Aralık ayı geldiğinde ben de yeryüzündeki herkes gibi yıl sonu listeleri yapmaya niyetlenmiştim; ama kalemi elime alınca anladım ki, 2012 hiç de listelik bir yıl olmamış benim için. En sevdiğim beş kitabı (hatta ardından filmi ve albümü) seçerim diye planlar yaparken beşi tutturmamın imkansız olduğunu gördüm. Önce üçe indim, sonra baktım o da olmayacak, liste yerine yıl sonu özeti yapmaya karar verdim.

Öncelikle itiraf etmem lazım ki hala Grinin Elli Tonu serisini okuyamadım, o yüzden bu değerlendirme yarım yamalak bir şey oldu. İkincisi, bahsi geçen kitapların bir kısmı 2012'den önce yayımlanmıştı ama madem adam gibi bir liste yapmıyoruz, onun da pek önemi kalmadı. Son olarak altını çizmem lazım ki bu yazı son derece kişisel ve duygusal tercihlerle doludur. Lütfen o gözle okuyunuz.

 

yilsonu-01

 

Bu yıl beni en büyük hayal kırıklığına uğratan kitap: 1Q84, Haruki Murakami.

Bu konuda o kadar çok şey söyledim ki artık kendim yoruldum. Ne düşündüğümü merak edenler şuradan okuyabilir. O yazının üstünden beş ay geçti, bu arada benim hissiyatım değişti mi diye oturup düşündüm. Kitap böyle bir mega-pazarlama hadisesi olarak gözümüze sokulmasaydı, diyelim sıradan bir Murakami romanı olarak yıllar önce şans eseri karşıma çıkmış olsaydı, biraz daha sevgiyle yaklaşır mıydım? Belki evet. En azından bu kadar öfkelenip ortasında bırakmazdım, sonuna kadar dişimi sıkardım. Ancak ne şekilde pazarlanmış olursa olsun, 1Q84 kötü yazılmış bir roman. Murakami'nin herhalde en kötü romanı. Yine de kabul etmem gerekir ki, çoğu yazarın en iyi romanından bile daha etkileyici bölümleri var.

 

Bu yıl tekrar okumaktan en çok keyif aldığım kitap: The Thousand Autumns of Jacob de Zoet, David Mitchell.

Bulut Atlası filminin pompalandığı dönemdi. David Mitchell da Murakami gibi bir pazarlama çılgınlığına kurban gidecek diye mutsuzdum, zaten film hakkında da çok endişeliydim. Tam o sırada bizim okuma cemiyetinde bu kitap önerildi, daha önce okumuş olmama rağmen itiraz etmedim. İyi ki de etmemişim. Thousand Autumns'ı ilk okuyuşumda çok sevmiştim, bu defa daha çok sevdim. İlk okuyuşumda yeteri kadar ilgi göstermediğimi düşündüğüm yüzlerce yan karaktere bu sefer sevgiyle kucak açtım.  Bu muhteşem romanla ilgili iki dileğim var: 1. Bir an önce Türkçeye çevrilsin, herkes okusun. Tecrübeli bir çevirmen olsam ve dört-beş yıl boş vaktim olsa seve seve ben yapardım. 2. Bir an önce filmi çekilsin. Bulut Atlası'na rağmen bunu söylüyorum. Hatta dizisi çekilsin. Mümkünse ufak bir rolde Lucy Liu oynasın. Seksenlerden önce doğanlar mutlaka hatırlayacaktır, efsanevi bir Shogun dizisi vardı. Kadınlar Richard Chamberlain adındaki aktörün çok yakışıklı olduğuna inanmışlardı ama dizi genel olarak da nefisti. İyi bir ekibin elinde bu da en az Shogun kadar nefis bir dizi olabilir.

 

Bu yıl herkesin bayıldığı ama benim sevemediğim roman: Gone Girl, Gillian Flynn.

Kabul, Gillian Flynn çok zeki bir yazar. Romanın kurgusu gayet başarılı, anlatımı da hiç plaj kitabı kıvamında değil. Ama ben öyküye de (ikinci kısmına diyelim), öykünün iki baş kahramanına da tahammül edemedim. Bir de polis kadına. Bir de kız kardeşe. Bir de kayınpedere. Hepsini bir kaşık suda boğasım var. En çok moralimi bozan şey de, yeryüzündeki kadın okurların yüzde doksanının romandaki baş kadın kahramanı çok "cool" bulmaları. Kendi ayakları üzerinde duran, güçlü kuvvetli kadın tanımınız eğer buysa eyvahlar olsun. 2013'de Türkçe çevirisi çıktığında ülkemizde de en çok okunan ve konuşulan romanlardan birisi olacak. Hiç olmazsa  şu "güçlü kadın rol modeli" olayını daha detaylı konuşmamız için vesile olsa.

 

Bu yıl en sevdiğim roman: The Sisters Brothers (Sisters Kardeşler), Patrick DeWitt.

Müthiş eğlenerek okumuştum, ne kadar sevdiğimi de şu yazıda uzun uzun anlatmıştım. Ama ne yalan söyleyeyim, zamanla yavaş yavaş unutur giderim sanıyordum, Oysa Sisters Biraderler beynimde epey sağlam bir yer edinmiş kendilerine. Kahramanların ikisini de çok sevmişim, belki sevmemem gereken abiyi bile çok sevmişim. Daha da önemlisi ikisini de (hatta atlarını bile) gerçek hayatta muhabbette olduğum bir sürü insandan daha iyi tanıdığımı ve daha çok anladığımı hissediyorum. Uzun uzun düşündükten sonra 2012'de okuduklarım arasında en sevdiğim romanın The Sisters Brothers olduğuna karar verdim. Kovboy romanları ilginizi çekmiyor olabilir ama hiç önemi yok, hemen bu kitabı okuyun. Tadını çıkararak, keyifle okuyun. Artık battaniye, sıcak çikolata, karlı/yağmurlu hava ne gerekiyorsa tedarik edin ve başlayın.

 

Bu yıl en sevdiğim öykü kitabı: Dear Life, Alice Munro.

İlk kez Alice Munro okuyorum o yüzden Dear Life’ı önceki kitaplarıyla kıyaslayamam. Ancak şu kadarını söyleyebilirim: yılların getirdiği deneyimle yazarın kendi tarzında kusursuzluğa eriştiğini hissetmemek imkansız. Munro hem anlattıklarıyla, hem de eksik bıraktıklarıyla okuyucuyu etkileyen yazarlardan. Her cümlesinin üzerinde İsviçreli saat ustaları gibi akıl almaz bir titizlikle haftalarca çalışıyor olmalı. Kitaptaki öykülerden bir tanesi beni öyle bir çarptı ki sanırım yıllarca aklımdan çıkmayacak. Bir yazarın seksen yaşındayken bu kadar verimli olması imrenilecek bir durum. Dahası, kaç yaşında olursa olsun, Munro hayran kalınacak bir yazar.

 

Çok önce okumuş olamam gereken ama ancak bu yıla kısmet olan roman:

The Corrections (Düzeltmeler), Jonathan Franzen.

Beğendim mi? Evet. Aynı zamanda nefret ettim mi? Evet.

(bkz. şu yazı.)

 

Bu yıl çıkmasını en heyecanla beklediğim ama hala okumadığım kitap:

Yedinci Gün, İhsan Oktay Anar.

 

yilsonu-02

 

Yılın en iyi (iki) kitap kapağı:

1Q84, Haruki Murakami (Chip Kidd imzalı olanı) ve Hope: A Tragedy, Shalom Auslander.

 

Yılın en kötü kitap kapağı:

Yıldız Yaralanması, Perihan Mağden.

 

Yılın en şahane kitap serisi:

Melville House yayınevinin The Art of the Novella serisi.

Bir delilik edip satın aldım, mesudum.

 

Melville

 

Bu yıl okuduğum en iyi Bolano romanı:

Third Reich.

 

Bu yıl tekrar okumak isteyip zaman bulamadığım Bolano romanı:

Vahşi Hafiyeler.

 

Bu yıl sosyal medyada en gıcık olduğum yazar: Bret Easton Ellis.

Gıcık olmaktan öte, üzüldüm de.

 

Bu yıl sosyal medyada en sempatik bulduğum yazar: Joe Hill.

Oğlunun okuduğu kitaplarla gurur duyan bir babayı kim sevmez. Aynı zamanda Stephen King’in oğlu olur kendisi.

 

yilsonu-03

 

2012 sonu itibariyle ıssız adaya düştüğümde orada olmasını isteyeceğim üç yazar:

Bolano, Murakami, Mitchell.

 

2012 sonu itibariyle hala en hayran olduğum yazar:

Vladimir Nabokov.

 

Bu yıl okuduğum en iyi çizgiroman: Daytripper, Fabio Moon ve Gabriel Ba.

Şöyle bir öykü düşünün: Kahramanımız her bölümün sonunda farklı bir yaşta ve farklı bir şekilde ölüyor. Ve bunun karamsar, moral bozan bir öykü olmadığını düşünün. Hayatın ve ölümün ne kadar sıradan olduğunu, aynı zamanda ne kadar da özel ve sihirli olduğunu böyle zarif bir şekilde anlatan bir edebiyat eseri okumadım. Üstüne üstlük hem çizimler şahane, hem de Brezilya’daki hayat.

 

Bu yıl yazım tekniği açısından en hayran kaldığım kitap: Sweet Tooth, Ian McEwan.

Romanın konusunu bir kenara bırakalım; seven var, sevmeyen var, (ben sevdim, o ayrı). Ian McEwan'ın kullandığı tekniği sempatik bulup bulmamak da size kalmış; nefret edenler çoğunlukta, (benim kişisel bir zaafım var, o da ayrı). Ancak söz konusu tekniği -ki ne olduğunu açıklamak oyunbozanlık olacağı için böyle feci cümleler kurmaktayım- şahane bir şekilde kullandığını, hatta son noktayı koyduğunu, artık o tekniğin kullanımdan kaldırılması gerektiğini hepimiz kabul etmeliyiz. Sweet Tooth o kadar başarılı ki, en son cümleyi okuduktan sonra bütün roman bir film şeridi gibi gözünüzün önünden geçiyor ve günlerdir sizi rahatsız eden ufak tefek ayrıntıların niye öyle olduğunu, niye öyle olması gerektiğini bir anda kavrıyorsunuz. Kıskançlığım had safhada.

 

daytripperpage