Herkes bayılır ya İstanbul'a, dünyanın en güzel şehri derler, her köşesi ayrı bir mücevher derler, işte ben çoğu zaman anlam veremezdim. Aşk-nefret bile değil, sevgi-nefret ilişkisiydi benim İstanbul'la aramdaki. Hem de bu sevgi-nefret gelgitinde hep ikinci taraf galip gelirdi.

Kırk küsur yıllık hayatım boyunca İstanbul her yıl bir öncekine göre daha da çirkinleşti. Özellikle de son iki yılda tavan yaptı bu çirkinlik, inşaatların tozu toprağıyla birlikte halkın ruhuna da sindi. Evimden çıkar çıkmaz bir karamsarlık çökerdi üstüme. İnsanların suratlarındaki ifadeyi gördüğümde, içimizde biriken bu öfke ne zaman patlayacak diye düşünürdüm. Patlamanın şiddetinden korkardım. Bu korku üzerine bir roman bile yazdım.

Bir haftada ne kadar çok şey değişebiliyormuş.

Bilirsiniz anneler sırf kendi çocuklarına değil, çocuk gördükleri herkese nasihat edip durular. Geçen gece Barbaros Bulvarı'nda orta yaşlarda bir anne, karşıdan gelen iki delikanlıya şöyle dedi: "Niye bu tarafa yürüyorsun evladım, eylem öteki tarafta. Bu saatte eve dönülür mü?" Saat gece yarısına geliyordu. Hemen ardından, hava karardıktan sonra sinemada bile zor rastlayacağım yaşlı teyzelerle ve amcalarla birlikte gaz bombalarından kaçtık. Biraz ileri, biraz geri.

Bugüne dek politikayla hiç alakası olmamış tanıdıklarım, günlerdir mesaiden sonra iş kıyafetlerini çıkarıp maskelerini taktı, bedenleriyle polise karşı barikat olmaya gitti. Normalde yaya trafiği beş kişiyi bile bulmayan sokağımda belki beş yüz kişilik yürüyüşler yapıldı her gece.

Aynı nesilden olmayan, aynı semtte oturmayan, aynı miktarda parası olmayan, aynı takımı tutmayan, birbirinden bu kadar farklı insanların bu kadar hızlı bir ortak benlik oluşturmasının tek sebebi, yıllardır içlerinde birikmiş öfkeydi. Kimse beni dinlemiyor, kimse beni anlamıyor, kimse benim hakkımı savunmuyor öfkesi. İnsanları bir araya getiren ise, başbakanımızın tabiriyle, şu Twitter denen belaydı. Cep telefonlarının ekranlarına bakmaktan birbirimize bakmıyoruz diye şikayet edip duralım, meğer günün birinde o sayede birbirimizle kenetlenecekmişiz.

İstanbul'un bir yarısı ilk kez birbirine kenetlenirken, zaten yıllardır kenetlenmiş olan diğer yarısı bu değişimi farklı bir öfkeyle ve endişeyle izledi. Protestoları haksız bir başkaldırı ve/veya sinsice planlanmış bir hükümeti düşürme projesi olarak algıladı. Yaptıkları yorumları okuyunca ben öyle anlıyorum en azından. Ben bu satırları yazarken olaylar hala sonuçlanmamıştı. Hükümeti düşürecek bir sonuca varılacağını da düşünmüyorum. "Büyük resim" denilen politik tabloda dengeler kolay kolay değişmez. Ama şu son bir haftada yaşadıklarımızdan sonra hiçbir şey değişmeyecek demek de doğru olmaz herhalde.

Ne işe yaradı diye düşünelim. Hükümetin kendisine çeki düzen vermek için baktığı aynanın tozu alındı. Hem kendi gücünü, hem de halkını nasıl algıladığına dair -borsa diliyle- ufak çaplı bir düzeltme yaşanabilir. Sadece Survivor seyreden insanlar olmaktan çıktık. En önemlisi televizyona inancımızı kaybettik. Biz de silkinip kendimize geldik aslında. Yıllardır medya tarafından nasıl yalan dolanla uyutulduğumuzu zaten tahmin ediyorduk da olayın boyutları bu sefer iyice kafamıza dank etti.

Dahası da var. Devletin "babamız" değil, bize hizmet etmek için kurulmuş bir düzen olduğunu anlamak üzereyiz. Bizi enayi yerine koyan ticari kurumların önünde bir araya gelip topluca tepkimizi gösterebiliyoruz. Pasif direnişin faydalarını öğreniyoruz. Parkta kitap okumanın keyfini keşfediyoruz. En basitinden, biz başbakana (doğal olarak) siz diye hitap ederken onun bir gazeteciye (kendine göre doğal olarak) sen demesinin hiç de kabul edilir bir tavır olmadığını dile getirmeye başlıyoruz.

Bir haftadır insanların canı yandı. Hayatını kaybedenler oldu. Hafızamız hiç güçlü değildir ama soludukları o tonlarca biber gazının boşa gitmesine de kolay kolay izin vermez bu gençler. Tek bir ağacın bile asla kesilmemesi gerektiğini ama bu eylemlerin sadece ağaçlarla ilgisi olmadığını, artık olmadığını, hala anlamayanlara anlatmaya çalışacağız. Bizi yönetenlerin kibrine, küstahlığına mahkum olmak istemiyoruz. Bir şehirde, bir ülkede, medeni insanlar gibi birbirimize saygı göstererek, selam vererek, gülümseyerek yaşayabileceğimiz bir dengeye kavuşmak istiyoruz. Hiç kimse, hiçbirimizin özgürlüğüne karışmasın istiyoruz. Gezi Parkı'ndaki gençler bunu başardı. Böyle bir şeye ilk kez tanık olduk ve çok şaşırdık. İleride belki biz de başarabiliriz.

(Başarmak için önce o gençleri dinlemek ve anlamak gerek tabii, bu da eski kafalarla, eski bilgi ve birikimlerle çok zor. En doğrusu onların kendilerini anlatmalarına fırsat vermek ve kibri bırakıp dinlemek.)

 

gezi

 

Bir şehri güzel kılan binaları değil, o binaları yapan, yaptırmayan, ya da sahip çıkan insanlarıdır. Eylemlerin en korkunç yaşandığı gecelerden birinin sabahında, sosyal medyada dolaşan bir fotoğrafa rastladım. Kapılarını eylemcilere açan otelin önünü süpüren genç bir arkadaşın fotoğrafı. O anda İstanbul'la olan ilişkimde, sevgi, aşka dönüştü. Nefrete karşı şimdilik yedi-sıfır galip. Bu arada adrenalin patlamasından metabolizmam bozuldu, uykusuzluktan gözlerim kan çanağı gibi ama mutluyum. Her gece dokuzda başlayan tencere tava gürültüsünden de mutluyum. Bütün komşularım çapulcu, alkolik ve provokatörmüş, iyi mi? Herkes sustuktan kırk dakika sonra tencere çalmaya başlayan bir sokak komşumuz var, olsun, onu da böyle seviyorum.

Bundan böyle her şey çok güzel olacak diyemem. Ama eskisinden daha iyi olabileceğine dair bir parça umudum var artık.

Not: Gecenin ilerleyen saatlerinde bir gözüm televizyondaki tartışma programlarında, bir gözüm Twitter'da, sinirlerim iyice gerilmişken şu satırları da eklemek ihtiyacı duydum. Evet bu şehrin insanları, özellikle de gençleri söz konusu olduğunda, eskisine kıyasla daha umutluyum ama politikacılarımız için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Hükümetin bu gerginliği derhal sona erdirmesi şart. İnandırıcılığını yitirmiş özürlerle değil, somut adımlarla.

Görsel: Atelier Olschinsky