Bir çok kısa romanlara, bir de çok uzun romanlara karşı bir zaafım var. Yazarlarını kıskanıyorum. Standart bir roman 250-300 bin kelime uzunluğundadır diyelim. Arada sırada yazarın biri çıkıyor ve kendinden o kadar emin, kalemine de o kadar hakim oluyor ki, anlatmak istediği her şeyi 80 bin kelimeye sığdırabiliyor. Ya da tam tersi, 1500. sayfaya geldiğinde kelimeleri saymaktan artık çoktan vazgeçmiş oluyor, ama yine de bir an için bile durup “yahu ne yapıyorum ben?” diye tereddüte kapılmıyor. Böyle yazarların yaptıkları bir tür teknik güç gösterisi benim gözümde, ve eğer yüzlerine gözlerine bulaştırmazlarsa farklı bir konuma yükseliyorlar. Çok kısa ve çok uzun romanlar, alelade romanlara kıyasla daha farklı bir iz bırakıyor okuyucunun kafasında. Ya da benim kafamda...

Son zamanlarda çok beğendiğim ve aklımdan hiç çıkmayan iki kısa roman vardı: Ian McEwan’dan On Chesil Beach (Türkçesi: Sahilde, bkz. şu yazı) ve Gregoire Bouillier’den The Mystery Guest (Türkçeye çevrildi mi bilmiyorum). Bu ay listeye üçüncüsünü ekledim: Ron Carlson’dan The Signal.

Ron Carlson’un öyküleriyle şans eseri tanışmıştım. Bir yıl kadar önce, amazon.com’dan Raymond Carver’ın bir öykü kitabını almaktaydım. Kasaya doğru ilerlerlerken, dükkanın robot-beyin-zımbırtısı bana “Hikmet, niye onun yanında bunu da almıyorsun?” diye sordu, ben de “Niye olmasın, onu da koy sepete,” dedim. Kitaplar geldi, koli her zamanki gibi parçalanarak açıldı ve Raymond Carver bir kenara atıldı. Hemen Ron Carlson’ın kitabını okumaya koyuldum  (merak eden varsa, A Kind of Flying, Selected Stories). İlk dört-beş öyküyü okuduktan sonra aşık olduğuma karar verdim. Diğer öyküleri bir çırpıda okuyup bitirmeye kıyamadım. Küçükken de kızarmış patateslere kıyamaz, onları sona saklamak için önce tabaktaki köfteleri bitirirdim. O sırada patatesler buz gibi olurdu. Aynı şekilde Ron Carlson’ın öyküleri de hemen bitmesin istedim, sonra araya başka kitaplar girdi, yeni koliler geldi, bir ara kitabı kütüphaneye kaldırdığımı hatırlıyorum, sonra da bir türlü fırsat bulup elime alamadım.

Sanırım babalar günü vesilesiyle geçen ayki İngiliz/Amerikan dergilerinden birinde, “Sert erkeklerin hoşuna gidecek yeni romanlar” benzeri bir sayfa vardı. Genelde bizim buralarda “sert erkek” ve “roman sevmek” kavramlarını aynı başlıkta görmeye pek alışkın olmadığım için tavsiyeler nelermiş merak ettim. Meğer Ron Carlson’un yeni romanı çıkmış. Babalarımız kamp yapmaktan hoşlanıyorsa bu romana kesinlikle bayılırmış. Ufak bir internet taramasından sonra gördüm ki, kamp yapmış olsun olmasın romanı kim okuduysa bayılmış. Yere göğe sığdıramamışlar. Uzun zamandır bu kadar çok iltifatı bir arada gördüğümü hatırlamıyorum. Daha fazla düşünmeye gerek kalmadı, konusuna filan hiç bakmadan derhal ısmarladım. Zaten okuma cemiyetimizin iki klasik kitabının arasındaydım, taze bir şeyler okumaya ihtiyacım vardı. Açıkçası, yeni koliyi parçalayarak açıp kitabı görene kadar “kısa roman” kategorisine sokacağımın da farkında değildim. Kocaman harflerine ve gayet gevşek satır aralıklarına rağmen 184 sayfa... Kalın ve sert kapağına rağmen, mutfak tartısına göre 320 gram... Biliyorum, kulağa çok da kısa bir roman gibi gelmiyor ama inanın, elinize aldığınızda aklınızdan geçen ilk şey “bunu bir iki saatte bitiririm,” oluyor. Bir de eğer benim gibi hayatınızda hiç kamp yapmadıysanız, kapağındaki sıkıcı resime de aldanıp, “acaba bunu sonraya bırakıp başka bir romana mı başlasam,” diye düşünebilirsiniz...

Başka bir romana başlamadım. Bir iki saatte de bitirmedim. Ağızda çikolata eritir gibi tadını çıkara çıkara okuyarak iki gecede bitirdim. Okurken hep şunu düşündüm: bu romanı bir başkası yazmaya kalsaydı en az 400 sayfa daha uzun olurdu. Ve eğer öyle olsaydı, sıradan bir macera romanından farkı kalmazdı.

Bu kadar anlattıktan sonra romanı tanıtmak için konusundan filan bahsetmem gerekiyor ama kitapların konularını anlatmak hiç hoşuma gitmiyor. Mutlaka öğrenmek istiyorsanız, The Signal, birbirlerini çok sevmelerine rağmen evliliklerini sürdüremeyen bir karı kocanın öyküsü. Aynı zamanda, adamın içine etmiş olduğu hayatını tekrar toparlamaya çalışmasının öyküsü. Aynı zamanda doğanın karşısında insanoğlunun ne kadar küçük, ne kadar önemsiz ve ne kadar defolu olduğunun öyküsü. Aynı zamanda erkeklerin kendi kendilerini bağışlayamamasının (ya da belki de bağışlamasının) öyküsü. Aynı zamanda gayet heyecanlı bir gerilim öyküsü. Bu kadar şeyi 180 sayfaya başarıyla ve hakkını vererek sığdırmak dışında, romanın en güzel yanı esas adamla esas kadının karmaşık karakterleri. Eğer bir romandaki kahramanın kusurlarını dahi seviyorsanız, o roman kolay kolay aklınızdan silinmiyor.

Şimdi işi gücü bırakıp Ron Carlson’ın öykülerini okuyacağım. Sonra sırada Joyce var, neyse ki Dubliners.

* * *

Şu anda okumakta olduğum kitaplar: Dubliners (James Joyce), A Kind of Flying (Ron Carlson)

Müzik tavsiyesi: Floodplain (Kronos Quartet), Harbour Boat Trips 01 (Copenhagen by Trentemoller)

Film tavsiyesi: Let the Right One In (Tomas Alfredson)