1.

Evimin sokağında, her gün önünden geçerken uğrayabileceğim küçük bir kitapçı olsun çok isterdim ama İstanbul’da yaşıyorsanız böyle hayaller kurmanın alemi yok. Bu şehirde kitap alışverişlerimizi biraz mecburiyetten, biraz da tembellikten Migros’tan ve Migros kılıklı zincir mağazalardan yapıyoruz. İstiklâl Caddesi deseniz, içler acısı bir durumda; sevdiğimiz kitapçılar yerlerini birer birer penyecilere, dönercilere ve hacı yağı parfümerilerine terk etmek zorunda kalıyor…

 

2.

…diye uzun uzun söylendikten sonra durdum ve kendi kendime derin bir nefes aldım.

Tamam, şikayet etmekte çok haklıyız; öte yandan sayısı iki elin parmaklarını geçmeyecek kadar az “sahici” kitapçının kıymetini de pek bilmiyoruz.

(Bir de bu aralar şikayet etmek dışında hiçbir şey yapmayan insanlardan –kendim dahil– çok bunaldım. Sadece şikayet eden ve oturan insanlardan. Neyse bu da başka bir yazının konusu olsun.)

 

3.

Uzun lafın kısası, bundan böyle şehrimizin nadide kitapçılarını —sahici kitapçılarını diyelim– dolaşmaya, fotoğraflarını çekmeye ve haklarında bir iki satır güzel şeyler yazmaya karar verdim. Sahici kitapçıdan kastım şu: mümkünse sadece kitap satan, raflarının dörtte üçünü o haftanın çok satanlarına, iPhone kılıflarına ve boyama kalemlerine ayırmayan, çalışanların okumayı sevdiği, okuduğu kitaplar hakkında sohbet etmeyi sevdiği, sizin de yağmurlu bir öğleden sonra içinde en az bir-iki saat keyifle vakit geçirebileceğiniz sempatik dükkanlar.

Umarım bu satırlar söz konusu mekanları daha sık ziyaret etmeniz ve güzel kitaplar keşfetmeniz için motivasyon olur.

Not: Gidip görmem gerektiğini düşündüğünüz sahici kitapçılar varsa, bu yazının altına yorum bırakarak ya da eposta yoluyla bana iletirseniz çok sevinirim. 1

 

4.

İki yılbaşı öncesiydi. Hem Aslı, hem Ahmet ayrı ayrı Minoa‘ya gitmem gerektiğini, çok seveceğimi söylediler. O aralar başkalarından da methini duymuştum ve çok merak ediyordum. Gel gör ki sık sık tembelliği tutan bir adamım ve eğer bir mazeret bulmam gerekiyorsa harıl harıl roman yazıyordum. Velhasıl koca bir yıl boyunca, üç kilometre yarıçapındaki doğal yaşam alanımın dışına pek çıkmadım. Geçen yılbaşı yine konu açıldı; Ahmet, “Beraber gidelim, hem de seni Nazım’la tanıştırırım, kahve içer sohbet ederiz,” dedi.

Ahmet ve Aslı, liseden arkadaşlarım.

Nazım ve Petek Tokuz, Minoa‘nın sahipleri.

Minoa ise, MÖ 2000’lerde Girit adasındaki uygarlığa verilen isim. Aynı zamanda Beşiktaş’tan yukarıya çıkan Akaretler yokuşunun üzerindeki kafe + kitapçının adı. İnternette Minoa diye aradığınızda karşınıza bol miktarda fincanlı, pastalı, salatalı fotoğraf çıkıyor. Evet, gayet güzel bir kafesi var ama dekor olsun diye ucuna uyduruk bir raf iliştirilmiş kafelerden değil. Sahici kitapçı.

Tıpkı Doktor Who’nun Tardis’i gibi içi, dışarıdan göründüğünden daha büyük. Girişte, yabancıların “sehpa-üstü kitapları” dediği bol resimli, şık kitaplar etrafınızı sarıyor. Arkalara doğru ilerlediğinizde dikkatle seçilmiş kitaplarına arasında kaybolmanız mümkün. Dikkatle seçilmiş diyorum çünkü burada çok-satanlar listesindeki vasat kitapların çoğuna rastlamıyorsunuz. Bu o kadar güzel bir duygu ki anlatamam. Alt katta, taş duvarlarıyla dehlizleri andıran ve yine kitaplarla dolu bir koridor var. Onun da ucunda çizgi romanların durduğu başka bir bölüme varıyorsunuz.

Kafe kısmı ferah ve aydınlık. Öğlen kalabalığına yakalanmazsanız huzur içerisinde oturup yazınızı yazabilir, kitabınızı okuyabilirsiniz. Kahvemi içerken gözüm arka duvardaki kocaman kütüphaneye ve içini dolduran ikinci el kitaba takıldı. Nazım, onları sahaflardan seçip topladıklarını anlattı. Çok yakında bir gün gidip sırf o rafları karıştıracağım.

 

5.

Minoa, gerçekten de kitapseverleri çok mutlu edecek bir mekan. Sahiplerinin bu işi ne kadar severek yaptığını kapıdan girer girmez anlıyorsunuz zaten. Fakat mükemmeliyetçiyim ya, “Keşke şu da şöyle olsaydı,” demeden duramıyorum.

Okurun ufkunu açan, onu hoşuna gideceği fakat henüz bilmediği kitaplarla tanıştıran kitapçıların benim gönlümde ayrı bir yeri vardır. Minoa da ufak tefek dokunuşlarla o kimliğe bürünebilir gibime geldi. Çalışanlar (ve hatta okurlar), rafların kenarlarına sevdikleri kitaplar hakkında el yazısıyla yazılmış bir-iki paragraflık notlar bırakabilirler örneğin. Diğer okurlara yol gösterebilirler. Sonra girişe, herkesin dikkatini çekecek bir bölüme “ayın yazarı” ya da “ayın kitapları” temalı bir masa hazırlanabilir. Aslında, o sehpa-üstü kitaplarına o kadar çok yer ayırmaya ne gerek var diyorum ama bir kitapçının da para kazanması lazım tabii… Bu arada, kafe bölümü de akşamları küçük gruplar için söyleşiler, imza günleri ya da okuma etkinlikleri düzenlemek için nefis bir ortam bence.

 

6.

Bu sayede yeni fotoğraf makinamı da deneme turlarına başladım. Henüz birbirimizi tanıma faslındayız. Seçim yapmadan önce aylarca okuyup araştırmıştım; çalışmalarım işe yaramış ve cidden çok güzel bir mercek bulmuşum kendime 2, onu hemen anladım. Ancak makina elime o kadar küçük geliyor ki, en rahat neresinden tutabilirim diye düşünürken yanlış bir yerine basmışım ve tuhaf tuhaf odak noktaları seçmişim. Neyse, zamanla alışacağım.

 

  1. Bunu açıklamak bana çok manasız geliyor ama eminim merak eden hassas okurlar olacaktır: Bu yazılar karşılığında adı geçen kurumlardan ücret, hediye, promosyon, sevgi, öpücük filan almıyorum. ↩︎
  2. Olympus 25mm f/1.8 – aynasız sistem olduğundan 50mm’ye tekabül ediyor. ↩︎

Minoa

Süleyman Seba Cd. No:52, Beşiktaş, İstanbul