1.

Eğer kitap okuyanların bloglarından bahsedeceksek en başta sarapci.com'u anlatmam gerek.

Seneler önceydi, blog takip etmek alışkanlığım henüz pek gelişmemişti. Birileri sarapci.com'daki “baba olmak” konulu yazıları gönderdi, o meselelerle doğrudan ilgim olmasa da büyük bir zevkle okudum. Yazarın mizah anlayışı çok hoşuma gitti, ne güzel yazıyor dedim içimden. Hemen ben de tanıdıklarıma yolladım.

Ardından aynı blogdaki seyahat yazılarını ("gezi yazısı" deyince artık insanın aklına farklı bir konu geliyor) okudum. Hani şu anlatılan yolculuğa katılmış insanlara bir nebze ilginç gelen, başka da kimseye gelmeyen, “şuraya gittim, şunu gördüm, bakın kartpostal gibi resimler de çektim” tarzındaki seyahat yazılarından değildi. Babalık yazılarındaki zeki mizah bunlara da hakimdi. Satır aralarında küçük küçük öyküler vardı.

Bir an gelir, bir eşiği aşarsınız ve birisinin yazdığı her şeyi okumak istersiniz. Aynen öyle oldu. Ayrıca, ne kadar çok geziyor bu adam diye geçirdim içimden ve bir parça kıskandım. Her ne kadar kabul etmek istemesem de ben sabit ruhlulardanım. Bırakın Çin'e gidip yazı yazmayı, evden çıkıp Taksim'e gitmek bile benim için gayet önemli bir projedir.

Sonra sıra kitap yazılarına geldi. Aslına bakarsanız en çok da onlar ilgimi çekti. Yazarın (ona kısaca Şarapçı Bey diyelim, sanal alemdeki esrarengiz ve seksi imajını bozmak istemediğinden gerçek kimliğini özenle saklıyor) benim sevdiğim romanları sevdiğini görmek hoşuma gitti.  Okumadığım ama ilgimi çeken kitapların isimlerini not ettim. Aklıma yatmayan bir yorumla karşılaştığımda kafamın içinde tartışmaya başladım.

Bir yandan da fark ettim ki ben de okuduğum kitaplar hakkında böyle yazılar yazmak istiyorum (1).

 

2.

Malum, kitap okumak tek başına yapılan bir eylemdir. Burada bir hoşluk yapıp “tek kişilik bir seremonidir” filan diyecektim, hatta iyice havalı olsun diye Japonların çay seremonilerine benzetecektim ama hiç uymadı. Çünkü kitap okumanın öyle katı kuralları yoktur.

Örneğin herkesin en sevdiği okuma saati farklıdır; pazar sabahları kahvaltıdan sonra ilk iş kitabına sarılanlar vardır, ya da hafta içi çocuklar okuldan eve dönmeden önce, belki de her gece uykuya dalmak için.

Bazıları dimdik oturarak okumayı sever, bazıları ise kanepeye uzanmayı ve saatler ilerledikçe elinde kitap, iyice yayılmayı. Herkesin gözüne ve gönlüne uygun değişik bir okuma lambası vardır. Belki çay, belki kahve yapılır; müzik açılır, ya da açıksa kapatılır. Bazı kitaplar metroda ayakta okunur (2), bazıları tatilde plaja saklanır.

Kitap okumanın kuralı yoktur ama okuyan herkesin ortak bir noktası, ortak bir hali vardır: Okurken, zihninizin derinliklerine dalar ve gerçek dünyadaki canlılarla ilişkinizi bir süreliğine koparırsınız. Gerçek dünyadaki canlılar derken kedileri saymıyorum, çünkü onlar konsantrasyon filan dinlemez, göğsünüze tırmanıp kitapla aranıza giriverirler. Bir de çocuklarına kitap okuyan anne babaları saymıyorum, o da bambaşka -ve bence harika- bir uğraş. Hani kalabalık bir çay bahçesindeyken güzel bir romanın içine dalarsınız, etrafınızdaki bütün gürültü, bütün curcuna kesilir, dertler tasalar unutulur ve zaman farklı bir tempoda akmaya başlar ya, işte ondan bahsediyorum. Okumak bu yüzden güzeldir ve yerini başka hiçbir şey dolduramaz.

 

3.

Ancak şöyle de bir şey var: Kitap okumak, sadece kitabı okurken --en iyi ihtimalle bitirene kadar tek başına yapılan bir eylemdir.

Çoğumuz okuduklarımız hakkında  konuşmaktan keyif alıyoruz. Keyif almaktan da öte, bazen o sayfalardan bize kalan şey içimizde öyle bir yoğunlaşıyor ki konuşma ihtiyacı duyuyoruz. Sevdiysek anlatmak, sevmediysek kızgınlığımızı dile getirmek istiyoruz.  Bazen kafamıza takılan sorular oluyor, onlara cevap arıyoruz.

Bizi dinleyecek birilerini bulamadığımızda (bazen bulsak bile) kendimizi yazarak ifade etmeyi deniyoruz. Belki günlüğümüze bir iki satır not düşüyoruz, “Bu sabah Agatha Christie'nin bir romanını daha bitirdim. Bu sefer katilin kim olduğunu en baştan tahmin etmiştim,” diye. Günlük yerine Twitter da olabilir, başka bir sosyal ağ da. Bazen yazarın Facebook sayfasına ya da bloguna kısa bir yorum yazıyoruz; yazar bizi duyup cevap verecek ümidiyle diye değil de, belki orada bizim gibi başkalarına rastlarız diye.

Sosyal medyada “paylaşmak” denen eylemi tetikleyen dürtülerden biri de bu değil mi zaten? Benim okuduğum kitabı X de okusun ki hakkında konuşabilelim. Düşüncelerimi onaylasın (ki kendimi iyi hissedeyim) veya benim aklıma gelmeyen düşünceler ortaya atsın (ki ufkum genişlesin). Bu sayede kitaptan aldığım zevk hemen bitmesin... diye hesaplar yapmıyor muyuz bilinçaltımızda?
http://hikmeth.wpengine.com/index.php/blog/okurblog/
4.

Burada durup “okur blogu” dediğim şeyin ne olduğunu anlatmaya çalışayım. Çok geniş bir tanımla, insanların okudukları kitaplardan bahsettikleri kişisel bloglara ben “okur blogu” diyorum. Sadece kitaplar hakkında bloglar da olabilir, başka konuların arasına kitap yazılarının serpiştirildiği bloglar da... Sırf kitaplar hakkında olanlara “okuma günlüğü” diyenler de var ama ben öyle bir ayırım yapmıyorum.

Bahsettiğim blogların ortak paydası, yazıların profesyonel ve ısmarlama olmaması, yani herhangi bir çıkar ya da kazanç beklemeden yazılmış olması. Dolayısıyla “yazar gücenir, yayınevi sinirlenir, reklam departmanı tepemize çullanır,” gibi kaygılar içermeyen yazılar.

Sürekli “yazı” diyorum ama mutlaka 1000 sözcüklük bir deneme ya da eleştirel metin olması da şart değil. Samimi olduğu sürece, tek bir paragraflık “XYZ isimli romanı okuyordum ama çok sıkıldım, ortasında bıraktım...” da yeterli benim için.

 

5.

Sene 2004, ilk romanım Kar Kuyusu yayımlandıktan hemen sonra (hemen sonra derken büyük olasılıkla akşamında) kahvemi ve gofretlerimi alıp bilgisayarın karşısına kuruldum, Google'da kendimi aramaya başladım. Evet, yaptım.

İki-üç hafta sonra, hala tüm internet benim ne kadar şahane bir yazar olduğum hakkında yazılarla dolup taşmamıştı ve ben de bu Google işinden sıkılmaya başladım. Kitapçılarda kimseye görünmeden romanlarımı arkadaki raflardan alıp çok satanlar bölümüne dizmeyi de o sıralar bıraktım sanıyorum.

Yine de arada sırada Google'da kendimi arıyorum. Ne kadar meşhur bir yazar olduğumu görüp egomu şişirmek için değil (zaten değilim). Hakkımda çıkan skandalları takip etmek için de değil (zaten çıkmıyor).

Kar Kuyusu döneminde (sağ olsunlar, romanımı okuyup bloglarında yazan birkaç okur sayesinde) yüzlerce okur blogu olduğunu keşfettim. Bunlar uçsuz bucaksız bir okyanusun ortasındaki minik adalara benziyor; bazıları tek başına mutlu mutlu hayatını sürdürüyor, bazıları ise takım ada misali kümelenmişler ve iletişim halindeler. Birbirlerine yorumlar yazıyorlar, kitap tavsiye ediyorlar, bazen çekilişler düzenleyip oyunlar bile oynuyorlar. Elinizde bir harita yoksa bu okur bloglarına rastlamak çok kolay değil.

Arada sırada hala Google'da dolanıyor olmamın da sebebi bu. Romanlarım hakkında yazılmış bir şey gördüğümde ses vermek, merhaba demek, teşekkür etmek hoşuma gidiyor.

Çünkü yazmak da okumak gibi tek başına yapılan bir eylem, hem de çok daha yoğun ve uzun bir yalnızlık gerektiriyor. Bir roman okumak en fazla bir-iki ayınızı alır, bir roman yazmak ise nereden baksanız en az bir-iki yıl sürüyor. Böyle uzun bir yalnızlığın ardından size “merhaba” diyen bir okura rastladığınızda durup “merhaba” demek, tek kişilik bir eylemi kısacık bir an için bile olsa karşılıklı iletişime döndürebilmek güzel bir his.

 

6.

Uzun zamandır bu yazıyı yazmak ve kendi gezintilerim sırasında rastladığım okur bloglarını paylaşmak istiyordum. Benim elimdeki liste çok kısa olduğu için Twitter'a ve Facebook'a haber saldım. Mesajlarıma cevap verenlere ve özellikle listeyi hazırlamama yardım eden @euphoricc'e çok teşekkür ederim.

Eğer sizin de bir okur blogunuz varsa ve sesinizi duyurmak isterseniz, internet adresinizi bu yazının altına ekleyebilirsiniz.

Yoksa da umarım aşağıdaki bloglar ilham kaynağı olur ve siz de okuduklarınız hakkında ufak tefek bir şeyler yazmaya başlarsınız.

 

(eklemeler yapıldı...)

-       http://www.sarapci.com

-       http://kitapmuhabbeti.blogspot.com.tr

-       http://hakikivladimir.blogspot.com.tr

-       http://dmisal.blogspot.com.tr

-       http://kedilervekitaplar.blogspot.com.tr

-       http://iyigecelerkucukjoe.blogspot.com.tr

-       http://bilgeveannesi.blogspot.com.tr

-       http://aslisin.blogspot.com.tr

-       http://renklikitap.blogspot.com

-       http://www.beslenme-cantasi.com

-       http://frailsoul.blogspot.com.tr

-       http://www.okumagunlugum.blogspot.com.tr

-       http://tembelveyazar.blogspot.com.tr

-       http://degirmenbekcisi.com

-       http://leylakdali.blogspot.com.tr/

-       http://oykumolasi.blogspot.com.tr/

-       http://www.kitapeylemi.blogspot.com.tr

-       http://www.bikipak.blogspot.com

-       http://www.kurmacabiyografiler.blogspot.com

 

Dipnotlar:

(1) Resmi açıklama: Bu anlattıklarımdan sonra geçen zaman zarfında Şarapçı Bey en yakın dostlarımdan biri oldu. Onun başkanlık ettiği okuma cemiyetine “her şeye karşı çıkan aksi eleman” olarak uzun süre iştirak ettim. Ancak blogundan ona iltimas geçmek için bahsetmedim. Kendisi “Hayatımda 04:00 kadar şahane bir roman okumadım, siz de hemen okuyunuz!” ana fikirli yazısını tembellikten hala yazmadı. Roman yayımlanalı neredeyse üç sene oluyor.  Şu anda en son aklıma gelecek şey ona iltimas geçmek olacaktır. Yeni romanım çıkacak neredeyse. İstanbul'un yeraltı dehlizlerini çok merak ediyoruz sanki.

(2) Sevgili Koltukname.com'a selamlar, metroda okumak filan derken aklıma eski bir proje geldi de... Bu satırları görmezlerse de kulakları çınlasın.