Geçenlerde mahalle kahvemizde oturmuş, her zamanki gibi kendimi bir şeyler yazmaya zorlamaktaydım. Romana yeni bir karakter eklemeye karar vermiştim ve de o karakterin ilk bölümde esas oğlanla yatağa girmesi gerekmişti (yahu bu roman bitmemiş miydi, niye son anda böyle şeyler gerekti diye sormayın, umarım romanı okuyunca anlarsınız).

O gün de söz konusu kısmı hızlıca yazıp ilerlemeyi hedeflemiştim. Hava güzeldi, insanlar bahçede kahvesini yudumlayarak tatlı tatlı sohbet ediyordu. Ben de dalgın dalgın defterime bakıyordum. Yeni karakterler kimliklerine kavuşana kadar böyle dalgın dalgın deftere bakmak kaçınılmaz oluyor.

Sonra bir an kafamı kaldırdım ve kazara yan masadaki hanımefendiyle göz göze geldim. Kimbilir hanımefendinin aklından neler geçiyor diye düşündüm (alışveriş, evdeki çocuklar, çocukların dadısı), aynı anda kendi aklımdan neler geçiyor diye düşündüm (çarşaflar, çamaşırlar, binbir türlü cinsel akrobasi) ve ister istemez kıpkırmızı oldum.

Yarım saat geçmemişti ki, mahalle kahvemize Hülya Avşar'ın teşrif edeceği tuttu. Kendisiyle kazara da olsa göz göze gelmedik.

Yanlış anlaşılmasın, seks sahnesi yazmak o kadar stresli bir iş ki, insanın kendi yazdıklarından heyecanlanması ve  Playboy'un okuyucu mektupları köşesini okuyan 15 yaşında bir delikanlı gibi tepkiler vermek söz konusu değil. Yine de, şu anda kimin eli kimin neresindeydi gibi karmaşık durumlara kafa yormaktayken, bir an başınızı kaldırdığınızda ve etrafta tanımadığınız insanlar olduğunu hatırladığınızda, kendinizi edepsiz hissediyorsunuz.

* * *

Kalabalık ortamlarla ilgili durumlar bir yana, seks sahnesi yazarken aşmanız gereken iki tane engel var.

Birincisi "ne gerek var" engeli. Anam babam okuyacak, komşu teyze okuyacak, ilkokul öğretmenim okuyacak, çoluk çocuk okuyacak, ne gerek var şimdi, diye düşünmeye başlarsanız bırakın seksi, hava durumunu bile anlatamazsınız. Oysa kahramanlarınızın seks öncesinde, sırasında ve sonrasında nasıl davrandıkları, neler düşündükleri, neler konuştukları, kabul edersiniz ki gökyüzünün bulutlu olup olmamasından daha önemli. Ve bazı durumlarda son derece gerekli. (Misal: On Chesil Beach, Ian McEwan. O seks sahnesi olmasa romanın geri kalan kısmı olmazdı.)

Diyelim ki o aşamayı geçtiniz, bu defa da "bu kadar ayrıntıya ne gerek var" aşaması gündeme gelecektir. Diğer bir deyişle, yatağa girip ışıkları söndürseler ve orada yeni bir bölüm başlasa daha iyi olmaz mıydı?

Hadi diyelim ayrıntılara da gerek var, hangi kelimeleri kullanacaksınız? Tıp ansiklopedisi terimlerini mi, yatakhane argosunu mu?

Ben böyle hassas bir konuda ukalalık yapabilecek kadar tecrübeli bir yazar değilim. Ancak ustalar diyor ki, bu işin tek kuralı vardır, o da hedefin okuyucuyu tahrik etmek olmadığını hiç unutmamak. Ayrıntıları çıkardığınızda eğer öykünün geri kalanında çok önemli bir takım hadiseler anlaşılmaz oluyorsa, demek ki o ayrıntılara gereklidir. Ayrıca kahramanınız orasını burasını hangi kelimeleri kullanarak tarif ediyorsa siz de o kelimeleri kullanın.

* * *

Gelelim ikinci engele. O da "rezil olacağım" engeli. Öncelikle, roman yazmak baştan sona rezil olma riskini taşıyan bir iş. Elinize kalemi aldığınız anda o stresle başa çıkmanın bir yolunu bulmak zorundasınız.

Öte yandan, bir yazarı en kolay rezil edecek satırlar, sanırım romanının seks sahneleridir. Figürleri herkes iyi kötü tasvir edebilir ama o andaki hissiyatı açıklamak için insanlar bazen farkına varmadan kafayı gözü yarıyor.

Meşhur Literary Review dergisi, her yıl edebiyattaki en kötü seks sahnelerini seçip ödüllendiriyor. Geçenlerde John Updike ömür boyu başarı ödülü aldı. Diğer ödül sahiplerinin arasında Philip Roth ve John Banville gibi ağır isimler var. Örnekler okumak isterseniz, buyurunuz:

Literary Review - Bad sex passages

İşin iyi tarafından bakacak olursanız, bu örnekleri okuduğunuzda "bu kadar kötüsünü ben bile yazamam" diye kendi kendinize moral vermeniz mümkün.

İşin kötü tarafından bakacak olursanız, herhalde bu yazarların hiç birisi böyle rezil olacaklarını akıllarına getirmemişti.