1.

Daha önce tanıştığınız, tanışmakla kalmayıp oyun arkadaşı olduğunuz iki yaşındaki bir çocuk, sizi tekrar gördüğünde suratında kocaman bir gülümsemeyle utanmış numarası yapar ve koşup ağacın arkasına saklanır ya... Beni gözünüzde öyle canlandırın. Şu anda koşup ağaçların arkasına saklanmak istiyorum --ama bir yandan da hiç istemiyorum.

 

2.

Geçen hafta bir arkadaşımla konuşuyordum. Yeni romanımın basılmak üzere olduğunu düşündükçe heyecandan uykularımın kaçtığını söyledim. "Her romanda böyle heyecanlanıyorsun," dedi. Yeter artık, daha fazla ilgi bekleme, der gibi bir ifade vardı suratında. Haklı elbette: her romanda heyecanlanıyorum. Heyecanlanmasam zaten bir daha yazmam. Lüzumundan azıcık daha fazla ilgi beklediğim konusunda da haksız sayılmaz. Yine de hiç bozuntuya vermedim, kimse beni anlamıyor anlamına gelen klasik bir yazar ifadesi takındım ve uzaklara bakarak "Ama bu farklı," dedim.

Şaka bir yana, gerçekten de farklı. Dost meclislerinde abartmayı sevdiğim iddia edilir ama şunu hiç abartmadan, içtenlikle söylüyorum: Beşinci defa yeni roman heyecanı yaşıyorum ama ilk defa böyle uykularım kaçıyor.

Niye bu kadar heyecanlandığımı uzun uzun düşündüm ve doğrusunu isterseniz net bir cevap bulamadım. Bu yüzden size Körburun'un öyküsünü anlatmaya karar verdim. Konusunu anlatmayacağım; heyecanınızı kaçırmak istemem, zaten anlatmaya kalksam saatler sürer. Onun yerine bu romanın nasıl ortaya çıktığını anlatacağım. Belki bu satırları okuduktan sonra Körburun'la tanışmak istersiniz. Ve belki biraz gevezelik edersem heyecanım yatışır.

 

krbrn_hrt

 

3.

Sene 2011. Bir önceki romanım 04:00'ün sonlarına yaklaşmıştım ve onu bitirdikten sonra ne yapacağımı düşünüyordum. Genellikle bana böyle oluyor, bir roman biterken kafamda bir sonraki için dişliler dönmeye başlıyor. Beynimde ışıklı reklam panosu gibi yanıp sönen ilk düşünce, uzun bir süre yeni roman yazmak istemediğimdi.

Okuduysanız hak verirsiniz, 04:00 son derece karanlık bir kitaptır. İnsanın hiç aklına getirmek istemeyeceği rahatsız edici konularla doludur. Öyle bir kitabı okurken iyi kötü okuyup geçersiniz. Fakat yazarken o düşünmek istemediğiniz konuları kafanızın içinde aylarca her yere taşımak ve her gün çıkarıp en az birkaç saat boyunca kurcalamak gibi (gönüllü) bir sorumluluğunuz var.

Velhasıl, 04:00 beni ruhen çok yormuştu ve tek istediğim biraz daha eğlenceli şeyler yazmaktı. Eğlenceliden kastım, metnin neşeli olması değil. Yazarken kendi kendimi daha fazla eğlendirebileceğim fırsatlar yaratmam. Sanırım bu yüzden bir seri öykü yazmaya karar verdim. Teması belliydi, hatta kafamdaki proje için bir isim bile bulmuştum: Aşka İnanmayanlar İçin Aşk Öyküleri.

Yanlış anlaşılmasın, öykü yazmak zordur. Roman yazmaya kıyasla daha kısıtlayıcıdır. Öte yandan, bir seferde on farklı roman yazmak kadar da özgürleştiricidir. Muhtemelen o kısmına vuruldum.

04:00'ün son düzeltmelerini yaparken kafamda bir-iki öykünün kahramanları belirmeye başlamıştı bile. İşler yolunda gidiyordu. Mutlu ve huzurluydum... Yalan söylüyorum, roman düzeltirken asla mutlu ve huzurlu olamazsınız. Ama en azından bir sonra yazacağım şey zihnimde tomurcuk vermişti. Bu her zaman iyiye işarettir.

Aylar geçti. 04:00'ün işleri bitti, tanıtımı yapıldı, söyleşiler, sorular, cevaplar derken romanı okurlara teslim ettim ve şalteri indirdim. Her romandan sonra kendime birkaç ay zorunlu kafa tatili veririm. Beyindeki basıncı düşürmek ve kıyıda köşede birikmiş tozları süpürmek için zaman ayırmanın faydasına inanıyorum. Ama bir yandan da aklıma düşen öykü kırıntılarıyla ilgilenmek için can atıyordum.

Nihayet kafa tatili de bitti. Temiz bir defter ve yeni kalemler satın aldım. (Çünkü böyle ufak tefek seremoniler gereklidir.) Masanın başına oturup yazacağım öykülerle ilgili notlar çıkarmaya başladım.

Ve çok geçmeden tüm planlarım tepetaklak oldu.

Kafanıza düşen o şahane fikirlerin aslında çok da şahane olmadığını anladığınız anlar vardır. Hayalleriniz suya düşer. Kendinizi berbat hissedersiniz. Kafanızı duvarlara vurmak istersiniz. Bu her yazarın başına gelir, ilk travmayı atlattıktan sonra alışırsınız. Birkaç seferden sonra gayet soğukkanlı bir şekilde kendi kendinize "bir aspirin iç, biraz uyu, geçer" demeyi öğrenirsiniz. Ancak planlarım tepetaklak oldu derken söylemeye çalıştığım bu değil.

Hiç aklıma gelmeyen başka bir şey oldu: Sekiz-dokuz kısa öykü diye oturduğum masanın başından üç buçuk yıl sonra 700 sayfalık bir romanla kalktım.

İşte Körburun böyle ortaya çıktı.

 

4.

Daha doğrusu şöyle ortaya çıktı:

Öykü kırıntıları dedim ya... Örneğin, Büyükada'da emlakçılık yapan, burçlara meraklı, ev sattığı insanların özel hayatına meraklı, meraktan da öte takıntılı, yalnız ve utangaç bir kadınla ilgili bir şeyler vardı kafamda. İçinden sürekli ölmüş kız kardeşiyle konuşuyordu bu kadın, zihninde onunla kavga edip duruyordu.

Kız kardeşin nasıl birisi olduğunu ve niye öldüğünü düşünürken, 14 yaşında tek başına Bursa'nın küçük bir kasabasına gelin giden başka bir kadın çıktı ortaya. Bu karakterler daha sonra romanda farklı kimlikler ve farklı huylar edinip bambaşka karakterler halini alacaktı ama o sırada bunun farkında değildim henüz.

Başka bir öykü için 1960 darbesi sırasında Fransız mektebinde okuyan ve tek derdi mezuniyet çayına hazırlanmak olan bir genç kız belirmişti. Bu kız ne yer, ne içer, saçını nasıl tarar, hangi şarkıları sever diye düşünürken sahaftan o yıllara yılına ait bütün Hayat mecmualarını topladım ve kendimi kaptırıp satır satır okumaya başladım. (Küçük Yalanlar Kitabı'nı yazarken de kendimi 1940'ların mecmualarına kaptırmıştım. Böyle bir işe kalkışırsanız dikkat ediniz, çok fena bağımlılık yapıyor.)

Kızın annesi babası, sınıf arkadaşları, İnönü, Menderes, Menderes'in uçak kazası filan derken hiç hesapta olmayan öyküler ortaya çıkmaya başladı. Ve tuhaf bir şekilde kafamdaki tüm karakterlerin yolu Büyükada'da kesişmeye başladı. Bunun üzerine Prens Adaları hakkında turistik olmayan ne kadar kitap varsa alıp okumaya başladım. Bu defa, çocukluğu o günlerde adalarda geçen insanların anılarını kafaya taktım.

Çocukluk anılarına dalınca, sadece kafamdaki karakterleri değil onların çocuklarını da anlatmak istediğimi fark ettim. Hayalimde eski bir rasathane belirmişti. Hesapta, Birinci Dünya Savaşı sırasında Almanların kurduğu, üç-dört tane bilim adamı getirip bıraktıkları, sonra mütareke zamanı İngilizlerin tüm alet edevatı ve zavallı bilim adamlarını toplayıp götürdükleri, kapıya kilit vurup çürümeye terk ettikleri esrarengiz bir rasathane. Yıllar sonra onun yıkıntıları arasında oyun oynayan çocukları düşünüyordum. O çocuklar büyüdü, 80 darbesini yaşadılar. Ne olduğunu kavrayabilecek kadar büyümemişlerdi henüz. Kavrayamasalar da bazılarının hayatı altüst oldu, bazıları kendi hayatlarını altüst etti. Aşık oldular, aldatıldılar, hayaller kurdular, hayallerini yitirdiler.

Artık öyle bir noktaya gelmiştim ki bütün öyküler birbirini yutmuş ve tek bir öykü halini almıştı. Tüm karakterlerin birbirleriyle bir bağı, bir ilişkisi vardı. Birbirlerinin hayatına girip çıkıyorlar, arkalarında zincirleme trafik kazası gibi hasarlar bırakıyorlardı. Defterlerime baktım ve öykü yazma planımın suya düştüğünü fark ettim. 1960'da başlayan ve 90'lara kadar uzanan kocaman bir kurgu çıktı ortaya.

Fakat o kurguyu Büyükada'nın tarihini ve coğrafyasını bozmadan bir türlü yerine oturtamıyordum. İşte o yüzden kendi adamı yaratmaya karar verdim. İnsanların pek hatırlamadığı, turistlerin rağbet etmediği, akıntılar yüzünden teknelerin yanaşmadığı, günde sadece iki vapur seferi yüzünden gidip gelmesi dert olan, İstanbul'un burnunun dibinde ama bir o kadar da uzak, onuncu Prens Adası.

Rumca adı, 'ele avuca sığmayan çocuk' anlamına gelen Zizani. Ama biz ona Körburun diyoruz. Kim bilir, belki de burnumuzun ucundakini dahi göremeyecek kadar kör olduğumuz için böyle bir isim yakıştırmışız.

 

5.

Ben üç yıl boyunca Körburun ahalisinin dertleriyle uğraşırken, memleketimiz belki otuz yılı dolduracak kadar çok travma geçirdi. Böyle sıkıntılı bir dönemde bu romanı yazmak da kaderin bana bir cilvesi oldu. Bir yandan kırk yıl öncesine ait bir dünya kurgulamaya ve insanların o zamanlardaki korkularını, endişelerini ve hayal kırıklıklarını anlamaya çalışıyordum, bir yandan da etrafımda bombalar patlarken roman yazmanın anlamsızlığını düşünüyordum. Masamın üzerinde birikmiş kitapları ve eski mecmuaları karıştırdıkça bir şeye iyice emin oldum: Ülkemizin tarihi öyle kısır bir döngü ki, ister 60'ları yazın, ister 70'leri ya da 80'leri, aslında hep bugünü anlatıyorsunuz.

Bu kadar gevezeliğin sonunda, size Körburun'la ilgili pek de dişe dokunur şeyler söylemediğimin farkındayım. Beni bu denli heyecanlandıran şeyin ne olduğunu hala tarif edemedim mesela. Kitabın epey cüsseli bir bölümünü, sevgili editörümle birlikte nasıl son anda çıkarıp atmaya karar verdiğimizi anlatmadım. Marcus Aurelius adındaki bir imparator-filozofun öldükten bin yıl sonra kahramanlarımın hayatına nasıl burnunu soktuğundan bahsetmedim. Romanı yazarken bana ilham veren, yol gösteren kaynakları saymadım. Sevgili Utku Lomlu'nun kapağı nasıl hazırladığına hiç değinmedim. Önümüzdeki haftalarda belki bunların bir kısmını uzun uzun anlatırım.

Önce sizi Meral Hanım'ın, Hayri Bey'in, Neriman Abla'nın, Murat'ın, Ferit'in, kulaksız adamın, Balıkçı Niko'nun, Onur Öğretmenin ve belki de hepsinden çok Seher'in romanı olan Körburun'la tanıştırayım. Haftaya çıkıyor.

Parizyen Pastanesi'nden bir dondurma yemeden bırakmam.