Körburun, hem uzak hem yakın bir ada… Sapa, içine kapalı ama bir o kadar da yakınındaki anakaranın uzantısı. Kuşaklardır gözden ırak, ağır akan yaşantısı aslında hiç yabancısı olmadığımız bir öykü anlatıyor bize. Eski, “ah ne güzel komşularımız” ile geçen günlerden gittikçe kendi içine kapanan, içine kapandıkça da kendi kurallarındaki dayatmacılığın sertleştiği bir yaşamın adım adım örüldüğü Körburun’da gürültülü şeyler hakkında susulur, günlük sesler ise uğultuya dönüşür.

Hikmet Hükümenoğlu, üç kuşağın aşklarını, hırslarını, düş kırıklıklarını anlattığı Körburun’da “büyük roman”ı deniyor ve bizi öykünün bireyi aştığı yere bakmaya yönlendiriyor. (Arka kapaktan)


“Birazdan güneş doğacaktı. Uyuyan cırcırböcekleri uyanacak, yorulanlar uykuya dalacak, insanlar yataklarından kalkıp kahvaltı masasına geçecekti. Yıldızlara bakılırsa bulutsuz, rüzgârsız, ılık bir gün olacaktı. Önce uzaktan düdük sesi duyulacaktı, sonra şehir hatları vapuru, yosunların kokusunu kabartan köpükler çıkararak iskeleye yanaşacaktı. İçi her zamanki gibi çay ve mazot kokacaktı. Halatlar atıldıktan birkaç dakika sonra hemen toplanacaktı; vapur Körburun’da çok beklemeyecekti çünkü Seher’den başka yolcusu olmayacaktı büyük olasılıkla.”


Blogdan: Körburun’u takdimimdir

(…) Kafanıza düşen o şahane fikirlerin aslında çok da şahane olmadığını anladığınız anlar vardır. Hayalleriniz suya düşer. Kendinizi berbat hissedersiniz. Kafanızı duvarlara vurmak istersiniz. Bu her yazarın başına gelir, ilk travmayı atlattıktan sonra alışırsınız. Birkaç seferden sonra gayet soğukkanlı bir şekilde kendi kendinize “bir aspirin iç, biraz uyu, geçer” demeyi öğrenirsiniz. Ancak planlarım tepetaklak oldu derken söylemeye çalıştığım bu değil.

Hiç aklıma gelmeyen başka bir şey oldu: Sekiz-dokuz kısa öykü diye oturduğum masanın başından üç buçuk yıl sonra 700 sayfalık bir romanla kalktım.

İşte Körburun böyle ortaya çıktı.

(Devamı)

Medyadan

Radikal Kitap

A. Ömer Türkeş, 19 Ağustos 2016

“Sadece büyük toplumsal olaylar ve onların dinamikleriyle ilgilenmemiş Hükümenoğlu. Kadın erkek ilişkileri, dostluklar, kıskançlıklar, iş hayatı, gündelik hayatın değişimi gibi konular da eleştiriden nasipleniyor; özellikle de evlilik müessesi (…) Romanı edebi açıdan değerli kılan Hükümenoğlu’nun çok sayıda hikaye, kişi ve olay barındıran ‘Körburun’u çok akıcı ve gerilimli tek bir hikaye biçiminde kurgulamış ve anlatmış olması. Önceki romanlarında korku ve gerilim yaratma becerisini göstermişti. ‘Körburun’da somut bir tarihi bu becerilerini kullanarak hikaye etmiş. Asıl korkunç olanın insan ruhunda, tutkularında, arzularında gizlendiğini bir kez daha sergiliyor…”  (Devamı)


Cumhuriyet Kitap

Eray Ak, 01/09/2016

“Hükümenoğlu’nun adası ise hiç şüphesiz bir Türkiye metaforu. Bir küçük adaya bir büyük ülke tarhinin kırılma noktalarını yerleştirmiş yazar. Ki bunda da başarılı olmuş. Ancak yerel bağlamları bir kenara bıraktığımızda da pek çok anlam ifade ediyor Körburun çünkü başat meselesi her ne kadar Türkiye ise de yazarın, kahramanları ve onların başına gelen sıkıntılar, mutluluklar, yani kısacası olaylarla da yerel motiflerden sıyrıldığını görüyoruz. Bu anlamda Hükümenoğlu bir ada hikâyesi üzerinden geçmişe ait “güzel” bir Türkiye manzarası sunarken bize diğer yandan evrensel düzlemde de anlattığı insan(lık) hikâyeleriyle özgün bir kapı aralıyor kendine.” (Devamı)


SabitFikir

Melisa Kesmez, Eylül 2016

“Hikmet Hükümenoğlu’nun son romanı Körburun büyük bir roman. Bunu söylerken, kelimenin işaret ettiği iki anlamı da kastediyorum: İlk olarak, yaklaşık 600 sayfaya yayılan bu cüsseli roman, elinize aldığınızda size uzun soluklu bir okuma vaat ediyor. İkinci olarak ise –fiziksel hacminden çok daha önemlisi– kapsadığı zaman ve gerçekliğin yanı sıra içerdiği karakter sayısı ve bundan mütevellit girift ilişki ağlarıyla, okudukça başka başka kapılar açarak okuru yeni dünyalara davet eden, zamanda yolculuklara çıkaran, farklı temalar arasında yumuşak geçişlerle seyahat ettiren, kurmacanın geniş topraklarına yayılmış, zengin bir eser.” (Devamı)


KitapEki

Doğuş Sarpkaya, 04/09/2016

“Körburun’u özetlemek kolay değil. Onun için özetleme çabası yerine asıl derdinin ne olduğunu anlamaya çalışabiliriz. Hükümenoğlu, 1960’tan 1990’lara kadar Körburun üzerinden Türkiye’deki tarihî kırılma ânlarının peşine düşüyor. Ama bunu kuru bir tarihî anlatımla gerçekleştirmiyor. Romanın sayısı epey fazla olan ana karakterlerinin hem bedensel hem ruhsal büyüme evrelerini de takip etmemizi sağlıyor. Hayri’nin, Neriman Abla’nın, Meral’in, Murat’ın, Seher’in, Ferit’in hem çocukluklarını ya da gençliklerini hem de dönüştükleri kişileri takip ediyoruz roman boyunca. Ama Hükümenoğlu bununla kalmıyor: Ana karakterlerin dokunduğu kişileri de kanlı canlı birer karakter olarak yansıtmaya çalışıyor.” (Devamı)


Biamag Cumartesi

Funda Dörtkaş, 12/11/2016

Tıpkı “ölmek ve yeniden doğmak gibi.”  Körburun, “insafsız bir hafıza” gibi unutturulmak istenenleri sürekli hatırlatırken romanın sonlarına doğru Murat’ın yazdığı mektup, ülkenin içinde anlamaya çalıştıkça yorulduklarımıza, yaşarken her birimizi kıran, öfkelendiren, gücendiren yaşanmışlıklara ses oluyor. Sırların görünürlüğü, hatırlanmak istenmeyenlerle bulanıklaşıyor. Issız bir adaya düşseniz yanınıza alacağınız o üç şeyden biri ne olur bilmiyorum. Çantanızda yer olursa varolmakla hatırlamak arasında kalan “sizi” anımsatacak Körburun’u ve hikayesini almayı unutmayın isterim. (Devamı)


Hürriyet

Söyleşi: Yenal Bilgici, 19/08/2016

“İstanbulluların yolunun düşmediği, turistlerin rağbet etmediği, günde sadece iki vapur seferi bulunan bir ada… İsmi ‘Körburun’. Yazar Hikmet Hükümenoğlu, bu hem çok yakın hem gözlerden uzak hayali adada Türkiye’nin 30 yılını birbirine dolanan meraklı hikâyelerle anlatıyor. Yazarın beşinci romanı ‘Körburun’, bir güç gösterisi…” (Devamı)


Artful Living

Söyleşi: Nermin Yıldırım, 12/09/2016

“Son dönem edebiyatımızın güçlü kalemlerinden Hikmet Hükümenoğlu, beşinci romanıyla, Körburun adası sakinlerinin hikâyeleri üzerinden, tekerrür batağındaki karanlık tarihimize mercek tutuyor. Körburun, üç kuşağın ağrıları, aşkları, hevesleri ve hayal kırıklıkları ekseninde yazılmış; bugünün neden düne benzediğini hatırlamak ve yarının neye benzeyebileceğini tahayyül etmek için muazzam bir roman.” (Devamı)


K24

Söyleşi: Hüseyin Kesim, 08/09/2016

“Benim için eğlenceli olan, güçlü ile güçsüz tanımlarının karışması. Güçlü olanın aslında güçlü olmadığının ortaya çıkması mesela. Ya da güçsüzün daha güçlü olarak öyküyü tamamlaması. O dinamiği işlemek gerçekten hoşuma gidiyor.” (Devamı)


Sanatatak

Söyleşi: Deniz Erdem Cem, 15/09/2016

“Uzun bir roman yazmak gibi bir plan ya da proje yoktu kafamda. Bana göre, her roman gerektiği kadar uzun olmalıdır. Baştan sayfa sayısını belirleyip kalemi elinize almazsınız, alırsanız ortaya ortaokul dönem ödevi gibi bir şey çıkar. Elbette uzun formun getirdiği bir takım teknik zorluklar var. Kısa roman yazmanın da farklı zorlukları vardır, bunlar şikayet edeceğim ya da övüneceğim şeyler değil.” (Devamı)


Gazete Duvar

Söyleşi: Emrah Kolukısa, 15/09/2016

“Anlattığım olaylar zaten asap bozucu. Sıradan insanın içindeki kötülüğü, bunun zaman zaman kabarıp kalabalıkları ele geçirmesini ve linç psikolojisinin ortaya çıkmasını ele alıyorum. İnanın yazarken insanın yüreği daha fazla sıkışıyor. Beni zorlayan bir yönü de teknik açıdan altından kalkması güç bir bölüm oluşu. Çok uzun, çok fazla karakter ve bakış açısı var, tempoyu hiç düşürmemek gerekiyor, dahası böyle korkunç olayları kurgularken vasat duygu sömürüsüne kaymamak gerekiyor. Bütün romanı yazmak üç yıl sürdüyse, sırf o bölümü içime sinen kıvama getirmek bir yılımı aldı diyebilirim.” (Devamı)


Remzi Kitap Gazetesi

Söyleşi: Selnur Aysever, 10/2016

Kitabın arka kapağında ‘büyük roman’ı denediğiniz yazıyor. Büyük roman nedir?”

“Bilmiyorum ve bilmek de istemiyorum. Korkutucu bir şey. Editörüm yazdı. Tırnak içerisinde yazmasaydı, ‘deniyor’ demeseydi asla kabul etmezdim. Ancak böyle yazdığı için kabul ettim. Teşekkür ediyorum ama ben büyük romanın ne olduğunu bilmiyorum. Birileri büyük roman derse, kendimi sakinleştirmem gerekir. İyi bir şey olduğunu tahmin ediyorum. Kendimle ilgili olduğu için de düşünmek istemiyorum.” (devamı)