İtiraf ediyorum, Kürk Mantolu Madonna'yı daha geçenlerde ilk defa okudum. Şansıma iyi bir zamana, basımının 70. yılı kutlamalarına rast geldim. Tam ben bitirdiğim sırada, Sabahattin Ali ve romanı hakkında yazılar çıkmaya başlamıştı.

İlk olarak Sabitfikir.com'da A. Ömer Türkeş'in Yetmiş yıldır eskimeyen başlıklı incelemesine rastladım.

"(...) II. Dünya Savaşı gibi edebiyatımızda boş bırakılmış bir dönemi, savaşın dehşetini, taşrayı, taşra yalnızlığını, yabancılaşmayı, kısacası pek çok önemli meseleyi -hem de hakkını vererek- ele almasına rağmen, Kürk Mantolu Madonna bir yandan da edebiyatımızın en güzel aşk romanlarının başında gelir."

diyor Türkeş. Şaşırdım, çünkü romanın ne Türkiye'de, ne de Almanya'da geçen kısmında II. Dünya Savaşı'yla ya da savaşın dehşetiyle ilgili bir şey okuduğumu hatırlamıyordum. Aksine, özellikle Berlin'de geçen bölümlerde, açlık ve sefalet değil, gece kulüplerinde ve eğlence parklarında keyif yapan insanlar, şaraplı yemekler, botanik bahçeleri, resim galerileri ve genel olarak hoş bir şehir hayatı kalmış aklımda. Ancak Türkeş'e katılıyorum elbette, özünde bir aşk romanı bu.

Radikal Kitap ise geçen hafta Sevengül Sönmez'in Kürk Mantolu'yu neden çok sevdik? isimli incelemesini yayımladı. Yazının başlığından da anlaşılacağı gibi, romanın yıllar sonra hala niye bu kadar beğenildiğini sorguluyordu Sönmez. İlgiyle okudum, çünkü bu soru benim de kafamı kurcalıyor ve henüz bir yanıt bulduğumu söyleyemem. Sönmez'in yazısında, Sabahattin Ali'nin romanını tefrika eden gazeteye öfkesi ve Nazım Hikmet'in eleştirileriyle ilgili bölümler çok dikkat çekici. Henüz okumadıysanız hemen okuyun, tavsiye ederim.

Öte yandan, yazıdaki ufak bir detay günlerdir aklıma takıldı kaldı. (Klasikler hakkında konuşurken böyle bir uyarının pek anlamı yok ama yine de hassas okurlar için belirtmiş olalım: ** Spoiler **) Romanın konusunu anlatırken,

"(...) Raif, Nazilerin Yahudiler üzerinde estirdikleri baskı ve şiddet ortamı nedeniyle Maria ile iletişim de kuramaz. Kötü haberi, Maria’nın götürüldüğü toplama kampında ölmüş olduğunu, yıllar sonra Ankara garında bir Alman kadından işitecektir."

demiş Sönmez. Oysa ben romanda ne Nazilerle, ne toplama kamplarıyla ilgili bir ayrıntıya rastladım. 1933-34'de geçen bir öyküde toplama kamplarından söz edilmesi sanırım çok mantıklı olmazdı ancak anlatıcının Nazilere hiç değinmeyişi dikkat çekici.

Yine de son bölümü tekrar okuyup kontrol ettim. Raif'le konuşan Alman kadın, Maria'nın doğum yaparken ortaya çıkan komplikasyonlar yüzünden öldüğünü uzun uzun anlatıyor. (YKY, s.155-156)

Eğer ortada bir hata varsa bile Sönmez’i dalgınlığı yüzünden suçladığım sanılmasın. Hangimiz böyle dalgınlıklar yapmıyoruz ki? Hele çok kitap okuyan bir insanın zihninin böyle ufak oyunlar oynamasından daha doğal bir şey olamaz.

Benim aklıma takılan dalgınlık değil, romanın bu kadar çok hayranı varken niye hiç kimseden bir uyarı ya da düzeltme gelmemiş olması. Türk edebiyatının en sevilen klasiklerinden birinden, yeni yayınevinde 55. baskısını yapmış bir kitaptan bahsediyoruz. O kadar ki, hala kendimden şüphe etmekteyim, acaba herkesin bildiği ama benim atladığım sayfalar mı var diye.

Sanırım kimsenin umurunda değil. Belki de romanım okuyucu kitlesi, sadece melankolik ve trajik bir aşk öyküsünün peşinde. Aşıklar birbirlerine kavuşamadığı müddetçe ayrıntıların fazla önemi yok. Ya da belki de her okuyucu kafasında kendi Kürk Mantolu Madonna'sını kurguluyor ve sadece onu hatırlıyor.