yokluğunun nasıl içini acıttığını.

Bu konuda benim gibi düşünmeyen okurların olacağını biliyorum. Öykünün bu haliyle çok seveni olacağına da eminim. Dediğim gibi, benimki (kıl) okur kaprisi…

 

10.

Bir önceki nota ilave:

En son, Aile Çay Bahçesi’ni okurken dikkatimi çekmişti. İki Şiirin Arasında öyküyü okurken yine kafama takıldı. Yekta Kopan süslü cümlelere, “ağdalı” laflara çok sıcak bakmıyor (ve onun bu yönünü çok seviyorum). Sıcak bakmadığı gibi, galiba karakterlerinin ağzından kendine yönelttiği küçük itirazlar da serpiştiriyor cümlelerin arasına. Örneğin şu  paragrafın altını çizmişim:

(…) Hani şu öğretmen için “derdi, sıkıntıyı omuzlamış” dedim ya, o kelimeleri yazdığım andan beri, hep ağdalı cümleler geçiyor zihnimden. Oysa sana yazdığım ilk mektubun çok daha gündelik ve neşeli olmasını isterim. Ama biliyorsun, ne zaman neşeli bir şey yazmaya otursam Yeşilçam melodramı çıkar benden, kusura bakma. (s. 56)

Karakterlerin bu tepkileri, acaba gerçekten yazarın kendi iç hesaplaşmalarının bir yansıması mı, bunu da çok merak ediyorum.

(Şimdi bu satırları yazarken ben de yukarıda kullandığım iklimli, sonbaharlı, yağmur bulutlu yorumun çok süslü olduğunu düşündüm. İçimi bir sıkıntı kapladı. Değiştirsem mi değiştirmesem mi bir türlü karar veremedim. Bu da böyle bir meta-not olsun. Postmodern Okuma Notları‘na hoş geldiniz.)

 

11.

Farklı dönemlere ait öyküleri bir arada okumanın heyecanıyla bir de şöyle bir not aldım: Eski öykülerde, karakterleri çoğunlukla arayışların, tanışmaların, ve rastlantıların ortasında buluyoruz. Bu sanki yazarın onlarla ilişkisini de yansıtıyor. Yeni öykülerde ise yazar, yıllardır tanıdığı insanları anlatıyormuş gibi bir yakınlık hissettim. Karakterleriyle arasındaki mesafe kadar, zamanla ilişkisi ve zamanı öykünün içine ne şekilde yerleştirdiği de değişmiş gibi geldi bana.

Bunu sanırım daha önce de bir yerde yazmıştım: Edebiyatımızda, öykünün romana kıyasla çok daha heyecan verici bir hızla ilerlediğini düşünüyorum. Yekta Kopan, bana göre öykü dünyamızın en yetenekli ve en üretken yazarlarından biri. Onun eski ve yeni öykülerini bir arada okumak bana bu açıdan çok keyif verdi. Dahası, bu kitap için yazdığı yeni öyküler, bence ileride Yekta Kopan’ın en iyi öyküleri arasında sayılacak.

 

Dipnotlar

(1) http://online.wsj.com/articles/read-slowly-to-benefit-your-brain-and-cut-stress-1410823086

(2) Bunu özellikle belirtiyorum çünkü erkekleri anlatan her öykünün eril olması, ya da her eril metnin erkeklerden bahsetmesi gerekmiyor.

(3) “Zorunlu” derken, aslında bize zorunlu olduğu öğretilmiş demek istiyorum.

(4) http://en.m.wikipedia.org/wiki/MacGuffin