(Bu yazı ilk olarak Sabitfikir dergisinin Mayıs 2015 sayısında yayımlandı.)

1.

Aksini duymuş olabilirsiniz ama bana soracak olursanız, Nermin Yıldırım’ın yeni kitabı Unutma Dersleri bir “aşk acısı / mutsuz kadın” romanı değil. Kabul ediyorum, o gözle okuyup çok keyif almanız için hiçbir engel yok. Fakat Unutma Dersleri, bir terkedilmiş aşık manifestosundan çok daha fazlasını sunuyor okura. Sağ gösterip sol vuruyor.

 

2.

Önce ilk bakışta gözümüze çarpanlardan bahsedelim: Öykünün merkezinde, kocasını aldatmış ve sevgilisi tarafından terk edilmiş Feribe adındaki kahramanımız yer alıyor. Feribe, insanlara bazı anıları unutturmak konusunda servis sunan “Mazi İmha Merkezi” (MİM) diye bir kuruma başvuruyor. Bu noktada Nermin Yıldırım Sil Baştan (Eternal Sunshine of the Spotless Mind) filmine ufak bir selam gönderiyor. “Aklınıza geldi, farkındayım,” demenin ötesine geçmeyen bir selam bu, çünkü filmle benzerlikler bir iki cümleyle sınırlı. Elbette Tanpınar ustaya saygı duruşu da var; MİM denen kurumun bürokratik acayipliklerini okurken Saatleri Ayarlama Enstitüsü‘nü anımsamamak mümkün değil. İlk bölümlerin ardından Unutma Dersleri, aşk-unutmak-hiciv üçgenini genişletmeye başlıyor. Öykünün bir yerinde,

“Asıl imkansız aşk, hayatla aramızdaki.” (s. 188)

diyor Feribe. Yavaş yavaş kahramanımızın geçmişindeki karanlık anıları öğreniyoruz. Okurların keyfini kaçırmamak için hiç bahsetmeyeceğim bir takım sürprizler çıkıyor karşımıza. Fakat daha o bölümlere gelmeden önce bile romanın izleğini sık sık tartıyoruz kafamızda: Belki de “aşk acısı” değil, “hayat acısı” üzerine bir romandır bu.


Mizah, Unutma Dersleri'nin çarpıcı anlatımının temel taşlarından biri fakat tek özelliği değil. Nermin Yıldırım, Türkçenin ritmini ve müziğini hisseden, dahası bunu önemseyen bir yazar. Hem sözlüğe, hem de popüler kültüre hakimiyeti sayesinde, en sevdiği oyuncağının başından bir türlü ayrılamayan mutlu bir çocuk gibi sözcük oyunları kuruyor.

3.

Biraz içine girdiğimizde, Unutma Dersleri‘nin aslında günümüz üst-orta sınıfından bir kadının kendi kimliğiyle hesaplaşmasının romanı olduğunu düşünebiliriz. Hatta bu açıdan baktığımızda, Hakan Bıçakcı’nın Doğa Tarihi ile uzak bir akrabalık bağı olduğunu da söyleyebiliriz. Bunu söylerken dil ve atmosfer bakımından iki romanın çok farklı olduğunun altını çizmemiz gerekir: Hakan Bıçakcı, çelik gibi soğuk ve sert bir dil kullanarak kahramanının etrafına ölümcül bir kafes örerken, Nermin Yıldırım renkli ve oyuncu bir dil kurarak hem kendisiyle, hem de çevresiyle acımasızca dalga geçebilen bir anlatıcı yaratıyor. Bu paralele kaydığımızda ise Seval Şahiner’in Antabus romanı ile yine uzak bir akrabalık bağı dikkatimizi çekiyor. İki romanın kadın kahramanları çok farklı sosyokültürel kimliklere sahip olsa da (ve sorunları çok farklı boyutlarda olsa da) ikisi de mizahı hayata karşı kalkan olarak kullanıyor.

 

4.

Mizah, Unutma Dersleri‘nin çarpıcı anlatımının temel taşlarından biri fakat tek özelliği değil. Nermin Yıldırım, Türkçenin ritmini ve müziğini hisseden, dahası bunu önemseyen bir yazar. Hem sözlüğe, hem de popüler kültüre hakimiyeti sayesinde, en sevdiği oyuncağının başından bir türlü ayrılamayan mutlu bir çocuk gibi sözcük oyunları kuruyor. Eski ve yeni sözcüklerin çok rahatlıkla bir arada yer bulduğu, hınzır ve maceracı bir dil ile tanışıyoruz:

“(…) narin bir hanımefendiye yakışanın, kusmuğundan istifra diye bahsetmek olduğunu düşündüm. Letafet ve zarafet bunu gerektirirdi. Cinsi latiften beklenen cinslik, kurtlarla dans, nezaketle vals hep bunu gerektirirdi.” (s. 218)

Öyle ki, uzun metinlerin içinden cımbızla cümle çekip sosyal alemlerde paylaşmaktan keyif alan okurlar, hazine sandığı bulmuşcasına sevinecektir. Fakat Nermin Yıldırım “dantelli” lafların yaygın kullanımını hicvetmekten de kendini alıkoyamıyor:

“(…) Dantelli lafta müseccel markasın Feribe, senden süper yazar olurdu kuzum. Roman olsun, şiir olsun, ne bileyim Falım sakızlarına mani olsun, çatır çatır yazarsın.” (s. 170)

Sözcük oyunlarıyla bezeli bir dilin anlatımı sıradanlıktan çıkarıp özel bir noktaya taşıdığı şüphe götürmez. Fakat hiçbir şey kaçırmak istemeyen takıntılı bir okur olarak bu ışık hızındaki dilin temposuna yetişemediğim zamanlar oldu. Beynim kendini öykünün heyecanına kaptırdığına, sözcük oyunlarının bir kısmını algılamaya fırsat bulamadan bir sonraki satıra geçiyordu. Hatta bazı pasajlarda sağanak yağmura yakalandığımı hissettim. Romanı bitirdikten sonra ise bu şikayetimde aceleci davranmış olabileceğime karar verdim. Sanırım tartışmamız gereken konu şu olmalı: Hiç yavaşlamayan Nermin Yıldırım’ın kalemi mi, yoksa Feribe’nin zihni mi?

 

5.

Romanın dili kadar güçlü başka bir yönü de psikolojik altyapısı. Sadece kahramanın iç dünyasının zenginliğinden bahsetmiyorum; doğrudan popüler psikolojiyi mesele edinen bir roman Unutma Dersleri.

Nermin Yıldırım bu meseleye iki düzlemden yaklaşıyor. Birinci düzlemde, günümüz insanın iyileşme arzusu ve bunun sonucu olarak gelişen yeni bir servis sektörü, bir tür psikolojik destek endüstrisi yer alıyor. Endüstri dediğim sepetin içine kişisel gelişimden tutun alternatif tıpa, yaşam koçlarından farkındalık seminerlerine kadar herşeyi sokabiliriz.

MİM de bu sepetin içine katabileceğimiz, zaten saçmalıklara tahammülü olmayan kahramanımızın da normal şartlarda burun kıvıracağı bir kurum. Feribe, “Dibe vurmuşum, daha fazla ne kaybedebilirim ki?” gibi bir dürtüyle derslere kaydoluyor. Orada tanık olduğu tuhaflıklar onda sık sık bu sahtekarlıktan kaçma isteği uyandırıyor. Ta ki karanlık bir odaya girip terapi seanslarına, yani unutma derslerine başlayana kadar.

Söz konusu dersler meselenin ikinci düzlemini oluşturuyor. MİM’deki metodlar ne kadar tuhaf olursa olsun, o odanın içinde oldukça gerçekçi (olduğunu tahmin ettiğim) bir terapi sürecine tanık oluyoruz. Hatta tanık olarak kalmayıp bir bakıma Feribe’nin deneyimine ortak oluyoruz.

Bunun, psikolojik destek kavramının günümüzdeki kaygan zeminine uygun bir bakış olduğunu düşünüyorum: Yani işin ticari şaklabanlık boyutunu hicvetmek ama rasyonel bir terapi sürecinin faydalı olabileceğini de inkar etmemek. Zaten bütün kavramların paketlenip birer hızlı tüketim ürünü haline sokulduğu kapitalist dünyamızın en kafa karıştıran yönlerinden biri de bu değil mi? Neyin sahiden faydalı, neyin bir tuzak olduğunu ayırt etmek gittikçe daha zor bir hale gelmiyor mu?

 

6.

Feribe’nin ne kadar akılda kalan bir karakter olduğundan da bahsetmek gerek. Kahramanımız zeki, kendi kendini çözümlemede adeta bir psikiyatrist kadar donanımlı, insanlara pek bayılmayan, aynı zamanda kendine de pek bayılmadığı için antipatik bulmadığımız bir kadın. Romanın (dolayısıyla Feribe’nin) ne kadar oyuncu bir dili olduğuna değinmiştik. Bu dilin belkemiğini ise anlatıcın dünyasındaki kültürel referansların çeşitliliği oluşturuyor. Bir yandan Adorno’nun metinlerine, bir yandan da İzel-Çelik-Ercan şarkılarına hakim bir anlatıcımız var. Nesrin Sipahi ve Rammstein aynı sayfalarda yer alıyor. Feribe’nin kullandığı Cary Grant, Rembrandt ve Groucho Marx benzetmeleri, yerli dizi hakimiyeti altındaki kültürel ortamımızda ne kadar sahici bulunur bilmiyorum fakat çok eğlenceli olduğunu söyleyebilirim.

 

7.

Unutma Dersleri farklı derinliklerde okuyabileceğimiz bir roman. Yüzeyde sürükleyici, yer yer duygusal ve satır aralarında kadın okurların kendi deneyimleriyle benzerlikler yakalayacağı güzel bir öykü var. Onun bir katman altında ise sesi son derece güçlü, düşündürücü ve eğlenceli bir kadın kahramanın taşıdığı sağlam bir roman yer alıyor. Bir bakıma yeraltında da, yer üstünde de büyük bir zevkle okunacak bir roman yazmış Nermin Yıldırım.

Kadın okurlardan bahsettim; böyle bir ayırım yapmak beni genellikle huzursuz eder ama bu romanı okurken sık sık kafama takıldı. Erkekler aşk acılarını kadınlardan farklı mı yaşıyor? Hissettiklerimiz aynıdır ama hislerimizi dışa vuruş şeklimiz farklıdır diye düşünüyorum ama belki de yanılıyorumdur. Erkeklerle kadınlar hakkında böyle büyük laflar ederken yanılmamak pek mümkün değildir zaten. Peki tüm kadınlar aşk acısını aynı şekilde mi yaşıyor? Bu da, “Tüm erkekler tutuğu futbol takımının yenilgisini aynı şekilde mi yaşıyor?” diye sormak kadar anlamsız sanırım.

Bunları bırakıp romanın bize sorduğu soruya geri dönelim: Feribe aslında kimi aldatıyor? Kocasını mı, kendisini mi, yoksa bizi mi?