Sabah’ın Cumartesi eki için Elif Tanrıyar’la yaptığımız söyleşi hem çok keyifli hem de çok uzundu. Doğal olarak gazetede sadece bir bölümü yer bulabildi. Sığmayan kısımlarını Elif Hanım’ın da izniyle burada paylaşmak istedim.

Söyleşinin 13 Ekim 2012’de Sabah’ın Cumartesi ekinde çıkan haline ise şuradan ulaşabilirsiniz.

* * *

Bir yazar olarak Japon yazar Haruki Murakami’den çok etkilendiğinizi görüyorum. Öykünüzde onun ‘kuyu metaforu’, ‘kediler’, sık sık araya giren müzik parçaları gibi Murakami’ye yönelik çok sayıda atıf var…

Çok bilinçli olarak benzerlikler üzerine kurguladım kitabı. Zaten bunu da saklamadım. Üzerine projektör tutup benzerlikleri gösteriyorum.

Murakami çok etkilendiğiniz bir yazar olduğu için onun üzerinden sormak istiyorum, felsefe anlamında nerede buluşuyorsunuz ya da ayrılıyorsunuz onunla?

Sanırım hayata bakış olarak o benden daha iyimser. Bu yaşadığı toplumun kültürüne de bağlı bir şey. Her ne kadar Japonya’yı birebir anlatmıyor denilse de, o kültürden gelen bir insan. Japon hayatının günlük kaosuyla Türkiye’deki bizim hayatımızın günlük kaosu herhalde çok fazla birbirine benzemiyordur. Bu konuda farklıyız. Hayata bakışı açısından Murakami daha disiplinli, daha sakin gibi geliyor bana. Ben biraz daha kötümserim. O kadar disiplinli de değilim. Ama kurguladığımız atmosfer anlamında benzerlikler var tabii. Onun da bilinçaltımıza yolculuk konusuna merakı var. Toplumların ortak bilinçaltı diye bir şeyin var olduğuna inanıyor ki bu benim de uzun süredir ilgimi çeken, üzerinde düşündüğüm ve hakkında yazmak istediğim bir konu. İkimiz de kara polisiyeye meraklıyız. O açıdan da benziyoruz... 

Kahramanınız şöyle bir şey söylüyordu “yazarlar kendi korkularıyla baş etmek için yazarlar.” Bu öykü sizin de korkularınızla baş etmenin yollarından biri miydi?

Kendi korkularımla başa çıkayım diye bilinçli bir şekilde yola çıkmadım ama yazarak kafamı rahatlatıyorum diyebilirim. Yazmak kesinlikle bana çok faydası olan bir şey. Kendi içinizde derinlere doğru gidip o kargaşayı bir düzene sokmak zorunda kalıyorsunuz. Öte yandan, ‘yazmazsam ölürüm’ diyenleri de çok anlayamam. Çünkü yazmak aynı zamanda insana çok acı çektiren bir şey. Siz 04:00’ü okuduğunuz süre boyunca etkileniyorsunuz, bense yazdığım 1.5-2 sene boyunca hep o karanlık dünyada yaşadım.

Çok karanlık ve karamsar bir öykü anlatıyorsunuz. Sizin özel bir döneminize mi rastladı bu kitap?

Bence hepimizin özel bir dönemine rastladı. Şu anda çok karamsar ve gergin olduğumuz bir dönemde yaşıyoruz, son iki-üç senedir.

Toplumun bilinç altını yazdınız yani…

Evet aynen öyle oldu… Sokağa çıktığınızda herkes o kadar öfkeli ki, herkes o kadar korkuyor ve endişeli ki tam olarak adını koymasak bile her gün sürekli o endişeyle geçiyor. Otobüse bindiğinizde yanınıza oturduğunuz adam da öyle, taksi şoförünün kızgınlığı da öyle. Sürekli patlamak üzereyiz. Bu dönemde çok pozitif bir şeyler yazabileceğimi sanmıyorum. Zaten gündem o kadar karanlık ki her gün korkunç bir şeye uyanıyoruz, ertesi gün ya onu unutuyoruz ya da bambaşka bir şey çıkıyor, unutmak zorunda kalıyoruz. Sürekli kötü şeylere kafayı takıp gerginlik içinde yaşarsak çıldırırız herhalde. Ama bir yandan da hafızası çok zayıf bir toplumuz. Ve onun çok sıkıntısını çekiyoruz. Aynı şeyi deprem korkusunda da yaşadık. İki ay boyunca başucumuzda deprem çantalarıyla yatıp kalktık. Hala aynı tehlike devam ediyor ama hiç kimsenin umurunda değil. Sözde umurunda değil ama bir yerden sonra insanın içine işliyor ve beyin o şekilde çalışmaya başlıyor. Toplumların bilinçaltı dediğim şey de bu zaten. Örneğin deprem sonrası herkes korkuyor ve o korku kitlesel bir hale geliyor. Şehrin dokusuna işliyor bir şekilde.

İstanbul da öykünüzde bir karakter… Her şeyiyle yaşıyor. İstanbul’la ilişkiniz nedir?

Tam bir aşk ve nefret ilişkisi… Ben, ‘İstanbul dünyanın en güzel şehridir’ diyenleri de anlamıyorum. Bence dünyanın en güzel şehri olmasını bırakın, çok çirkin bir şehir. Ama bir yandan da inanılmaz güzellikleri olan bir şehir. Gözü kör olmuş aşıklar gibiyiz. Güzel taraflarını görmeye kendimizi öylesine şartlamışız ki çirkinlikleri görmüyoruz. Bir yandan yaşaması da çok zor bir şehir. O açıdan da bir aşk nefret ilişkisi var.

47 Numaralı Kamara adlı kitabınızdan bir alıntı yapmak istiyorum. Oradaki ana karakter olan Hikmet Bey şöyle diyordu: “Ben satırların arasındaki dişlileri, yayları, zincirleri, zemberekleri seviyorum. Ve onları seven okuyucuları seviyorum.” Burada kendi kitaplarınıza, kendi okur profilinize ve bir okur olarak kendinize de bir atıf var değil mi?

Oradaki Hikmet Bey çok karikatürize bir karakterdir, benim çok korkunç bir halimdir. Ama o cümle tamamen benim gerçek halimi yansıtıyor. Seviyorum öyle oyunlar oynamayı. Öncelikle kendi kendimi eğlendirmeyi seviyorum. Yazmak tek başınıza yaptığınız bir iş ve bir şekilde kendi kendinizi motive etmeniz gerekiyor. ‘Okuyucu buraya geldiğinde ne düşünecek ya da bu oyunu görecek mi?’nin hayalini kuruyorum. Okuyucu olarak da öyleyim, öyle kitaplardan hoşlanıyorum.

Öyküde sık sık ‘New Age’ inanışlarının yanı sıra ‘meleklerin mucizelerine’ inanan bir karakterle de karşılaşıyoruz. Hali vakti yerinde insanlar mı bu tür New Age mevzulara çok kafa yoruyorlar? Sıkıntı içinde yaşayan insanların kendi dertleriyle uğraşmaktan bunları düşünecek halleri yok mu sizce? Bu tür inanışlar zengin eğlencesi mi bir anlamda?

İmkanlar onu belirliyor. Çünkü insanlar imkanları olduğunu görünce her şeylerini düzeltmeye çalışıyorlar. ‘Çocuğum en iyi okula gitsin’den başlıyor, ‘organik gıdalarla beslensin’den ‘her şeyimiz düzgün olsun, her şeyimizi kontrol altında tutalım’a dek uzuyor. Çoğu insanda her şeyi kontrol etme içgüdüsü vardır. İmkanlarınız arttıkça bu güvenlik gereksinimi parayla, güçle bağlantılı bir ihtiyaç olarak ortaya çıkabiliyor. Parayla gücün yetmediği yerde de birtakım metafizik şeylere inanmak zorunda kalıyorsunuz. Olaylar kontrolünüzden çıkıyor diye korkmaya başladığınıza başka şeylerin size yardım edebileceğine inanmak istiyorsunuz.

Freud’un bir lafı vardır. “En doğru ruhsal gerçeklik bilinçdışıdır,” diye. Sizin öykünüz de bu yolda yürüyor diyebilir miyiz?

Bilinçdışı kafamı taktığım şeylerden biridir. Freud’da ilgimi çeken ve üstüne gittiğim temalardan biri. Çözebildiğim bir şey değil tabii ama sürekli kurcalıyorum.

Bilinçle bilinçdışı arasında sürekli bir itme çekme gerilimi, bir tür kaos yaşanır. Sizin kitabınız da aslında bunu anlatıyor. İyiyle kötünün savaşı, bilinçle bilinçdışının savaşı, kaosla düzenin savaşı…

Kesinlikle katılıyorum. Deminki Murakami benzerliği sorusuna dönersek bu belki en çok benzer olduğumuz yer. Bilinç-bilinç dışı, karanlık-aydınlık, iyi-kötü. Bilinçle bilinç arası bir yerde vuku bulan konular bunlar… İnsan beyninin tam olarak nasıl çalıştığını hala anlayabilmiş değiliz. Çok acayip şeyler oluyor orada, tam olarak neler döndüğünü bilmiyoruz. Özellikle her şeyi kontrol etmeye alıştığımız bir dünyada çok rahatlatıcı bir durum değil.

Freud’un bir adım sonrası da Lacan aslında. O da der ki “Bilinçdışı ötekinin konuşmasıdır.” Kitabınız da tam bu aslında. Bir döngü var. Bizim benliğimizle dış dünya arasındaki döngü, aynı zamanda yaşadığımız ortamı ve insanları da etkiliyor ve onlar da tekrar bizi etkiliyor. Yani içimizin karalığı şehirde çıkıyor, şehrin karalığı da bize dönüyor.

Evet, aynen öyle. Ama 04:00’ü yazarken en çok Jung okudum. O metafiziğe kaydığı için daha çok ilgimi çekiyor. Freud’a göre daha eğlenceli geliyor, daha çok malzeme çıkıyor diyeyim.

Kitabınıza adını verdiğim düşündüğüm bir de şiir var romanınızda. Wislowa Szymborska’nın Four A.M. adlı şiiri… Saat 04.00 ruhumuzun en soğuk ve karanlık olduğu andır aynı zamanda. Bunun öyküsü nedir?

Maalesef Syzmborska’yı Nobel kazanmadan önce tanımıyordum. Merak edip kitabını aldım. Tam bu romanı yazmaya başladığım dönemdi ve saat 04:00 konseptine yöneldim. Önce kitabı yazıp, sonra şiiri bulmadım yani. Bilinçaltımızla en yakınlaştığımız, çok tekinsiz, hayatın alışmış olduğumuz kurallarının en uzak olduğu, çırılçıplak kaldığımız bir saat. Her şey olabilir.

 * * *

Beslendiği kaynaklar…

"Herkesten öğrenebileceğim bir sürü şey var diye aynı anda dört bir yana saldırıyorum."

  • Şu aralar Kuzey Avrupa dizilerine kafayı takmış durumdayım. Oradaki karanlık atmosfer ve karakterler alıştığımız Amerikan dizilerinden sonra çok taze geliyor. Dizilerdeki karanlık, terk edilmişlik ve saf kötülük hissi... BBC'nin yayımladığı tüm Danimarka dizilerini izledim.
  • Sinemada ise yönetmen olarak David Lynch’e, David Fincher’a, Ridley Scott'a, Christopher Nolan’a hayranım. Beş yeni Woody Allen filmi karşılığında bir Wes Anderson filmini hiç gözümü kırpmadan değiş tokuş ederim. Korku, bilim kurgu, anime çok severim. Çocukken seyrettiğim korku filmlerini arkadaşlarıma anlatmaya çok meraklıydım, şimdi neyse ki o huyumdan kurtuldum!
  • Yeri geldiğinde en sersem Hollywood romantik komedisini de izlerim, hoşuma gitmezse bırakıp çıkarım. Ama edebiyatta zamanım kısıtlı olduğu için daha seçici davranmak zorundayım. Murakami'yi çok sevdiğim malum. Yıllar önce onun sayesinde David Mitchell ile tanışmıştım, ne yazdıysa defalarca okudum, hala da okuyorum. Fırsat olsa tanışmak, arkadaş olmak isterdim. 2666'yı okuduğumda başlayan ve hiç azalmayan bir Bolano tutkum var. Bu yıl kendi kendime bir projeye giriştim, her ay bir Bolano kitabı okuyup blogumda yazıyorum. Sanırım 3-4 kitap sonra külliyatı tamamlayacağım. Roman yazmaya mola verdiğim dönemlerde ne bulursam okuyorum. Türü ne olursa olsun içinde zeka pırıltısı olan her kitap ilgimi çekiyor. İhsan Oktay Anar ve Murat Uyurkulak çok severim. Orhan Pamuk’un bir dahaki sefere ne yazacağını hep merak ederim.
  • Müzikte de tuhaf dönemlerim oluyor. Küçük Yalanlar Kitabı'nı yazdığım sırada Beethoven piyano sonatları dışında hiçbir şey dinlemiyordum. Ukalalık olsun diye söylemiyorum, takıntı olmuştu. Yoksa sırf şu türü dinlerim başka bir şey dinleyemem diye bir saplantım hiç olmadı. Aksine, dinlemediklerim bana hep bir şeyler kaçırıyormuşum sıkıntısı verir. Hayata müzisyen olarak gelsem Philip Glass olmak isterdim, hiç sıkılmadan sürekli aynı besteyi yapması hoşuma gidiyor.
  • Sahne üzerindeki disiplin ve sahne arkasındaki takım çalışması beni çok heyecanlandırıyor. Arkadaşlarımı zorla televizyonun karşısına oturtur, gelmiş geçmiş tüm Madonna konserlerini seyrettirerek hayatlarından bezdiririm. Kadının her şovu matematik denklemi gibi işliyor. Herkes yaptığı işe bu kadar özen gösterse, hayat çok daha güzel olurdu.