Geçenlerde Şarapçı tarafından mimlendim. O da radiognome tarafından mimlenmişti, sorumluluğunu yerine getirdi (bkz. Literature Meme - Midnight’s Children).

Ne demek bütün bunlar diyen okuyucular olacaktır (bu blogu hiç kimse okumuyorsa bile annem okuyor); kısaca açıklamak gerekirse, “mimlemek” blog aleminde bir yazarın bir diğerini sobelemesi, ya da bir yazı yazıp pası bir başkasına atması şeklinde açıklanabilecek bir oyun-uğraş. Maksat, hem insanları yazmaya teşvik etmek, hem de bloglar arasında ziyaretçi trafiği sağlamak (internet mimlerini uzun uzun okuyup öğrenmek isteyenler için bkz. internet meme).

Mimlendiğimde aklıma hemen Ian McEwan’ın “Sahilde” adıyla Türkçeye çevrilen “On Chesil Beach” romanından bahsetmek geldi. Mavi kapağına (ve hafif olmasına) vurulup havaalanından satın aldığım bu kitabı bana göre epey çetrefilli ve uzun bir roman olan Küçük Yalanlar Kitabı’nı yazmakla boğuştuğum günlerde okumuştum. Sahilde’nin kısalığından ve yalınlığından o kadar etkilenmiştim ki kendi kendime şöyle bir karar verdim: Üçüncü romanım son derece kısa bir roman olacaktı (ikinci roman için çok geçti artık). Mümkünse bir aşk öyküsü olacaktı. Ayrıca kurgusu da, beni normalde çok heyecanlandıran o oyuncaklı, hileli, yanardöner kurgulardan olmayacaktı. Şimdi düşünüyorum da, ne kadar saf ve temiz hayallerim varmış.

Aylar geçti. İkinci roman basıldı, heyecanı geçti, üçüncü romana başladım. Geçenlerde durup şöyle bir baktığımda, tahmin ettiğimden en az üç kat daha uzun bir roman yazmakta olduğumu farkettim. Oyuncaklı, yanardöner kurgulardan henüz vazgeçemediğimi farkettim. Üstüne üstlük, anlattığımın bir aşk öyküsü olduğuna bile emin olamadım.

Nerede yolumu şaşırdığımı düşünürken Sahilde’yi bir defa daha okumaya niyetlendim, bu mimlenme hadisesi de vesile oldu. Okunmayı bekleyen bir sürü kitabı, yazılmakta olan romanı, ve arada sırada ilgilenmem gereken öteki işlerimi bir kenara bıraktım. Meraklı okuyucu değil de çömez yazar gözüyle okudum bu sefer.

Roman şöyle başlıyor:

“Gençtiler, eğitimliydiler ve o geceye, düğün gecelerine kadar ikisi de kimseyle yatmamıştı; cinsel sorunlar üzerine konuşmanın neredeyse olanaksız olduğu bir çağda yaşıyorlardı. Zaten ne zaman kolaydır ki. Az önce, Kral George döneminden kalma küçük bir otelin birinci katındaki dairenin ufak salonunda akşam yemeğine oturmuşlardı. Açık duran kapıdan bakınca yandaki odada, dört kolonlu, oldukça dar bir yatak görünüyordu, bembeyaz yatak örtüsü, insan eli değmemişçesine sımsıkı gerilerek serilmişti yatağa. Edward daha önce hiçbir otelde kalamadığına değinmemişti, Florence ise çocukluğunda babasıyla sık sık seyahate çıktığından bu konuda deneyimliydi. Yüzeysel bakıldığında, keyifleri yerindeydi. Oxford’daki St. Mary Kilise’sinde yapılan düğünleri güzel geçmişti; nikah töreni geleneklere uygun, davet de neşeliydi, lise ve üniversite arkadaşları kulak tırmalayıcı ve moral verici çığlıklarla uğurlamışlardı onları. Korktukları gibi Florence’in annesiyle babası tepeden bakmamışlardı bu olanlara, damadın annesi de pek yanlış davranmamıştı, ya da neden toplandıklarını bütün bütüne aklından çıkarmamıştı.”

(Sahilde, Ian McEwan, çev. İlknur Özdemir, Turkuvaz Kitap)

Roman, 1960’ların başında, Edward ve Florence isimli yeni evli bir çiftin gerdek gecelerinde yaşadıkları kabustan beter bir olayı anlatıyor. Cinsel devrimin başlamasını bir kaç yılla kaçıran sempatik çiftin dertleri yalnızca kibarlıkları, utangaçlıkları ve seks konusunda tecrübesiz olmaları değil. Kendilerine bile itiraf etmekte zorlandıkları, ruhlarının en derin, en karanlık yerlerine köklerini salmış problemler yüzünden evliliklerinin büyük felaketlere gebe olduğunu, romanın ilk sayfalarında hissediyoruz. İlerleyen bölümlerde, yalnızca düğün gecesi başlarına gelecek tatsız olayları değil, kahramanların nasıl tanıştıklarını, nasıl evlenmeye karar verdiklerini ve o geceye gelene kadar neler yaşadıklarını da öğreniyoruz.

Bir romanın ilk cümlelerinin ne kadar önemli olduğu malumdur. Biliriz ki okuyucu olarak zamanımız kısıtlıdır, dikkatimiz çok çabuk dağılır, elimize aldığımız roman eğer ilk satırlarında ilgimizi çekmez, merakımızı gıdıklamazsa, hemen televizyonu açıp Binbir Gece dizisini seyretmeye başlayabiliriz. Yazarlar da bu tehlikenin farkındadır, romanlarının ilk satırlarında bütün maharetlerini sergilemek zorunda hissederler kendilerini. Oysa Ian McEwan yukarıdaki satırları yazarken hiç böyle kaygılara kapılmamış sanki. Kendinden ve anlatacağı öyküden o kadar emin ki, büyük bir rahatlıkla başlıyor anlatmaya. Bana göre çağdaş edebiyatın en güzel roman başlangıçlarından birisi olan yukarıdaki 139 sözcükte bakın neler öğrendik:

  • Kahramanlar hem evlenene kadar hiç seks yapmamışlar, hem de bu konuda hiç konuşmamışlar. Belli ki tedirginler, yan odadaki yatağa bakmadan duramıyorlar. Yazarın tasvirine bakılırsa yatak pek de davetkar görünmüyor, hatta yataktan çok tabuta benziyor. Kahramanları sıkıntılı anlar beklediğini daha ilk üç satırda hissediyoruz.
  • Edward daha önce hiç otelde kalmamış, büyük ihtimalle otele verecek parası yok ve varlıklı bir aileden gelmiyor. İlk kez otelde kaldığını karısına anlatmıyor. İngiliz soğukluğu mu, yoksa alçaklık kompleksi mi?
  • Florence belli ki daha varlıklı bir aileden geliyor. Çok enteresan bir ayrıntı var burada: kızın babasıyla sık sık seyahate çıkması ve bu seyahatlere annenin katılmaması. Yazar bundan ilk sayfada bahsettiğine göre önemli bir detay olmalı. İçimizi şimdiden kuşku sarıyor.
  • Düğünde Edwad ile Florence’ı güle oynaya uğurlayan arkadaşları var, demek ki çok da soğuk, sevimsiz bir çift değiller. Kızın ailesi ile oğlanın ailesi arasındaki sosyal sınıf farkı yüzünden düğünde gerginlik yaşanmasından endişelendiklerini öğreniyoruz (çok şükür, en azından bunu konuşmuşlar aralarında). Ancak korktukları başlarına gelmiyor. (Burada dikkat etmemiz gereken bir şey daha var: Gelinin annesiyle babasının tepeden bakmadıkları, Türkçe çeviride sunulduğu şekliyle “bu olanlar” değil, metnin İngilizce aslına göre “damadın ailesi”).
  • Paragrafın devamındaki bir iki sözcük yüzünden Edward’ın annesinin durumu da aklımıza takılıyor, yine tedirgin oluyoruz. Kadıncağız neden düğünde yanlış davransın, ya da oğlunun düğününde olduğunu neden unutsun ki? Acaba çok mu görgüsüz, yoksa başka sorunları mı var?

Ian McEwan, kalemini o kadar ustaca kullanmış ki, yalnızca 160 sayfa uzunluğunda, hem de iri iri harflerle basılmış bir romanda, bize Edward ile Florence’ın ruh hallerini anlatmakla kalmıyor, sanki kırk yıldır arkadaşmışız gibi onlara sempati duymamız için bütün yazarlık numaralarını da kullanıyor (kimseye belli etmeden, gayet zarifçe kullanıyor tabi). Kısa ve iyi bir roman yazmak, üç bin sayfalık bir roman yazmaktan kat kat daha zor bir iş. Yazarın tasarladığı binlerce ayrıntının içinden sadece bir kaç tanesini cımbızla çekip kullanması, o bir kaç ayrıntıyla okuyucunun zihninde, kendi zihnindekine mümkün mertebe benzeyen bir evren ve o evrenin içinde hareket eden karakterler yaratabilmesi gerekiyor. Bunu başarmak için ustalık, kendine güven ve disiplin lazım; tabi bir de dediğim dedik, canavar bir editör... Disiplinsiz bir yazarın elinde bu öykünün 300-400 sayfa uzunluğunda, yorucu, dolambaçlı bir roman halini alması, bütün etkisini yitirmesi kaçınılmaz olurdu sanırım. Disiplinsiz yazar derken kimi kastettiğim malum.

McEwan’ın bir başarısı da, seksle ilgili kısımları tıbbi bir ciddiyetle anlatırken hiç komik duruma düşmemesi (her yazarın korkulu rüyası sevişme sahnesi yazmaktır derler, bir de bütün romanın o sahne üzerine kurgulandığını düşünün). Dahası, önünde her türlü fırsat varken duygu sömürüsü yapmaktan dikkatle kaçınması. Hiç göz yaşı içermeyen bir trajedi okumak insanı nasıl ferahlatıyor, anlatamam. On Chesil Beach, küçücük bir olaydan yola çıkarak hem iki genç insanın psikolojisini, hem de 1968’in hemen öncesindeki sosyal yapıyı anlatan çok güzel, çok kısa ve çok profesyonelce yazılmış bir roman benim gözümde. Kendi romanım her geçen gün sabrımı biraz daha zorlarken, son derece değerli bir kaynak aynı zamanda.

Geldik yazının sonuna... Bu mimlenme hadisesi iyi güzel, hatta gayet eğlenceli de, en başından beri bana zor gelen bir tarafı vardı. Kendime göre bir şeyler yazdıktan sonra topu iki kişiye paslamam gerekiyordu, ve günlerdir kime pas vereceğime karar vermedim. Karar veremedim demek doğru değil, işin doğrusu edebiyatla ilgilenen blogcu tanıdığım yok. Bunu, “ne antipatik bir adam, demek ki hiç arkadaşı yok,” şeklinde yorumlayanlar olacaktır ama aslında gerçek dünyada birkaç tane arkadaşım var. Fakat onlar da edebiyatla ilgili bir şey yazmaktansa ceplerine taş doldurup Boğaz Köprüsü’nden atlamayı tercih ederler.

Bu yüzden, eposta üzerinden bile selamım olmayan iki kişiyi mimlemek zorunda kaldım. Böyle bir şey internet aleminde caiz midir, görgüsüzlük sayılır mı, bilemedim. Başıma bu derdi açan Şarapçı Beye sordum, o da bilmiyormuş (Geceyarısı Çocukları’nı bir kere daha övdü ya şimdilik başka hiçbir şey umurunda değil, zevkten dört köşe, ağzı kulaklarında, bu gidişle Salman Rushdie’den imzalı gümüş plaket de alacak yakında). Neyse, o da bir bilirkişiye danıştı, “sorun değil, mimleyebilir,” diye görüş aldı.

En fenası küfür yerim...