(Bu yazıyı “Şehir ve Oyun” temalı ITEF 2013’ün kitapçığı için yazmıştım. Üzerinden epey zaman geçti, unutmuşum. Bloguma eklemek için uygun bir zaman olduğunu düşündüm.)

Büyük bir şehir olsun. Şu kağıda ismini yazın ve sakın bana göstermeyin. İyice katlayıp cebinize koyun kağıdı. Tamam mı, koydunuz mu? Pekala, ben de bir tane tuttum. Sizinkiyle aynı değildir umarım, yoksa hiç zevki kalmayacak.

Hazırsanız başlıyorum.

Tuttuğunuz şehir eğer bir renk olsaydı hangi renk olurdu? O kadar da zor değil canım. Peki öyleyse, soruyu değiştiriyorum. Diyelim ki şehrin en yüksek noktasına tırmanıp bir fotoğraf çektiniz (kule, gökdelen filan bir şey vardır herhalde), sonra fotoğraftaki bütün şekilleri yok ettiniz ve sadece renkler kaldı.  Diyelim ki o renkleri gruplara ayırıp yan yana dizdiniz (hani yeni aldığınız boya kalemleri kutudan dizili çıkar ya, tıpkı öyle) ve sonra da gözlerinizi kısıp uzaktan baktınız...

Baktınız mı?

Şimdi böyle hiç düşünmeden “yeşil” diye atladığınıza göre, ortasında iri bir park olan o sıkıcı şehirlerden birini seçmişsiniz.

Ben cevap veriyorum: deniz mavisi. Zaman zaman kurşun siyahına, zaman zaman da lağım sarısına çalan bir mavi. Yine de çoğu zaman masmavi. Bir de inşaat grisi. Ve bir de sabah sisinde ve gün batımında stop lambası kırmızısı. (Hayır, sadece bir renk seçmek zorundasınız demedim ki. Nereden çıkarıyorsunuz?) İsterseniz uzatmayalım ve devam edelim.

Şimdi tuttuğunuz şehri ikiyle çarpın. Sonra tekrar ikiyle çarpın. Yine de benim şehrim kadar büyük olmamıştır. Yüzölçümü karşılaştırmakla uğraşmayalım, onun yerine şöyle basit bir hesap yapalım. Tuttuğunuz şehrin bir ucundan öteki ucuna bisikletle kaç saatte varırsınız?

Şimdi şöyle: Benim şehrimin ne bir ucu var, ne de öteki ucu. İki ucu açık bir şehir. Nerede başlayıp nerede bittiğini kimse bilmiyor. (Zaten buralarda kimse bisiklete binmez, genelde iri ve pahalı arabaları tercih ederler.) Hani şu “Şehrimize hoş geldiniz, Nüfus: 15 milyon” yazan tabela vardır ya, burada her sabah onun yerini değiştirirler. Hep biraz daha ileriye, hep biraz daha ileriye. Bazı sabahlar uyku sersemliğiyle yönleri şaşırıp azıcık geriye aldıkları da oluyor ancak ertesi gün derhal telafi ediyorlar. Bu arada 15 milyon da kafadan atma bir sayı, 25 milyon da olabilir 35 milyon da.  Shakespeare demiş ki, “Bir şehir insanlarından başka nedir ki?” Sarhoşmuş sanırım. Çünkü bir şehri şehir yapan yollarıdır. Alışveriş merkezleridir. Havalimanları ve otelleridir. Otoyolları ve trafiğidir. Siz hiç kasaba trafiği diye bir şey duydunuz mu? Şehir trafiği dediklerine göre bir bildikleri vardır, değil mi?

Geçenlerde bu oyunu başka birisiyle oynuyorduk . Böyle sizin gibi zeki görünümlü birisi değildi, laf aramızda. “Bir şehri şehir yapan, kafeleri ve kitapçılarıdır,” dedi. “Hep böyle miydin yoksa vitamin noksanlığı mı çekiyorsun arkadaşım?” diye çıkıştım. Biraz soğukluk oldu.  Üzüldüm tabii. Hava değişsin diye hemen başka bir soruya geçtim: “Peki,” dedim, “senin tuttuğun şehirde insan çantasına bir fotoğraf makinası, bir de kitap atsa, koskoca bir gün sokaklarda kaybolabilir mi?” Tahmin edersiniz ki fotoğraf makinası ile kitabı sırf onun hoşuna gitsin diye ekledim. Ne cevap verdiğini hatırlamıyorum, zaten çok da önemi yok. Sonuçta benim tuttuğum şehirde insan bir gün değil haftalarca, belki aylarca ortadan kaybolabilir. Hatta hiç geri dönmediği bile olur. Ailesi, yakınları meraklanıp aramaya başlarlar ama bulamazlar. Şehir dediğin ilginç olmalı, gerektiğinde tehlikeli olmalı. Hem o fotoğraf makinası, defter, kitap filan, insanda doğal olarak şüphe uyandırıyor. Efendi adam kaybolmaz.

Suratınız asıldı, sıkılmış gibi bir haliniz var.

Sizin gibi böyle hemencecik sıkılanlar için başka bir oyunumuz var: “Kör Bakma” oyunu. Kuralları da çok basit. Diyelim ki mecburen bir şehirde yaşıyorsunuz, ancak gönlünüzde başka bir şehir var. Hiç çaktırmıyorsunuz. Uyanık olduğunuz saatler boyunca sadece görmek istediklerinizi görüp, görmek istemediklerinize kör bakıyorsunuz.

Mesela Boğaz’ı vapurla geçerken elinizde bir bardak demli çay, hava mis gibi, martılar filan... Anladın sen. İşte o sırada kafanı çevirip yok traşlanmış tepelermiş, yok yarım kalmış gökdelenlermiş, işte öyle ters taraflara bakmayacaksın arkadaşım. Çok istiyorsan martılara simit atabilirsin.

Sonra diyelim Karaköy taraflarında akşam yemeği mi yiyorsun? Karanlıkta Topkapı'yı seyret. Mis gibi. Minarelere bak, şartsa gözlerini iyice şaşı yapıp Haliç'in ışıklarına bak. gerisini fazla karıştırma.

Bu oyunu oynarken kafan karışırsa kendi kendine şöyle diyebilirsin: “Sadece en güzel  manzaraların önünde duran bir tur otobüsüyüm.” Kartpostallardaki o şehirde yaşadığına kendini ikna edebilirsen, gerçek hayat kartpostalların kenarında yapış yapış aksa bile sana vız gelir. Mesela, sabah metrobüsle işe giderken camdan dışarı kör bakacaksın. Kirasını çuvalla verdiğin dairende pencereyi açıp kafanı dışarı sarkıttığında tek bir ağaç göremediğinde “Acaba televizyonda hangi dizi var?” diye soracaksın kendine.

Eğer çok zorlandığını hissedersen, şehrin gizli bir yerinde henüz keşfetmediğin nefis bir köşenin hayalini kurabilirsin. Hayalindeki güzeller güzeli şehrin o keşfedilmemiş köşede saklı olduğuna canı gönülden inandığında bak hayat ne kadar tatlı oluyor.

Pardon çenem düştü. Siz biraz pratik yapın, sonra belki beraber oynarız.