1.

Bazı insanların kafasında, “Çizgi romanlar çocukların okuduğu saçma sapan şeylerdir, koca koca adamların ilgi duymasını hiç anlamıyorum, hadi onları geçtim keşke çocuklar da öyle şeyler okumasalar, onun yerine ciddi kitaplar okusalar,” diye bir kanı var. Tıpkı böyle, makinalı tüfek gibi. O insanlardan birini ilk gördüğüm yerde uçan tekme ile selamlamak istiyorum. Ya da yaşıma ve başıma daha uygun bir tepki vermem gerekirse, omuzlarından tutup sarsarak “Neyin var senin, niye böylesin?” diye bağırabilirim.

Kaç yaşınızda olursanız olun, çizgi roman da neymiş, Tommiks Teksas mı okuyacağım demeyin lütfen. Her şeyden önce Tommiks Teksas okumak, genç olsun, yaşlı olsun, insanın ruhuna iyi gelir. Dahası, bütün çizgi romanların Tommiks Teksas olduğunu düşünmek, bütün filmlerin Terminatör serisinden ibaret olduğunu düşünmek gibi acayip bir önyargıdır. Ne Tommiks, Teksas ve benzerlerini, ne de Terminatör ve benzerlerini küçümsediğimi sanmayın. Sadece kafamızın içindeki daracık kafeslere hapsolmaktan vazgeçmemiz gerektiğine dair bir örnek vermeye çalışıyorum.

Çizgi romanların da iyisi var kötüsü var, tıpkı romanların iyisi ve kötüsü olduğu gibi. Sırf çok satmak hedefiyle piyasanın beklentilerine uygun şekilde yazılanlar var, hiç öyle olmayanlar var. Edebi derinlik açısından, okuma keyfi açısından, veya ne bileyim, on yıl sonra bir anda aklınıza gelip ensenizden kuyruk sokumunuza doğru bir ürperti göndermesi açısından en sağlam romanlarla boy ölçüşecek ve asla altta kalmayacak onlarca çizgi roman sayabilirim. Benim henüz okumadığım daha yüzlercesi olduğuna da eminim. Uzun lafın kısası, çizgi romanları asla küçümsemeyiniz. Önce bu konuda anlaşalım.

Grafik roman ile çizgi roman arasındaki fark nedir diye soracak olursanız, benim aklıma sadece teknik bir ayrıntı geliyor. Grafik romanlar tek bir cilt içinde başlayıp sonuçlanan ve devamı beklenmeyecek bir öykü anlatırken, çizgi romanlar aylar, çoğu zaman yıllar boyu devam eden seriler halinde tasarlanıyorlar. Bunun dışında bir fark varsa da ben bilmiyorum. Belki grafik romanlar, çizgi romanlara kıyasla biraz daha farklı bir okur kitlesine (daha az “geek” bir okur kitlesine diyeceğim ama “geek” kavramına yakışan bir Türkçe karşılık bulamayacağım için laf iyice uzayacak, açıklamalar birbirini izleyecek, o yüzden hemen vazgeçiyorum ve bu parantezi kapatıyorum) hitap eder denebilir. Ya da belki grafik romanlar daha ciddi konuları ele alır denebilir. Ama bunlar, özellikle böyle verimli bir dönemde gereksiz genellemeler olur diye düşünüyorum.

Bu açıklamaları yaptıktan sonra asıl konuya geçelim.

 

2.

Levent Cantek’in yazıp Berat Pekmezci’nin çizdiği Emanet Şehir, 1940’ların sonlarında Ankara’da geçen bir grafik roman. İsmini karakterlerden birinin, “Bize bu şehri emanet ettiler. Hangimiz Ankaralıyız? Hiçbirimiz. Emanete hıyanet edersen seni burdan kovarlar,” lafından alıyor. Sıkıntılı bir dönemi anlatıyor Emanet Şehir. Devrimlerin tetiklediği kültürel değişimin tökezlemeye başladığı, aydınların umutsuzluğa kapıldığı, bir yandan da devletin komünistlere karşı cadı avına giriştiği kapkaranlık bir ortam. Romanın kahramanı Şekip, devlet memuru olarak çalışırken iyi bir yazar olma hayalleri kuran ve bir türlü başarılı olmayan bir adam. Hayatını ve alışkanlıklarını sürdürebilmek için sürekli yalan söyleyen Şekip, gözünü hırs ve kıskançlık bürüdüğünde yakınlarına bile adilik yapabilecek kadar karanlık bir ruha sahip.


Roman yazmak tek kişilik bir iş, oysa grafik roman yazmak bir takım çalışması. Eğer öyküyü kaleme alan yazarın hayal gücü ile çizerin tarzı ve teknik becerisi aynı frekansta ise, ortaya iyi sonuçlar çıkıyor. Emanet Şehir bence bu açıdan harika bir iş olmuş. Levent Cantek'in öyküye kattığı detaylar, Berat Pekmezci’nin nefis çizgileriyle birleşince okur kendini o yılların içinde, o insanların yanı başında buluveriyor.

Şefik’in dünyası, Orhan Veli, Nurullah Ataç, Nazım Hikmet gibi dönemin tanınmış entelektüel simalarını, ya da onlardan esinlenerek yazılmış karakterleri içeriyor. Romanda bizzat rol almayanlar, bazen isimleriyle anılıyor. Emanet Şehir’in kurgusunu taşıyan iki kadın var —hatta belki de üç desek daha doğru olur: Şefik’in kalbini ele geçiren, amirin kültürlü ve komünist kızı Fahriye; hayatını ele geçiren pavyon kadını Emel; ve bir de rüyalarına misafir olan “pantolon giyen” esrarengiz kadın.

Tüm kusurlarıyla, zaaflarıyla, kötücüllüğüyle gayet iyi tanıdığımız ve bir o kadar da ilginç bulduğumuz bir karakter Şefik. Bu aralar edebiyatımızda bir anti-kahraman akımı var sanırım, ya da ben Hakan Bıçakçı’nın Doğa’sının hemen ardından Emanet Şehir’deki Şefik’i okuduğum için böyle bir hisse kapıldım. Bu bir okur olarak beni sevindiren, yazar olarak da heyecanlandıran bir durum. “Kahramanı kendime hiç yakın bulamadım,” diye yakınan okuyucu profilinden ne kadar hızla uzaklaşırsak o kadar iyi olur. Ha gayret.

emanet2

3.

Yekta Kopan, Fil Uçuşu’ndaki yazısında Şefik ile öyküde başlı başına bir karakter olan Ankara arasındaki paralelliğin çok güzel bir şekilde altını çizmiş. Sadece aşağıdaki alıntıyı değil, romanın ruhunu çok güzel bir şekilde inceleyen bu faydalı yazının tamamını okumanızı öneririm.

Anlatının kahramanı/merkez figürü, mitoman diyebileceğimiz bir yalancı. Kendi yalanına inanan Ankara’yla yalanlarla yürüyen Şekip’in buluşması benzersiz bir alt okuma olanağı veriyor. Siyasi ve entelektüel bir çevrenin içinde omurgasız ve değer yargısız bir karakter olarak salınan Şekip, bir anlamda övgülerle ve başarı menkıbeleriyle aktarılan Cumhuriyet Projesi resmi tarihine, ters köşeden ve sivil bir cevap olarak karşımıza çıkıyor. (Yekta Kopan, Ankara dediğin bir büyük yalan Şekip!)

 

4.

Roman yazmak tek kişilik bir iş, oysa grafik roman yazmak bir takım çalışması. Eğer öyküyü kaleme alan yazarın hayal gücü ile çizerin tarzı ve teknik becerisi aynı frekansta ise, ortaya iyi sonuçlar çıkıyor. Emanet Şehir bence bu açıdan harika bir iş olmuş. Levent Cantek’in öyküye kattığı detaylar, Berat Pekmezci’nin nefis çizgileriyle birleşince okur kendini o yılların içinde, o insanların yanı başında buluveriyor. Kendi adıma, Emanet Şehir’in atmosfer oluşturmak ve bir dönemin psikolojisini incelemek açısından yakın tarihimizle ilgili okuduğum en başarılı romanlardan biri olduğunu söyleyebilirim. Hatta “ciddi” tarih kitaplarının çoğundan daha öğretici oldu benim için.

Berat Pekemeci’nin çizimlerinde bilhassa açık planlara, binalara, otomobillere, odalara, en çok da duvarlara hayran kalmamak mümkün değil. İnsan her kareye geri dönüp uzun uzun incelemek istiyor. Okuduğum bir söyleşisinden anladığım kadarıyla Berat Pekmezci ile Levent Cantek daha önce Dumankara’daki iki öyküde birlikte çalışmışlar ancak Emanet Şehir Berat Pekmezci’nin uzun formattaki ilk işiymiş. Eğer ilk işi bu kadar kaliteliyse, yıllar geçtikçe bizlere neler sunacak, büyük bir merak ve hevesle bekliyorum.

Çizgilerde ısınamadığım tek ayrıntı, kilit karakterlerden biri olan Emel’in tiplemesi oldu. Emel’in yüzü sanki başka bir çizerin elinden çıkmış gibi göründü gözüme ve bir türlü alışamadım. Ama bu Berat Pekmezci’nin başarısından da, romanın etkisinden de hiçbir şey eksiltmiyor benim gönlümde.

 

5.

Son olarak, romanın arkasındaki notların da en az romanın kendisi kadar nefis olduğunu belirtmeliyim. Tıpkı çok sevdiğiniz bir filmin DVD’sinden çıkan yönetmen yorumları, tasarım notları ve eskizler gibi heyecanlandırıyor meraklı okurları. Sırf o harika Nurullah Ataç anekdotu / alıntısı bile bu kitabı tavsiye etmem için yeterli aslında ama Emanet Şehir baştan sona kat kat fazlasını sunuyor. Edebiyat dünyamızda böyle güzel işlere emek verilmesi beni gerçekten çok mutlu ediyor.