Kırk yılda bir radyo dinleyen birisi olmama rağmen niye romanlarımda sürekli radyolardan bahsettiğimi henüz çözemedim. Küçük Yalanlar Kitabı'nda Rezan, 1930'lardaki radyo temsillerini dinleyerek hayata tutunmaya çalışan bir kadındı. 04:00'ün kahramanı Giray'ın ise en büyük tutkusu eski transistörlü radyoları toplayıp tamir etmek. Yanından hiç ayırmadığı 1960 model bir Zenith Royal 755'i var. Tuhaf bir şekilde dünyanın öteki ucundaki yayınları yakalıyor bu eski cihaz. Ve nedendir bilinmez, hep güzel şarkılar çalıyor.

Sadık bir dinleyici olmasam da radyo programlarına konuk olmak bana hep keyifli geliyor; en hoşuma giden tarafı da --eğer Gecenin İçinden'e katılıyorsam--  gece yarısı Harbiye'deki TRT radyo binasının içinde dolanmak.  Zifiri karanlık koridorlar düşünün, uçsuz bucaksız koridorlar, kırmızı halıyla kaplı geniş merdivenler, aralık kapıların ardında boş odalar, ağır ağır hareket eden müzikli bir asansör ve duvarlarda elli-atmış senelik fotoğraflar... The Shining filminin setini tarif ediyorum gibi oldu ama aslında öyle değil. Daha acayip. Sonra kocaman binada ışıkları yanan tek odaya, küçücük bir stüdyoya girip canlı yayına katılıyorsunuz. O saatte memleketin neresinde kim sizi dinliyor, kim sesinizi duyuyor, hayal bile edemiyorsunuz.

Dün gece yayından önce oturup saydık, dört romanımdan üçü için Gecenin İçinden programına katılmışım. Artık gelenek oldu denebilir yani. Yapım ekibindeki arkadaşlar sağolsun, kendimi en iyi hissettiğim program bu sonuncusuydu. Benden sonra başka konuklar olmasa birkaç saat daha mutlu mutlu konuşacaktım ama derler ya, bana ayrılan sürenin sonuna geldik. Umarım bir sonraki kitap için yine davet ederler.

Merak edenler yukarıda programın kaydını dinleyebilirler. Esin Yolçınar ve Ömer Faruk Zora'ya teşekkürlerimle.