1.

Bu yazı aslında maymunlarla ilgili.

 

2.

Tuhaf zamanlar bunlar. Yeni bir roman yazmaya başladığım zamanlar yani. Tuhaf, çünkü unutkanlıklarla ve şaşkınlıklarla dolu. Altı ay sonra “Bu kitabı yazmaya nasıl başladın?” diye soracak olursanız, büyük olasılıkla cevap veremeyeceğim. Hatırlamıyor olacağım. Oysa edebiyata meraklı çoğu insan gibi ben de bu işin yaylarına, zembereklerine ve dişlilerine saplantılı bir ilgi duyuyorum. Hem kendimin, hem de diğer yazarların nasıl kitap yazdığını merak ediyorum. Yazdım bitti, diyemiyorum. Nasıl olduğunu anlamak istiyorum.

Ve her romana başladığımda endişeye kapılıyorum. Endişe değil, resmen korku. Başarısızlık korkusu. “İlk dört romanı yazmam bir şanstı, kozmik bir şakaydı, artık adına ne denir bilmiyorum ama öyle tek seferlik bir şeydi işte; şans bu defa bana gülmeyecek, bu defa beceremeyeceğim” korkusu kafamı kemirip duruyor.

“Rahat ol,” diyor iç ses, “bütün yazarlar yeni bir romana başlarken böyle şeyle hisseder…” İkna edici bir tonla konuşmaya çalışıyor ama beceremiyor. “Yazmaya başlayınca kurtulacaksın bu korkulardan,” diyor. Bütün iyi niyetiyle moralimi düzeltmeye çalışan bu iç sesi pek adam yerine koymuyorum zaten. Sonra aynı tedirginliği önceki üç romanda da hissettiğimi hayal meyal hatırlıyorum. Hayal meyal hatırladığıma göre, beynim raf ömrünü tamamlamış diğer hislerle birlikte bunu da bir güzel paketleyip karanlık bir köşeye istiflemiş olmalı. “Her seferinde aynı şeyleri yaşıyorsun,” diye kendi kendine mırıldanıyor iç ses. “Hiç akıllanmıyorsun…”

 

3.

Romanı yazmaya başladığım anı da tam olarak kestiremiyorum. Ne yazacağıma dair ilk fikir tohumu kafama düştüğünde mi? Yoksa gıcır gıcır bir Moleskine defterin paketini açıp, kalemi ilk kez kağıda değdirdiğimde mi? (Kapağın kokusu, avucumun altında sayfanın serinliği, kalemin ilk andaki tedirginliği…) Eğer ikincisiyse, tarih belirlemek zor değil. Defterin ilk sayfasına başladığım tarihi, bilgisayar çıktısının son sayfasına da bitirdiğim tarihi not düşmeyi ihmal etmiyorum. Buna göre yeni romanıma 1 Şubat 2013′de başlamışım.


En basitinden bir plan hazırlamaya kalksam bile mükemmeliyetçi kişiliğim ipleri ele geçiriyor ve beni köşeye sıkıştırıyor. Aylarca o planı kusursuz bir hale sokmaya çalışıyorum, beceremiyorum, moralim bozuluyor ve bir türlü yazmaya başlayamıyorum.

Tohumun ne zaman düştüğünü hatırlamak ise hiç kolay değil. Yeni bir şey yazma isteği, kafamın içini saran tatlı bir kaşıntı gibi beliriyor. Durup dururken başlayıveriyor ve kaşıdıkça daha çok kaşınıyor. Tembelliğe devam edersem aklıma gelen bölük pörçük fikirleri unutacağım ve çok şahane bir romanı elimden kaçıracağım diye telaşa kapılıyorum. Oysa daha ortada ne roman var, ne de şahane fikirler.

Ama bazen birbiriyle alakasız sandığım iki detay, aynı renkteki iki Lego parçası gibi kenetleniveriyor ve işte o zaman heyecandan kendi kendime gülmeye başlıyorum.

 

4.

Kar Kuyusu’nun konusu ilk günden belliydi. Gazetelerden birinin hafta sonu ekinde, az bilinen psikolojik bozukluklarla ilgili bir makale okurken esas öykü kafamda oluşmuştu zaten. Geriye sadece kahramanları yaratmak ve o öyküyü başka bir öykünün içine oturtmak kalmıştı. Belki de ilk ve son kez ne yazacağıma bu kadar net bir şekilde karar vermiştim.

Küçük Yalanlar Kitabı’na başladığımda sadece 1930′ların İstanbul’unda geçen, lalelerle ilgili bir roman yazmak istediğimi biliyordum. Sonra eski radyo piyeslerine kafayı taktım. Ve de bir insanın kendi kendine yalan söylemesinin mümkün olup olmadığına. Yazmaya oturmadan önce en uzun süre araştırma yaptığım romandı. Sahaflardan topladığım eski mecmuaları karıştırdıkça kahramanlar gözümün önünde belirdi. Yine de başladığımda en fazla ilk on sayfasını biliyordum. Nasıl devam edeceğim hakkında en ufak bir fikrim yoktu.

Daha o romanı tamamlamadan 47 Numaralı Kamara’nın final bölümünü kafamda kurgulamıştım ama o finale gelmek için nasıl bir öykü anlatacağımı hiç düşünmemiştim. Düşünmeme de fırsat yoktu zaten, başka bir romanla boğuşmaktaydım. Aylar sonra, benimle aynı adı taşıyan pislik bir yazar fikri ortaya çıktı, eğlenceli olacağına inandım ve 47 Numara’nın gerisi geldi. İsmine epey sonra, çok güzel bir kadınla akşam yemeği yerken karar verildi.

04:00 ise öykünün başlarındaki bir görüntüyle aklıma düştü: terk edilmiş bir benzin istasyonunda, kahraman içindeyken arabanın üstüne çıkıp uyuyan bir tilki görüntüsü. Bu tilkinin İstanbul’da ne işi var, bu İstanbul nasıl bir İstanbul, henüz onları bilmiyordum. Bir yandan da çevremde sık sık rastladığım ve görünürde her şeye sahip bir kadının hayattaki en büyük korkusu ne olur, ona kafa yormaktaydım. Ortaya gayet karanlık ve yazması her zamankinden daha yorucu bir roman çıktı. Beni bu kadar hırpalayacağını tahmin etmemiştim.

 

5.

04:00 yüzünden o kadar yorulmuştum ki, kendi kendime söz verdim. Bu sefer daha az karanlık bir şey yazacaktım. En azından o niyetle yola çıkacaktım. (Bazen başladığım romanla bitirdiğim roman hiç birbirine benzemiyor. Ama şimdilik bunu düşünmenin alemi yok; bir sonraki yazının konusu olsun.)

Ayrıca bu sefer, bir düzine öyküyü bir arada anlatmak istiyordum. Ortak paydası aşk olan öyküler. Kendi kendime böyle oyunlar icat edip önüme zor bir hedef koymak huyumdur. Zor bir hedef, çünkü aşk öyküleriyle aram hiç iyi değildir. Olsun, ben de sevebileceğim aşk öyküleri yazarım diye kendi kendimi ikna ettim.

Bu düşünce bir-iki ay demlendi, sonra bir harita gördüm ve bir anda romanın geçeceği yer ampul gibi yandı kafamda. Derken kaşıntılar belirdi. Lego parçaları birbiriyle kenetlenmeye başladı.

 

6.

Bazı yazarlar en ince ayrıntısına varana kadar bir plan hazırlamadan yazmaya başlayamazmış. Bazıları ise çok ayrıntılı olmasa da bir yol haritası belirler, ufak tefek notlar alır, öyle otururmuş daktilonun/ekranın/defterin başına. Bende bunların ikisi de ters tepiyor. En basitinden bir plan hazırlamaya kalksam bile mükemmeliyetçi kişiliğim ipleri ele geçiriyor ve beni köşeye sıkıştırıyor. Aylarca o planı kusursuz bir hale sokmaya çalışıyorum, beceremiyorum, moralim bozuluyor ve bir türlü yazmaya başlayamıyorum. (Bu mükemmeliyetçi kişiliğe ikinci taslakta çok ihtiyaç duyacağız ama şimdilik onu tanımıyormuş gibi yapmamız lazım.)

Ancak Küçük Yalanlar Kitabı gibi araştırma gerektiren bir romana başlamadan önce zihnimi açacak, beni havaya sokacak şeyler okuyorum. Daha sonra geri dönüp bakacağım konuları işaretliyorum, o kadar.

 

7.

Defterin paketini açtıktan sonra yazmaya başladığım şeye “ilk taslak” diyelim.

Bana göre ilk taslağın tek kuralı var: durup ne yazdığıma bakmadan yazmak. Güzel cümleler kurmam gerekmiyor. Çok hızlandığımda cümleleri bitirmem bile gerekmiyor. Mantık, dilbilgisi, kronoloji gibi kavramların hiç önemi yok. Çoğu zaman diyalogları xxxx’lerle geçiştiriyorum.

Örneğin:

“Konuşmamız lazım,” dedi adam. “Sorun sende değil, bende…”

“xxxx xxxx xxxx,” dedi kadın.

Kadının nasıl bir cevap vereceğini uzun uzun düşünecek enerjim yoksa hiç uğraşmıyorum, bir sonraki paragrafa geçiyorum. Çarpıları sözcüklere çevirme işini ikinci taslağa bırakıyorum.

Bazı yazarlar çalışmaya başlarken bir gün önce yazdıklarını gözden geçirip gerekli düzeltmeleri yapar, sonra kaldıkları yerden devam ederlermiş. Benim böyle bir şey yapmaya kalkmam, o güne dek yazdığım her şeyi çöpe atmam demek. Dediğim gibi, ilk taslak bitene kadar tek kuralım var: arkama bile bakmadan yazmak.


Budist rahipler, meditasyon sırasında önlerine çıkan en büyük güçlüğün kafalarının içinde daldan dala atlayan maymunlar olduğundan bahsederler. Hatta bazılarına göre sarhoş maymunlardır bunlar. Bir türlü yerlerinde durmazlar ve ciyak ciyak bağırarak sürekli dikkat çekmeye çalışırlar.

8.

Son dokuz yılda işimle ilgili öğrendiğim en faydalı şey şu oldu: hayal gücümü doğru vitese takmazsam olduğum yerden bir milim ileriye gidemiyorum.

Bunu açıklayabilmek için öncelikle hayal gücümün iki vitesi olduğunu belirtmem gerek. Çoğu insan için de aynısının geçerli olduğunu tahmin ediyorum.

Birinci vites, sırt üstü uzanıp tavana bakarak hayal kurduğum, uykuya dalmadan önce, ya da kuyrukta beklerken düşüncelere daldığım seviyeye karşılık geliyor. Birinci viteste de ilginç ve işe yarar düşünceler aklıma düşüyor ama çoğu bölük pörçük kırıntılardan öteye geçemiyor. Ya da kafayı o an için anlamsız sayılacak bir detaya takıyorum (kahraman elektrik mühendisi mi olsun, makina mühendisi mi?) ve günün geri kalanında o detay hakkında düşünüp duruyorum. Kahramanımın mesleği hakkında çok kapsamlı teoriler üretiyorum ama ne yazacağımı hala bilmiyor oluyorum.

Asıl “sihirli” yazma süreci ancak ikinci vitese geçtiğimde başlıyor. İkinci vitese geçmek için de kalemin kağıda değmesi lazım. Daha da önemlisi, kendi kendimi sürekli eleştiren iç sesi susturmak lazım. Bu iç ses, demin olumlu şeyler mırıldanan o iyi kalpli iç ses değil. Başka bir iç ses bu. Son derece acımasız, ağzı bozuk ve sesi de epey güçlü çıkıyor. Onu dinlerken bunalıma girmek dışında herhangi bir şey yapmak mümkün değil. (Viteslerle ilgili metafora devam etmek isterdim ama arabalardan hiç anlamadığım için burada durmak zorundayım.)

 

9.

Budist rahipler, meditasyon sırasında önlerine çıkan en büyük güçlüğün kafalarının içinde daldan dala atlayan maymunlar olduğundan bahsederler. Hatta bazılarına göre sarhoş maymunlardır bunlar. Bir türlü yerlerinde durmazlar ve ciyak ciyak bağırarak sürekli dikkat çekmeye çalışırlar. Maymunlar türlü türlüdür: Endişe, eleştiri, pişmanlık, öfke, kendine güven eksikliği, can sıkıntısı, maymun iştahlılık, pis boğazlık ve genel sersemlik gibi kimlikler taşırlar… Hepsinin ortak noktası ise biz zavallıların aklını çelip işimizi kaytarmaya sürüklemeleridir.

(Not: Anladığım kadarıyla bu sarhoş maymunlar, benim şu kötü kalpli, ağzı bozuk iç sesimin biraz daha sempatik bir kimliğe bürünmüş hali.)

Esas sıkıntı da bu maymunları kovmanın mümkün olmamasıdır der Budist rahipler. Üstlerine gittikçe iyice azarlar, daha yüksek sesle bağırmaya başlarlar (rahipler değil, maymunlar). Tek çare, varlıklarını kabullenip onları görmezden gelmeye alışmaktır. Biz onlarla aldırmadan kendi işimize bakarsak onlar da sıkılıp susacaktır.

(Not: Söylemesi kolay, der Çekirge.)

Devam edelim. Budist rahipler bir de şunu söyler: Zen aklı, yeni başlayanların aklıdır. Yani, “Ben her şeyi çözdüm, nasıl yapılacağını biliyorum,” diye böbürlenmeyenlerin aklıdır. Zen, boş ve hazır olma durumudur. Her şeyi çözmüş birisinin aklı doludur, yeni olasılıklara açık değildir. Şaşırmaya, deneyip yanılmaya, hata yaparak keşfetmeye hazır değildir.

(Not: Roman yazmakta “usta” olmuş kişi de hep aynı romanı yazıp dururdu herhalde.)

 

10.

Acımasız iç sesi susturmak ya da hiç olmazsa sesini kısmak için kendimi Zazen dedikleri şeye, yani Zen meditasyonuna hazırlar gibi hazırlamam gerektiğini dokuz yılda düşe kalka keşfettim.

Keşfetmek yetmiyor elbette, asıl zor olan uygulamak. Yani kalem deftere değdiğinde kendi düşüncelerimle savaşmayı bırakmam gerekiyor. Beynimin içinde daldan dala atlayan maymunlara göz ucuyla bakıp başımı çeviriyorum. Arkama bakmadan yazıyorum. Kolay bir sahneyle işe başlıyorum, genelde romanın başlarından bir sahne. Büyük olasılıkla ikinci taslakta çöpe gidecek ama önemli değil. Ardından ikinci sahne geliyor, bu da çok zor değil, ne de olsa bir öncekinin devamı. Kafamdaki ham fikir, ağır ağır şekil almaya başlıyor. Aklımı boş tutuyorum. Boş tutunca da, kırk yıl düşünsem aklıma gelmeyecek öyküler uzay boşluğunda gelip beni buluyor. Daha önce hiç hesapta olmayan sahneler beliriyor. Eğer takılırsam öykünün başka bir köşesine atlıyorum. Karakterler gerçek yüzlerini göstermeye başlıyor. Belki takıldığım yere geri dönüp birkaç cümle ekliyorum. O cümleler kağıda geçince kafamda yeni cümlelere yer açılıyor. Ya da tam tersi, çıkmaz sokakta ilerlemekte olduğumun farkına varıp temiz bir sayfaya geçiyorum.

Yazabildiğim kadar yazıyorum.

Her oturuşta bu noktaya gelebilmek ve birkaç saat boyunca sürdürebilmek benim gibi sabırsız bir adam için hiç kolay değil ama “roman” işte bu sırada ortaya çıkıyor.

En sonunda defter, biçimsiz ve çirkin bir kütle halini alıyor ama olsun. Üzerinde çalışabileceğim, orasını burasını yontup şekil verebileceğim bir kütle olması, boşlukta debelenmekten çok daha iyi benim için.

 

11.

İlk taslağı yazarken işlerin yolunda gidiyor olduğunun en önemli işareti, kaşıntıların devam etmesi. Arada sırada gecenin bir vakti uykudan uyanıp, unutmadan şunu da yazayım diye yataktan fırladığım oluyor. İşte o zaman bir romana doğru yol aldığıma inanmaya başlıyorum.

 

12.

Karton karakterleri üç boyutlu hale sokmak, diyalogları “sahici”leştirmek, cümlelerin temposunu hesaplamak gibi ciddi işler ilk taslakta henüz gündemde değil. Fakat bir takım temel teknik detaylara bu aşamada karar vermem gerekiyor.

İlki, her defasında başıma iş açan, “Birinci tekil şahıs mı – Üçüncü tekil şahıs mı?” bilinmeyeni.

Her ikisinin de artıları ve eksileri var. Aynı anda birden fazla karakterin kafasının içinde dolanmam gerekecekse üçüncü tekil şahıs kullanmak zorundayım. Öte yandan, birinci tekil şahıs kullanıp karakterlerin ağzından konuşmaya başlayınca romanın dünyasına girmem kolaylaşıyor. Diyalog yazarken bile daha az zorlanıyorum. Yüzlerce “dedi adam/dedi kadın” yerine, “dedim/dedi” daha iyi değil mi?

(Neyse ki -bir romanın kısa bir bölümü hariç- hiç ikinci tekil şahıs kullanmaya heves etmedim. Seçeneklerin arasında bir de o olsaydı karar vermem daha da zorlaşacaktı.)

İkinci önemli teknik detay ise “Şimdiki zaman mı – Geçmiş zaman mı?” bilinmeyeni. Yine her ikisinin de artıları ve eksileri var. Şimdiki zaman “olaylar şu anda oluyor” hissi yarattığı için anlatıma kendiliğinden gerilim ve akıcılık katıyor. Fakat şöyle bir şey yazmak da imkansız:

Karşımda oturmuş çayını yudumlarken son derece sağlıklı görünüyor. Bana bakıp tatlı tatlı gülümsüyor. Üç gün sonra arsenik zehirlenmesinden öleceğini nereden bilebilirim?

Postmodern bir roman yazmıyorsam bilemem elbette. Eğer anlatıcının okuyucudan bir adım ileride olması gerekiyorsa, yani öykünün henüz anlatmadığı kısmını önceden biliyorsa geçmiş zaman kullanmam gerekir:

Karşımda oturmuş çayını yudumlarken son derece sağlıklı görünüyordu. Bana bakıp tatlı tatlı gülümsedi. Üç gün sonra arsenik zehirlenmesinden öleceğini nereden bilebilirdim? Bilseydim ona böyle bir ayrılık konuşmasını yapar mıydım?

“Konuşmamız lazım”, dedim. “Sorun sende değil, bende.”

Bu seçimler ilk taslak sırasında bazen defalarca değişiyor ama artık alıştım, paniğe kapılmıyorum. Sonuçta bu deneyip görme, zamana bırakıp bekleme süreci. Tek derdim ilk taslak bittiğinde -eğer bitirse- bu kararları vermiş olmam.


Yukarıda anlattıklarımdan yola çıkarak bir romanın ilk taslağını yazmanın çok zor bir iş olduğunu düşünmeyin. Asıl zor olan, cesaretinizi toplayıp bitmiş bir ilk taslağı okumak. Ve derin bir nefes alıp, “Bunu adam edebilirim, bundan bir roman çıkarabilirim,” diyerek ikinci taslağa başlamak.

13.

Jack Kerouac, her gün yazmaya başlamadan önce bir mum yakar, işi bitince de mumu söndürürmüş. Bunu gerçekten yapıp yapmadığına emin değilim, büyük olasılıkla söyleşiyi yapan kişiyle kafa buluyordu. Her hâlükârda benim böyle huylarım yok. En azından şimdilik.

Fakat benim de kendime göre küçük seremonilerim var. Defterlere ve kalemlere ne kadar tutkulu olduğum malum. Kar Kuyusu’ndan beri ilk taslağı Moleskine deftere yazmak ciddi bir takıntı oldu. Aslında ilk taslak sırasında bilgisayara el sürmeyişimin pratik bir sebebi de var: kes-kopyala-yapıştır üçlüsünden uzak durmak. O üçlü, kısmaya çalıştığım çirkin iç sesin en güçlü silahı. Yazdıklarımı silmek kolay olmasın diye ilk taslakta kurşun kalem bile kullanmıyorum.

Moleskine’le uyumlu ideal kalemlerim Muji’nin renkli 0.5mm jel kalemleri, Uniball 1.0 Jetstream veya Uniball 0.7 Signo. Hem hızlı kuruyorlar, hem de sayfanın arkasına iz bırakmıyorlar. Çok saçma biliyorum ama Muji kalemler bittiğinde üzerindeki Japonca etiketleri söküp defterin ilk sayfasına yapıştırmayı da adet edindim. Roman yazan insanların ruh sağlığının yerinde olduğunu söyleyen çıkarsa sakın inanmayın.

Gün içerisinde defterimi beş-altı defa açıp bir şeyler yazabilirsem mutlu oluyorum. İki-üç sefere de razıyım. Zaman ve yer, bu aşamada hiç fark etmiyor. Ev, kafe, deniz kenarı, öğle yemeği sonrası, gece uyumadan önce… Ne kadar çok yazarsam o kadar iyi. Sonuçta bu sayfaların yarısından fazlası çöpe gidecek.

 

14.

“Tamam da, ne işe yarar bu ilk taslak?” diye sormak isteyebilirsiniz. Bittiğinde elime ne geçecek?

(a) Romanın kurgusu büyük ölçüde ortaya çıkacak. Belki olayların sırası yanlış olabilir, öykünün başı veya sonu mantıksız olabilir, orası burası deliklerle dolu olabilir. Bunlar daha sonra halledilir. Ama temelde roman, “ne yazıyorsun?” diye soran birisine ana hatlarıyla anlatabilecek kıvama gelecek. (Asla anlatmayın!)

(b) Karakterler ortaya çıkacak. Benim sesimle değil, kendi sesleri ile konuşmaya başlayacaklar. Öykünün başından sonuna gelene kadar ne şekilde değiştiklerini, neler kazanıp neler kaybettiklerini hesaplayabileceğim. En önemlisi iyi karakterleri de, kötüleri de anlıyor bağrıma basıyor olacağım. (Bu sonuncusunu yapamıyorsam ciddi bir sıkıntı var demektir.)

(c) Romanın genel havasını, ruh halini, bir derdi varsa ne olduğunu anlayacağım.

(d) Teknik yapısını çözmüş olacağım. Öyküyü kim(ler) anlatıyor, ne şekilde anlatıyor, ne biliyor, bizden ne saklıyor, bunlara karar vermiş olacağım. İkinci taslağın ortalarında karar değiştirip tüm yazdıklarımı üçüncü tekil şahıstan birinci tekil şahısa çevirmek kadar sevimsiz bir iş olamaz. Başıma geldi, biliyorum. İlk taslakta cümleler çirkinken ve paragraflar sırasızken karar değiştirmek en iyisi.

(e) İlk başta çok şahane görünen ama kesinlikle işe yaramayacak düşünceleri test etmiş ve işe yaramayacaklarını anlamış olacağım. Örneğin 04:00′ün kahramanının kadın olması gerektiğine o kadar inanmıştım ki ancak ilk taslağın ortasına kadar bir kadının bakış açısından yazdıktan sonra aklım başıma geldi, romanın o şekilde asla yürümeyeceğini anladım. Düzeltmek en fazla iki günümü aldı.

 

15.

Yukarıda anlattıklarımdan yola çıkarak bir romanın ilk taslağını yazmanın çok zor bir iş olduğunu düşünmeyin.

Asıl zor olan, cesaretinizi toplayıp bitmiş bir ilk taslağı okumak. Ve derin bir nefes alıp, “Bunu adam edebilirim, bundan bir roman çıkarabilirim,” diyerek ikinci taslağa başlamak.

 

16.

Dediğim gibi, bu yazı aslında maymunlarla ilgili.

 

Görsel: Jill Greenberg