Video oyunları bir zamanlar yalnızca erkek çocukların ve çocuk ruhlu adamların tekelindeydi. Oynayabilmek için bilgisayar ya da oyun konsolu başında saatler geçirmeye yatkın bir bünyeye sahip olmanız lazımdı. Sonra zaman hızla aktı; biz daha Betamaks mı, VHS mi filan derdindeyken, cep telefonları ve tabletler hayatımıza girdi. Elimizden bir türlü bırakamadığımız o cihazlar sayesinde oyunlara ulaşmak da son derece kolaylaştı. Şimdi kadın-erkek, zengin-fakir, genç-yaşlı –hatta bebek– pek fark etmiyor. Herkesin oynadığı, oynamasa da duyduğu, bildiği oyunlar var. Artık bu devirde, örneğin belediye otobüsünde Candy Crush oynayan yaşlı bir teyze görseniz, ikinci kez dönüp bakmazsınız bile.

Oyun oynayanların çehresi değişirken, oyunları üretenler de aynı hızla değişti. Eskiden bu işler için çok uluslu şirketler, yüzlerce kişilik ekipler ve milyonlarca dolarlık bütçeler gerekirdi. Çoğu büyük ölçekli oyun için hala da gerekiyor. Ancak bir yandan da “indie developer” tabir edilen bir kavram gelişti. Bunlar tıpkı “indie müzisyenler” gibi, dev şirketlerin içine hapsolmadan çalışan, kendi istedikleri şeyleri üreten küçük gruplar. Bazen de tek bir kişi. Teknoloji çağ atlarken, dağıtım kanalları da çağ atladı ve bu insanların yarattığı ürünleri artık dünyanın neresinde olursak olalım, cep telefonundan tek bir dokunuşla satın alabiliyoruz. Yatak odasında oyun programlayan bir genç, yerinden kımıldamadan hepimize ulaşabiliyor. Milyonlarca dolarlık bütçelerle çalışan dev şirketlerin “bu satar, bu satmaz” dayatması da ortadan kalkınca, yaratıcılığın önünde hiçbir engel kalmıyor.

Bu sayede son birkaç yıldır daha önce hayal bile edemeyeceğimiz kadar değişik ve güzel oyunlar oynama şansına eriştik. Elbette “güzel” oyunun nasıl bir şey olduğu kişiden kişiye değişir. Örneğin beni bıraksanız, dürbünlü tüfek kullanan bir Salarian kılığında günde 24 saat boyunca Reaper avına çıkabilirim (ama laf aramızda, bu aralar duşta kafamı sabunlarken bile Threes oynuyorum). Konumuz, hayatımızdan aylar çalan, bağımlılık yapan, rüyalarımızda oynamaya devam ettiğimiz oyunlar değil. Teknolojik marifetleriyle ağzımızı açık bırakan, hatta sinemayla video oyunu arasındaki sınırları silmeye başlayan son model oyunlar da değil.

 

oyunsalarian

(Resimde tipik bir Salarian görüyorsunuz, tıp konusunda uzmanlıklarıyla bilinirler.)

 

Bu yazıda beni sanatsal açıdan çok etkileyen üç oyundan bahsedeceğim. Nasıl “güzel” oyunun tarifi zorsa, “sanatsal” oyunun da tarifi zor. Çoğu insan için sanat ve video oyunu, aynı cümle içerisinde geçebilecek kavramlar bile sayılmaz. Anlatımın, görüntülerin ve seslerin çok özel bir şekilde bir araya gelip size oyun oynamanın ötesinde bir deneyim sunduğu işler bunlar. Dünyaya değişik bir gözle bakmanıza, alıştığınız kalıpların dışına çıkarak düşünmenize imkan sağlıyorlar. Kaç puan aldığınızı, ya da ne kadar hayatta kaldığınızı umursamıyorsunuz. Çocukken en sevdiğiniz itfaiye kamyonunuzla geçirdiğiniz saatleri düşünün. O kamyonun bütün girintilerini çıkıntılarını nasıl ezbere bildiğinizi, direksiyonu çevirince tekerlekler de döndüğünde nasıl sevindiğinizi hatırlayın. Sonra en sevdiğiniz tabloyu düşünün, sanat tarihi kitabının içinde o sayfayı nasıl işaretlediğinizi, nasıl arada sırada açıp bakmak istediğinizi aklınıza getirin. İşte o iki hissin karışımını yaşatan, tuhaf ve şahane şeyler bunlar.

 

Superbrothers: Sword and Sworcery EP

Listemdeki en meşhur oyun bu, öyle ki daha piyasaya çıkmadan “kült“ mertebesine erişmişti. Aşağıdaki tanıtım videosunu izlerseniz niye öyle olduğunu sanırım anlarsınız. Sword and Sworcery’nin ilk bakışta seksenlerdeki bilgisayar oyunlarını hatırlatan kutu kutu grafiklerinin ardında, insanı kendine aşık eden inanılmaz bir dünyası var. David Lynch, İkiz Tepeler döneminde bol miktarda LSD kullanıp bir oyun yazsa, ortaya herhalde böyle bir şey çıkardı.

Oyunun kendisi çok kolay sayılmaz (ayın gökteki konumunu oyundaki konumuna denk düşürebilmek için iPad’inizin takvim ayarlarıyla filan oynamak, ya da haftalarca beklemek gerekiyormuş galiba) ama hiç önemi yok. Sonuna kadar oynamanız da gerekmiyor. Sırf o atmosferi yaşamak için bile vereceğiniz her kuruşa değer.

Ayrıca çok sevdiğimiz müzisyen Jim Guthire tarafından bestelenmiş ve en az oyunun kendisi kadar meşhur müziklerini de atlamayın.

Year Walk

Eski bir İskandinav adetine göre insanlar yılbaşı gecesi tek başlarına ormanların derinliklerine doğru uzun bir yürüyüşe çıkarlar ve orada hayatlarının geri kalan kısmında olacakları görürlermiş.
Bu oyunda da karlı Kuzey ormanlarında uzun bir yürüyüşe çıkıyorsunuz ve yolunuzu bulmaya çalışırken insanın tüylerini ürperten şeyler görüyorsunuz. Rüzgarın uğultusu, botlarınızın kara batarken çıkardığı sesler, terk edilmiş kulübeler, gölün içinde saklanan bir takım hoş olmayan şeyler vs. derken son derece huzursuz edici ama insanda bir o kadar da merak uyandıran bir öykünün içinde buluyorsunuz kendinizi. Kışın, veya en azından bulutlu, karanlık bir günde oynamanızı tavsiye ederim.

Monument Valley

En sevdiğimi en sona sakladım.

Buna hiç düşünmeden hayatımda gördüğüm en güzel oyun diyebilirim. Escher’in imkansız geometrileri üzerine kurulu bir seri bulmaca alın (Escher’e hayran olmayan var mı?), şekilden şekile giren Çin işi kutularla birleştirin (Hellraiser’ı hatırlayan var mı?), hepsini 1001 Gece Masalları’nın içine yerleştirin. Ve bunu harika çizimler, renkler ve sesler eşliğinde sunun.

Benim üzerimdeki etkisi ise şöyle: Ekrandaki her geometrik değişimin ardından yüzüme mutlu bir gülümseme yayılıyor. Yolumu kesen kargaların animasyonlarına bayılıyorum. Bulmacalar bitmesin diye ilerlemeye kıyamıyorum, tamamladığım bölümleri baştan oynuyorum.

Bu yıl tek bir oyun alacaksanız bu olsun. Çok zor değil, isteseniz bir oturuşta bitirirsiniz. Fakat hani o kitabın köşesi işaretlenmiş sayfasındaki en sevdiğiniz tablo gibi buna da dönüp dönüp bakacaksınız.