(Bu yazı ilk olarak Istanbul Art News Dergi'nin Eylül 2014 sayısında yayımlandı.)

Listeler tehlikelidir. Örneğin benim için, yeni çıkacak kitaplara dair listeler çok tehlikelidir. "Sadece kapak resimlerine bakacağım, kesinlikle yeni kitap almak yok," diye başlar kafamın içinde olaylar. Ardından, "Kitap bu yahu, kötü bir şey almıyorum ki," şeklinde bir bahane bulma süreci gelir. Sonuç hep aynıdır: Kredi kartı limitleri dolar, evin içindeki yürünebilir alan biraz daha azalır ve alıp da okumadığım kitaplar yüzünden duyduğum vicdan azabı biraz daha artar. Bu konuda yalnız olmadığımı biliyorum. Duymuşsunuzdur, Japonlar bu meseleye bir sözcük bulmuşlar: Tsundoku. Yani, kitapları satın alıp okumamak; diğer okunmamış kitaplarla birlikte raflarda veya yatağın başucunda yığılmaya terk etmek. TDK'dan bu güzel sözcüğe Türkçe karşılık bekliyoruz diyecektim ama söz konusu kurumun son zamanlardaki çalışmalarını hatırlayınca (selfie: özçekim?) vazgeçtim. Biz de tsundoku diyelim, daha iyi.

Hesapladım, modern tıp mucizevi bir ilaç üretip insan hayatını şöyle iki-üç kat uzatmazsa, şu an itibariyle okumak istediğim kitapları okumaya yıllarım yetmeyecek. Henüz yazılmamış kitapları saymıyorum bile. Bu yüzden artık kendime uzun ve tehlikeli listeler yerine daha kısa, daha makul listeler hazırlamaya çalışıyorum. Bu yazıda da yüz tane kitaptan bahsedip hepimizi strese sokmaktansa, yeni sezonun beni en çok heyecanlandıran üç romanını anlatmaya karar verdim. Bugüne kadar yaptığım okuma listelerinin en kısası bu. Üç tane romanı yılbaşına kadar rahat rahat okuyup bitirebilirsiniz, hatta belki başucunuzda bekleyen kitaplara da zamanınız kalır.

Kıskanç bir adam olduğumu sanmıyorum -bugüne kadar kimsenin malında mülkünde gözüm olmadı, ancak bazı konularda Japonları feci derecede kıskandığım doğrudur. Hızlı trenlerini, estetik harikası alfabelerini, kiraz ağaçlarını, çizgi filmlerini filan bir kenara bırakalım. Haruki Murakami'nin yeni bir kitabı çıktığında gece yarısı kitapçıların önünde kuyruğa girip kapıların açılmasını sabırla bekliyorlar ya, en çok onu kıskanıyorum. Bir roman için bu kadar heyecanlanan insanlarla aynı havayı solumak nefis bir his olmalı. Aynısı olmasa da benzer bir hissi yaşadığımızı hatırlıyorum. Lisedeyken, sinema ve müzik festivallerinin biletleri için Atatürk Kültür Merkezi'nin önünde, yüzümüz Gezi Parkı'na dönük sabahlardık. Birbirini tanımayan insanların güzel bir şey uğruna bir arada zaman geçirdikleri, sohbet edip, kahve sigara paylaştıkları güzel gecelerdi onlar. Alacağımız biletler kadar, o ortamın parçası olmak da değerliydi. Sanırım biraz da bu yüzden kıskanıyorum Japonların kitap kuyruklarını. Bu devirde memleketimizde böyle şeylerin hayalini kurmak bile komik kaçıyor. Hadi diyelim kuyrukta bekleyecek hevesli okuru bulduk, önünde kuyruk oluşturacağımız kitapçıyı nereden bulacağız hepsi birer birer kapanırken?

* * *

Murakami'nin Japonya'da 2013 yılında yayımlanan son romanı, bir ayda 1.000.000 (yazıyla bir milyon) adet satmış. Siz bu satırları okuduğunuz sırada işte o kitap, Colorless Tsukuru Tazaki and His Years of Pilgrimage (Renksiz Tsukuru Tazaki'nin Hac Yılları) isimli İngilizce çevirisiyle Japonca bilmeyen okurlarıyla buluşmuş olacak. (Türkçe çevirisine daha kısa bir isim bulacaklarını tahmin ediyorum fakat belli de olmaz. Her halükarda biz bu yazıda kısaca "Tsukuru Tazaki" diyelim.)

Murakami'nin nasıl bir yazar olduğunu merak ediyorsanız kısaca bahsedeyim: Modern Japonya'da geçen kentli öyküler anlatır. Romanlarında gerçek ve gerçeküstü olaylar birbirine karışır, tıpkı karakterlerin bilinç altlarında saklı kalmış şeylerle normal algılarının birbirine karıştığı gibi. Sık sık caz parçalarından, klasik müzik eserlerinden, son derece basit ama ağız sulandıran yemeklerden, soğuk biradan ve kadınların kulak şekillerinden bahseder. Seks ve kediler de romanlarının çok önemli motifleridir. Tutkulu bir maraton koşucusudur. Hatta roman yazmakla maraton koşmak arasındaki benzerlikleri anlattığı bir kitabı da vardır. Çok disiplinli bir yazardır, çalışma alışkanlıkları bizler gibi tembel ve sürekli kaytaran romancılar arasında efsane olmuştur. Bu açıdan Murakami'yi Japon bir yazardan çok Alman arabasına benzettiğimi söylesem umarım iltifat etmiş sayılırım.

Murakami'nin bir önceki romanı 1Q84 müthiş bir yayıncılık olayı olmuş, sadece kendi ülkesinde değil tüm dünyada ününe ün katmıştı. 1Q84, ansiklopedi boyutlarında bir kitaptı. Eleştirmenler bayıldı, Murakami hayranları bayıldı, yeni okurlar bayıldı, ben ise hiç sevmedim. Sevenleri kırmak istemem ama 1Q84, bana göre hem kötü yazılmış, hem de kötü editörlerin kurbanı olmuş, aksaklıklarla dolu bir romandı. Bunu da iflah olmaz bir Murakami hayranı olarak söylüyorum. Bu konuya girip içimi dökmeye bir başlarsam elli sayfa sonra ancak çıkarım, o yüzden kısaca Tsukuru Tazaki için bir miktar tedirgin olduğumu belirtip geçeyim. Eleştirileri henüz okumadım ama Batı dünyası bu yeni romana biraz soğuk davranacak gibi görünüyor. Mesleğim gereği eleştirmenlere saygı duyuyorum ancak bu, söylediklerini ciddiye alıyorum anlamına gelmiyor. Ne olursa olsun, Tsukuru Tazaki'yi okumak için sabırsızlanıyorum.

Eğer henüz Murakami ile henüz tanışmadıysanız Tsukuru Tazaki'yi beklerken, ilk romanlarından biri olan Norwegian Wood (İmkansızlığın Şarkısı) ile başlayabilirsiniz. Yazarı Japonya'da şöhretin tepesine çıkaran, yazdığı en gerçekçi ve aynı zamanda en melankolik romanıdır. "Yok, ben en iyisinden başlayayım," derseniz o zaman size şaheser The Wind-up Bird Chronicles'ı (Zemberekkuşu'nun Güncesi) öneririm.

* * *

Bir zamanlar benim gözümde Amazon.com, uzak diyarlardan memleketimize kitap ve film yollayan, iyi kalpli bir şirketti. Henüz her şeyi yutan dev bir süpermarket halini almadığı ve şeytani yüzünü göstermediği güzel zamanlardan bahsediyorum. David Mitchell ile de Amazon'un tavsiye sistemi sayesinde tanıştım. Hepimizi fişleyen o koca elektronik beyin, "Eğer Murakami'yi sevdiysen David Mitchell'in romanı Number9Dream'i de (9. Rüya) seveceksin," dedi. Haklı çıktı.

David Mitchell'ı belki duymamış olabilirsiniz ama geçen yıl aynı isimli romanından uyarlanan Cloud Atlas (Bulut Atlası) filmini büyük olasılıkla duymuşsunuzdur. Lütfen o film hakkındaki olumlu/olumsuz hislerinizi bir kenara bırakın, bu yazıya öyle devam edelim. Bana göre filmle roman arasında, Nutella kavanozunun üzerindeki fotoğrafa bakmakla, içindeki Nutella'yı kaşıklamak kadar büyük fark var.

David Mitchell İngiltere'nin küçük bir kentinde doğmuş, Japon bir kıza aşık olup peşinden Hiroşima'ya gitmiş, sekiz yıl boyunca Japon çocuklara İngilizce öğretmenliği yapmış, aşık olduğu kızla evlenmiş, çocukları olmuş ve İngiltere'nin başka bir küçük kentine geri dönmüşler.

Böyle ilginç bir hayat öyküsü olan Mitchell, kekemeliği yüzünden çocukluğundan beri sözcüklere, cümle yapısına ve anlatım tekniklerine çok meraklı olduğunu söylüyor. İnsanların birbirini yanlış anlaması ya da duygularını ifade edememesi, kısaca iletişim kurma güçlüğü, belki yine aynı sebepten romanlarının en belirgin teması olmuş. Otistik bir çocuk babası olan Mitchell'ın, karısıyla birlikte Japoncadan çevirdiği otizm hakkında bir kitap da var.

boneclocks

 

David Mitchell, yaşayan en yetenekli yazarlardan biri kabul ediliyor ve ben de bu görüşü yürekten destekliyorum. Beni bir okur olarak bu kadar mutlu eden, aynı anda bir yazar olarak da bu kadar hayran bırakan başka bir romancıya henüz rastlamadım. Hani sirklerin finalinde, gecenin en tehlikeli ve en büyüleyici numarası vardır. Bütün çocukların mutluluktan gözleri parlar, büyükler de "Nasıl yapıyorlar bunu?" diye ağızları bir karış açık bakakalırlar. İşte David Mitchell okurken benim durumum tıpkı öyle.

Nasıl yapıyor bunu diye sormadan önce yaptığının ne olduğunu anlamamız lazım. Romanın yapısıyla ve anlatım teknikleriyle adeta Lego'yla oynar gibi oynar David Mitchell. Fakat bunu içinden çıkılması imkansız post-modern romanlar yazmak için yapmaz. Her şeyden önce müthiş bir öykü dokuyucusudur. Birbirinin içine girip çıkan ve en beklenmedik şekilde kesişen öyküleri, dantel işler gibi işler kitaplarında.

Tüm romanları, hatta bazı romanlarının içindeki bölümler, farklı kıtalarda ve binlerce yıla dağılan farklı zaman dilimlerinde geçer. Her biri değişik bir stilde yazılmıştır. Fakat Mitchell, tüm yazdıklarını, kendi deyimiyle tek bir über-roman’ın parçası olarak hayal ettiğini söylüyor. Böyle bir tasarım çerçevesinde, bir kitabındaki yan karakterler, başka bir kitabında baş kahraman olarak karşımıza çıkabiliyor.

On beş yıl ve altı roman boyunca büyük bir titizlikle dev bir evren kurdu Mitchell. İşte bu evrenin yeni parçası, Bone Clocks, Eylül'de çıkıyor. Dedikodulara göre bu en iddialı romanı olacakmış, hatta teknik açıdan son yıllarda yazılmış en müthiş roman olduğu söyleyenler bile var. Daha yayımlanmadan prestijli edebiyat ödülü Booker'a aday gösterilen Bone Clocks için ben resmen şafak sayıyorum.

* * *

Bu sezon heyecanla beklediğim bir diğer kitap ise Orhan Pamuk'un yeni romanı Kafamda Bir Tuhaflık. Romandan kısa bir bölüm, aylar önce gazetelerde yayımlanmış, Pamuk'un çeşitli yazılarından oluşan bir kitapta da yer almıştı. Kafamda Bir Tuhaflık'ın yılın ilk yarısında çıkmasını bekliyorduk ama anlaşılan sonbahar dönemine kaldı. Söyleşilerinde okuduğum kadarıyla, Pamuk bu sefer Anadolu'dan göçen ve İstanbul'un kenar mahallelerinde yaşayan insanların hayatlarına odaklanmış. Mitchell gibi her romanında farklı bir tarz deneyen Nobel ödüllü yazarımızın bu sefer nasıl bir roman kaleme aldığını çok merak ediyorum. Kafamda Bir Tuhaflık'ı da çıkar çıkmaz okuyacağım. Önümüzdeki aylarda üzerinde de uzun uzun konuşacağımıza eminim.

Bu yazıyı David Mitchell'ın okurlarıyla yaptığı söyleşiden ufak bir alıntıyla bitirelim. İltifatlar yağdıran ve romanlarının birer "edebi cennet" olduğunu söyleyen bir hayranına şöyle cevap vermiş Mitchell: "Okumadıysanız Çehov'un öykülerini okuyun. Esas edebi cennet onlardır. Ben olsam olsam, onların sönük birer benzeri olabilirim yalnızca." Sonbaharda ne güzel Çehov okunur aslında, değil mi?

---

Görseller: 1. Başlıkta Murakami’nin Norwegian Wood isimli romanından uyarlanan filmden bir kare. 2. David Mitchell, Murdo Macleod / The Guardian