Ayılar ve kakırcalar (evet böyle talihsiz isimli bir hayvan varmış), kirpiler ve köstebekler, dağsıçanları ve yarasalar kış uykusuna yatarlar. Bir de romanlarını bitirmeye çalışan yazarlar kış uykusuna yatarlar.

Yazıya güzel bir giriş olsun diye böyle dediğime bakmayın, aslında çok da doğru bir benzetme sayılmaz bu. Doğrusunu isterseniz, kış uykusuna yatanlar yazarlar değildir. Onlar romanlarının son otuz sayfasıyla cebelleşirken uykusuz geceler geçirirler, bir yandan da etraflarında gündelik hayata dair ne var ne yoksa herşeyin kış uykusuna yatmasını dilerler. (Ve eğer teknik ayrıntılara gireceksek, aslında ayılarınki de tam anlamıyla kış uykusu sayılmamaktadır, ama bu tür biyolojik bir ayrıntıların bu yazıyla alakası yok.)
Okumakta olduğunuz blogun yazarı da buradaki yazılarını bir süre evvel kış uykusuna yatırmıştı. Aşağıdaki en son yazının tarihi 3 Haziran 2008 olduğuna göre, o sıralarda romanını bitirmekte olduğuna inanmış ve sıkıntılı bir ruh haline girmiş olmalı. Söz konusu sıkıntı, dönem ödevini son geceye bırakmış lise talebesinin midesini ekşiten strese çok benzemektedir. En önemli farkı ise son derece gereksiz bir stres olmasıdır. Çünkü hiç kimse yazara romanını belirli bir tarihte teslim etmesi için baskı yapmıyordur, kulak çekme ya da cetvelle ele vurma tehdidi söz konusu değildir, not korkusu da yoktur. (Burada bir an durup sadık okuyucuların hakkını vermek lazım, onlar --sağolsunlar-- hiç üşenmeden ve umutlarını hiç yitirmeden her fırsatta “Roman bitti mi,” diye sorup dururlar. Bu sabrı nereden bulduklarını anlamak mümkün değildir.)

Peşinden kovalayan birileri olmamasına rağmen, okumakta olduğunuz blogun yazarı her roman bitişinde böyle tuhaf bir strese kapılıyor. Genel olarak olaylar şöyle gelişiyor:

  • Önce bir an gelir, ve nedendir bilinmez, yazar kendi kendine “Tamam bu iş,” der, “bir otuz sayfa daha yazdık mı bu roman hayırlısıyla biter.” Gerçekçi olmak gerekirse, ne romanın bitmesine otuz sayfa kalmıştır, ne de o otuz sayfa yazıldığında roman bitecektir. Başa dönüp ilk 270 sayfayı tekrar yazmak, hatta sonra bir kere daha yazmak gibi uzun ve  dertli bir süreç yazarı beklemektedir.
  • Ne olursa olsun yazar romanın sonuna geldiğine inanmıştır. Bu noktada işin doğası gereği kendini eve kapatmak ve dikkatini dağıtacak hiçbir şeyle ilgilenmemek zorunda olduğuna karar verir. Fani insanlar gibi bir hayat sürmeye devam ederse, romanın başına ağıza alınmayacak felaketler geleceğini bilmektedir. Uğursuzluk olmasın diye gazete okumayı, televizyon seyretmeyi bırakır. Artık yalnızca kahve ve sigarayla beslenmesi gerektiğinin farkındadır. Yıllar önce sigarayı bırakmış olduğu için kendine küfürler eder.
  • Böyle bir ruh haline girince, doğal olarak bloga yazı yazmayı da düşünemez. Mümkün olsa yıkanmayı da bırakıp iki tel saçını bitlenmeye terkedecektir ama kendini o kadar kaptıramaz romanına. Sabahtan akşama kadar cümlelerin arasındaki ses uyumunu ve tempo sorunlarını düşünmesi gerekiyordur ama nafile.
  • Zaten okumakta olduğunuz blogun yazarı, öyle masasına oturur oturmaz kafasını kaldırmadan otuz sayfa yazabilen Çin malı robot yazarlardan değildir maalesef. Diğer alanlarda hiç tembel değildir aslında, ama iş roman yazmaya geldi mi --romanın başı sonu hiç farketmez-- bir oturuşta iki-üç sayfadan fazla yazıldığı hiç görülmemiştir. Onu da ancak çok verimli bir günündeyse becerebilir, hani şu sabah dişlerini fırçalarken aklına dahiyane bir fikir geldi diye köpükler saçarak bilgisayarın başına koştuğu günlerden birinde mesela. Genelde o dahiyane fikirler bir kaç saat sonra çöp tenekesini boylar ama olsun. Çöp tenekesini boylayan fikirler bile boş sayfalardan daha iyidir. En azından, işe yaramayan fikirler elenmiş  ve kafadan atılmış olur.

Bir de bunun üzerine dönem ödevi yetiştirme stresi eklendiğini düşünün. Zaten insanın arkadaşları telefon edip “Hadi kalk, en sevdiğin yere yemeğe gidiyoruz,” dediklerinde, ya da Lost’un son bölümü taze taze beklerken insan romanın son otuz sayfasına nasıl konsantre olabilir ki? Dahası, düzenlenip basılması gereken fotoğraflar vardır, artık bir an önce tamamlanmazsa çağdışı kalacak müzik parçaları vardır, her sabah gidilmesi gereken bir spor salonu vardır, mutlaka seyredilmesi gereken yüzlerce yeni film vardır, ayrıca bu aralar yeni bir senaryoya başlamak hiç fena olmaz, sonra Amazon’dan sipariş edilmiş üç koli kitap vardır, parkeleri de cilalatmak gerekmektedir, falan filan...

Uzun lafın kısası, bu blogun yazarı romanını bitirmeye çalıştığı için buradaki yazılarını kış uykusuna yatırdı. Böyle bir şey yapması gerekli miydi? Hayır. Bir faydası oldu mu? Hayır. Romanını bitirdi mi? Evet! (İtiraf etmek gerekirse, bitirip teslim edeli neredeyse beş ay oldu ama kış uykusundan uyanma zamanı geldiğine daha geçen hafta karar verdi.)

Bu kadar ara verdikten sonra ilk yazı ister istemez “Son altı ay boyunca yazmam gerekip de yazmadıklarım” temalı olacak. Anlatacaklar çok birikti ve onları herhangi bir sıraya koymadan, aklıma geldiği gibi yazmak en kolayı olacak. İşin kozmetik kısmından başlayalım. Buraya en son geçen yaz geldiyseniz etrafın epey değiştiğini farkedeceksiniz...

 

Saldırı

Okumakta olduğunuz site durup dururken hacker’ların saldırısına uğradı. Niye hedef olarak beni seçtiklerini bilmiyorum. Hatta, hergün usanmadan siteye bakan sadık bir okuyucum uyarmasaydı haberim bile olmayacaktı. Bu adrese gelenler beni Ortadoğu’daki politik duruma feci şekilde kafası bozulmuş ve bunu bir takım rahatsız edici sesler ve görüntülerle ifade eden birisi sanacaktı.  Neyse ki haberim oldu. Çocuğunun başında bit bulmuş anne telaşıyla server’a kayıtlı ne varsa herşeyi silip temizlerken, fırsattan istifade hem blogun altyapısını hem de dış görüntüsünü değiştireyim dedim. Altyapı olarak eskiden Rapidweaver kullanıyordum, artık çağa ayak uydurdum ve WordPress’e geçtim. Dış görüntü olarak da, şu anda gördüğünüz beyaz yazlıklarımıza büründük. Bu görüntümüz içime sindi mi? Hayır. Ama bir süre böyle devam edelim bakalım. Teknik olarak hala tamamlanmamış bir sürü detay var, umarım onlar da en kısa zamanda düzelecek. Etrafta dolanırken tuhaf şeylere rastlarsanız lütfen bana haber verin.

 

İzmir macerası

İzmir Saint Joseph Lisesi her yıl “Liseler Arası Kitap Haftası ve Okuma Günleri” adında bir  etkinlik düzenliyor (bütün fotoğraflar linkte). Nasıl bir etkinlik olduğunu merak ediyorsanız, hemen anlatayım: bir seçici kurul, her yıl çağdaş Türk edebiyatından beş kitap belirliyor. Saint Joseph Lisesi’yle birlikte, İzmir ve İstanbul’daki kardeş okulların öğrencileri bir yıl içerisinde bu beş kitabı okuyorlar. Araştırmalar yapıyorlar. Kendi aralarında konuşup tartışıyorlar (muhtemelen  sevmedikleri romanların yazarlarına bol bol beddua ediyorlar) . Etkinliğin sonunda, okudukları kitapların yazarlarını İzmir’e davet ediyorlar ve bir hafta süren yüklü bir program çerçevesinde onlarla tanışıyorlar, sohbet ediyorlar, sorularını soruyorlar ve kitaplarını imzalatıyorlar.

2008 yılındaki listeye Küçük Yalanlar Kitabı’nı da almışlar, beni de Aralık ayının son günlerinde Kitap Haftası’nda konuk ettiler. Herşeyden önce, bunun ne kadar mükemmel bir fikir olduğunun altını çizmek gerek (benim romanımı seçmelerinden değil, böyle güzel bir etkinlik düzenlemelerinden bahsediyoruz). Keşke Türkiye’nin dört bir yanında bütün okullar ellerinden geldiğince böyle şeyler yapsalar. Keşke ben lisedeyken bizim okulda da yapılsaymış. Keşke öğrenciler edebiyat dersleri kapsamı dışında da  kitap okumaya yönlendirilse; keşke yazarların da bütün kusurlarıyla, tuhaflıklarıyla, komiklikleriyle sıradan insanlar olduklarını görmelerine fırsat verilse; keşke daha o yaştayken kitaplarla aralarında keyif almaya, merak etmeye, iyi zaman geçirmeye dayalı daha güçlü bir bağ kurulsa. Keşke keşke keşke... Bütün bunları dokuz yıldır başarıyla gerçekleştirdikleri için, bizleri büyük bir sevgiyle ağırladıkları için, ve kendi adıma roman yazmaya başladığımdan beri yaşadığım en mutlu anları tatmamı sağladıkları için, başta Ülker Yücelalp olmak üzere bütün öğretmenlere, öğrencilere ve velilere teşekkür ederim. Kabul etmek lazım, biraz TRT anonsu gibi oldu ama inanın bu satırları içtenlikle yazıyorum... Daha önce ne bu kadar kalabalık, ne de bu kadar dikkatli ve ilgili bir okuyucu grubuyla sohbet etmiştim. Gençlerin iltifatlarında da, eleştirilerinde de son derece samimi oldukları gözlerinden rahatça okunuyor. Ben de artık bütün bu romanları kimin için yazdığımı düşündüğümde kendimi çok daha iyi hissediyorum.

Nedendir bilinmez, uçağım iç hatlar yerine dış hatlar terminaline inince, beni karşılamaya gelen iki tane son derece tatlı veliyle bir türlü buluşamadım. Sersemliğim tuttu ve dış hatlarda olduğumun farkında varmadım. Bir yandan da, panik halinde cep telefonumu arayan ve benimle konuşan hanımların nasıl olup da beni göremediklerini merak ediyordum. “Elimde sarı bir zarf var, orta yerde dolanıyorum,” dedim. Onlar da, gayet haklı olarak, iç hatlar terminalinde elinde sarı bir zarfla ortalıkta dolanan bir adamcağızı yaka paça okuma günlerine götürmeye kalkmışlar. Neyse, sonunda birbirimizi bulduk.

İlk gece ve ertesi gün etkinliklerin ardından bir kaç saatimi tek başıma geçirmeye fırsatım oldu. En sevdiğim şeylerden birini yaptım; kendimi otelden dışarı atıp uzun uzun ve amaçsızca yürüdüm. İzmir’de hava sıfır dereceye yakındı ama gökyüzü o kadar canlı bir maviydi ki, insanın soğuktan donmak üzere olduğunu farketmesi için dışarıda kazakla, hatta gömlekle bir kaç saat geçirmesi gerekiyordu. Bir ara gökyüzünden aşağı süzülen ve karı andıran bir takım cılız beyaz tanecikler bile gördüm ama kısa süren bu meteorolojik olayın kar yağışı olmadığına eminim. Akşam üzeri Kordon’daki barlar ve kafeler tenhaydı ama o kadar soğuğa rağmen boş değildi. Yılbaşı süsleri ile donatılmış Alsancak daha kalabalıktı. İnsanlar geç saatlere kadar alışveriş ettiler, sonra evlerin pencerelerinden patlıcan ve biber kızartması kokusu gelmeye başladı. Neden bilmiyorum, İzmir’de yaz kış evlerin pencerelerinden patlıcan ve biber kızartması kokusu geliyor. Ya da bana öyle geliyor. Gecenin ilerleyen saatlerinde Reyhan’da bir arkadaşımla buluşup su böreği ve pasta yerken etrafımdaki herkesin ne kadar huzurlu olduğunu düşündüm, İstanbul’da görmeye alışkın olmadığım kadar neşeli ve huzurlu insanlarla doluydu İzmir. Ama kimbilir, kendi ruh halimden dolayı etrafımdaki herkesi öyle görmüş de olabilirim...

 

(Yıllar sonra hala) Kar Kuyusu

İzmir'dekiler Küçük Yalanlar Kitabı’yla ilgilenedursunlar, diğer herkes hala Kar Kuyusu hakkında yazılar yazıyor. Sevinsem mi, üzülsem mi karar veremiyorum. Böyle dediğime bakmayın, nankörlüğün edecek değilim, elbette seviniyorum. Ama şaşırmıyorum desem yalan olur. O romanın çoktan hayatını tamamladığını düşünüyordum, demek ki yanılmışım.

İlk önce Varlık Dergisi’nin Ekim 2008 tarihli sayısında sayısında Işıl Emir’in makalesi yer aldı. Işıl Emir, romandaki anne ve oğul karakterleri arasındaki ilişkiyi psikanalitik açıdan ele almış. Sağolsun, makalesinin tamamını bu siteye koymama izin verdi. Şurayı tıklayarak ulaşabilirsiniz.

Romanda yaratılan gerilimin kaynağı elbette sadece Melike Hanım’ın davranışları ve hastalığı ile açıklanamaz. Bunun dışında toplumun hastalıklı görünen kişilere takındığı tavır da önemlidir. Bu noktada toplumun, romanda  mahallelinin, hastalıklı Nuri’den uzak durup çekinmeleri, kendi “güvenlik” duygularını ötekileştirdikleri “hasta”yı yok sayarak sağlamaya çalışmaları da, romandaki korku atmosferini oluşturma konusunda etkendir.

(Kar Kuyusu Romanında Anne-Çocuk İlişkisi, Işıl Emir, Varlık Dergisi, Ekim 2008)

Ardından Oğuz Eren, Virgül Dergisi’nin Mart-Nisan 2009 sayısındaki “İstanbul’un Her Yeri Korkuya Elverişli” isimli uzun araştırma-yazısında Kar Kuyusu’na da yer vermiş. Dahası, çocukluğumun en önemli kitaplarından biri olan Cujo’ya göz kırparak beni fazlasıyla mutlu etmiş.

Muamma yönünden güçlü, buralı, ayakları yere basan bir korku romanı Kar Kuyusu.  Nur’un, Nuri’nin ürkütücü köpeği Kara ile mücadelesi, Stephen King okurlarına Cujo’yu anımsatacak türden keyifli bir bölüm. Nuri’nin kendi ağzından dinlediğimiz öyküsü de, romanın hatırda kalacak kısımlarından.

(“İstanbul’un Her Yeri Korkuya Elverişli”, Oğuz Eren, Virgül, Mart-Nisan 2009)

 

Polisiye mi korku mu?

Türkiye'de polisiye romanın 125 yıllık öyküsünü anlatan, 1150 sayfalık kapsamlı bir çalışma olan “Korkmayınız Mister Sherlock Holmes” (Erol Üyepazarcı, Oğlak Yayınları) isimli kitapta yine Kar Kuyusu ile yerimi almışım.  Artık ayıp olmasın diye gerçek bir polisiye roman yazmam gerekiyor. Hatta beni sürekli korku romanı yazarı olarak görenleri üzmemek için bir tane de harbi korku romanı yazmayı planlıyorum. Şaka değil, çok ciddiyim. Korku romanları okuyarak büyüdüm, eminim yazarken de çok eğlenirim.

 

Istanbul Noir, ya da Kara İstanbul

Uzun zaman önce başlamış bir proje 2008 yılının sonlarında tamamlandı. Istanbul Noir adındaki öykü kitabı Akashic Books yayınevi tarafından Kasım ayında ABD’de yayımlandı. Ardından, kitabın Türkçesi Everest Yayınları tarafından Kara İstanbul adıyla basıldı. Seçkide benim de bir öyküm var.

Bu projenin beni en heyecanlandıran kısmı Türkçe yazdığım bir metnin bir başkası tarafından (ki o kişi kitabın editörlerinden Amy Spangler) İngilizceye çevirilmiş halini okumak oldu. İnsan bir başkasının yazdıklarını çevirince, edebiyat çevirisi denen işin mantık ve başarı oranı açısından simya ile kara büyü arasında bir yerlerde olduğunu anlıyor. Yazdıkları günün birinde başka dillere çevirilirse (ki her “genç” yazarın hayalidir), kendi metinlerinin başına neler geleceğini de iyi kötü tahmin edebiliyor. Bu ilk ve alçakgönüllü tecrübem hiç de tahmin ettiğim gibi olmadı. Tam tersi oldu. Açıkça söylüyorum, benim öykünün İngilizcesi, Türkçe aslından çok daha güzel. Diğer öykülerin çevirileri de çok başarılı, ama gerçeği söylemek gerekirse, dönüp dönüp kendi öykümü okudum, hem de kendi yazdıklarımı okurken alerjik reaksiyonlara maruz kalan birisi olmama rağmen.

Kitabın editörleri Mustafa Ziyalan ile Amy Spangler’i kutlamak lazım;  hem İstanbul’u bu ödüllü seriye dahil ettirdikleri için başarılarından dolayı, hem de 16 yazarla birden başa çıktıkları için sabırlarından dolayı. Ayrıca kitap hakkında yurtdışında Publishers Weekly, Booklist, LA Times’da, burada da Radikal Kitap’ta ve Star Gazetesi'nde gayet olumlu yazılar çıktı.

Öte yandan, yakın çevremden biraz daha farkı tepkiler aldığımı da belirtmem gerek. En önemlisi, bizim Okuma Cemiyeti (kitap klübümüzün fiyakalı ismi) Kara İstanbul’u pek beğenmedi! Biraz beni mutlu etmek için, biraz da kitap seçme rutininden bir seferlik kurtulmak için Kara İstanbul’u okumaya karar verdiler. Cemiyetimiz birinci yılını doldurdu, artık ben de arkadaşlarımın beğenilerini iyi kötü öğrendim. Öykülerin bazılarıyla ilgili olumsuz eleştirilerini son derece haklı bulduğumu itiraf etmem gerek. Istanbul Noir ile ilgili en adil eleştiri yazısını da cemiyetimizin kurucu üyesi ve manevi başkanı Emin Bey’in yazdığını düşünüyorum.  Kendisi şöyle diyor:

Kara İstanbul hem kara olmaya müsait (ve herkesin yazmayı istediği) Beyoğlu civarındaki hem de bana pek kara gelmeyen Altunizade, Sağmalcılar hatta Şaşkınbakkal gibi semtlerde geçen 16 hikayenin bir derlemesiydi. Tabii ki 16 hikaye içinde beğendiklerim de oldu ama ortalamanın kötülüğü aslında yazdıkları güzel önsözle özenlerini gösteren editörler için üzülmeme sebep oldu.

(...) Benim tahminim bazı yazarların kara tanımı benimkinden farklı. Dolayısıyla her internet bağımlısı gibi wikipedia’dan kontrol ettim ve “duygusallığa yer vermeden polisiye, seks ve cinayet temalarını işleyen edebi tür” gibi bir tanımla karşılaştım.

Bazı yazarlar kara hikayenin tanımını farklı düşündüğünden olsa gerek Zagor veya Conan macerası gibi olsun ve İstanbul’da geçsin diye anlamış; bazısı hikaye dediğin aforizma doludur, mümkün mertebe ukalalık yapayım diye düşünmüş; bazısı araba sürülebilecek, cezaevi olan, otel odalarında turistlerin kaldığı herhangi bir şehirde geçebilecek hikayesini şartları yerine getirmek amacıyla pek de kara olmayan semtlerimize yerleştirmiş; bazısı madem ölüm ve kadın olacak dublaj film havası da olmalı diye karakterlere “piç kurusu”, “tanrı aşkına” gibi sokakta duymayacağımız lafları ettirmiş; ecnebi bir neo-oryantalist yazar başka ecnebiler için İstanbul’un turistik yerlerinin arasına müslüman katiller koymuş; bazısı ise İstanbul ile ilgiliyse içinde bir rum bir ermeni bir de yahudi bulunmalıdır diye düşündüğünden Temel fıkrası gibi artık pek de görmediğimiz Lozan tanımı gayrimüslim vatandaşlarımızı kullanmış.

sarapci.com

Yazının tamamını şuraya tıklayarak okuyabilirsiniz. Hazır tıklamışken Emin Bey’in Issız Adam hakkındaki yazısını da mutlaka okuyun.

Eğer Emin Bey’in yazılarını okuyup geri döndüyseniz uzun zamandır kafamı kurcalayan bir konudan bahsetmek istiyorum: Türkiye’de edebiyat eleştirisinin tuhaf durumu. Akademik ya da kuramsal eleştiriden bahsetmiyorum, gazetelerin eklerinde ve popüler dergilerde çıkan, sizin benim gibi sıradan okuyucular için kaleme alınmış yazılardan bahsediyorum. Aslında kitap eleştirisi niyetine okuduğumuz yazıların çoğunun sadece “kitap tanıtımı” olduğunu da bir kenara bırakalım.

(Bırakmadan önce biraz sinirimi kusayım: tanıtım yazılarında romanların konusunun anlatılmasına gıcık oluyorum. Bazen kitabın ilk sayfasını açıp anlatmaya başlıyorlar ve hiç üşenmeden kurgunun yüzde doksanını gayet ayrıntılı bir şekilde özetliyorlar. Sonra da “aman sonunu söylemeyelim de heyecanı kaçmasın” diye yazıyı bağlıyorlar. Sağolsunlar! Sanki kitabın tek heyecanlı yeri son on sayfası. Sanki diğer 290 sayfa sırf kitap rafta dik dursun diye yazılmış. Eğer gerçekten o niyetle yazılmışsa, bari sonunu da anlatın, bizim de paramız cebimizde kalsın. Hiç olmazsa böyle bir iyilik yapın.)

Neyse, asıl konumuza geri dönelim.  Bana tuhaf gelen durum şu: şimdiye kadar hiçbir kitabı yerin dibine sokan, haydi ondan da geçtim, sertçe kötüleyen bir eleştiri okuduğumu hatırlamıyorum. Zihnimi zorluyorum, inanılmaz derecede kötü kitaplar hakkında çıkmış eleştirileri düşünüyorum. Kesinlikle aklıma gelmiyor. Eğer eleştirmen “berbat” bir roman hakkında bir şeyler yazacaksa genellikle iki önemli teknikten birini kullanıyor. Birinci teknikte eleştirmen, bir takım zeki kurgu oyunları sayesinde romanı değil de, kendi çocukluğunu, çok sevdiği başka bir romanı, ya da yüksek lisans tezini anlatıyor. İkinci teknikte ise eleştirmen bütün iyi niyetini kullanarak, hatta bazen insanüstü bir çaba harcayarak o berbat romanın çok da berbat olmayan özelliklerini sayıyor. En sonunda da (artık sırf biz okuyuculara ayıp olmasın diye mi, yoksa sabrı taştığı için mi bilinmez) bir tane suya sabuna dokunmayan cümleyle roman hakkındaki gerçek hissiyatını hissettiriyor.

Örnek: Yazar çok ilginç bir öykü anlatmak üzere yola çıkmış izlenimi veriyor. İlerleyen sayfalarda, kısa cümleler kurarken hemen hemen hiç gramer hatası yapmıyor. Kitap bittiğinde aklınızda pek bir şey kalmadığı için kendinizi tüy kadar hafif hissediyorsunuz. Eminiz ki yazar tecrübe kazandıkça, diyelim ki otuz kırk roman sonra, biraz daha iyi işler yapmaya başlayacak.

Kimbilir, belki eleştirmenler usta yazarların kalplerini, yeni yazarların da şevklerini kırmak istemiyorlardır. Öte yandan, sinema eleştirmenleri bu kadar hassas davranmıyorlar. Yeri geldiğinde yerli filmler hakkında da, yabancı filmleri hakkında da son derece ağır yorumlar yapıyorlar. En sevdiğim sinema yazarı Fatih Özgüven’in en sevdiğim sinema yazarı olmasının başlıca sebebi, benim gıcık olduğum şeylere onun da gıcık olması ve bunları şahane bir üslupla anlatmasıdır. Bu yüzden onun önerilerini de ciddiye alıyorum, övgüyle bahsettiği bütün filmleri seyretmeye gayret ediyorum.

Bu kadar laf kalabalığı yapmamın gerçek sebebi, sözü evirip çevirip bir arkadaşımın reklamını yapmaktı. Az önce adı geçen Emin Bey’den bahsediyorum. Aslında reklama filan ihtiyacı yok, benden daha fazla okuru olduğuna eminim. İnternetlerde kendisi sarapci olarak tanınıyor. Gezi yazıları sayesinde ünlenmiş. Daha doğrusu kendisi öyle düşünmeyi tercih ediyor. Aslına bakarsanız, çocuk sahibi olmak üzerine yazdığı üç dört yazı sayesinde romantik genç annelerin ve anne adaylarının kalbini çalmış, o sayede kalabalık bir okuyucu kitlesi olmuş. Bu aralar, cemiyetimizin yoğun okuma temposunun da etkisiyle kitap eleştirilerine hız verdi. Toplantılarda kendi aramızda konuştuklarımızı cümle aleme ifşa etmekten zerre kadar utanmayan Emin Bey, kendi görüşlerini iyisiyle kötüsüyle hiç çekinmeden yazıyor. Ayrıca çok güzel yazıyor. Söyledim mi bilmiyorum ama gerçekten çok güzel yazıyor. Eğer sözümü dinler ve ileride yazılarını bir kitapta toplarsa köşeyi döneceğine iddiaya girerim. Televizyona filan bile çıkabilir. (Ayrıca kendisi benim iki test okuyucumdan da birisidir. test okuyucu = romanı herkesten önce okuyan, sevmediği kısımları bana uygun bir dille bildirmekle görevli olan, ve bileklerimi kesmeye kalkarsam beni hastaneye yetiştirecek kişi.) Bu kadar övgüden sonra da benim kitaplarım hakkında çok fena şeyler yazamaz herhalde. İşin şakası bir yana, son derece eğlenceli, faydalı, ufuk açıcı, imrendirici gezi yazıları, kitap ve film eleştirileri okumak istiyorsanız sarapci.com’u kaçırmayın.

 

Ve de üçüncü roman

Son olarak üçüncü romanımdan bahsetmem gerek sanırım... Adı (şimdilik), 47 Numaralı Kamara. Daha önce söylediğim gibi birkaç ay önce bitti ve yayınevine teslim edildi. Kontratlar imzalandı. Ancak ne zaman basılacak derseniz, şu anda hiçbir fikrim yok. Yayınevleri genellikle yaz aylarında kitap çıkarmaktan hoşlanmıyorlar, o yüzden sonbahara kalacağını tahmin ediyorum. Daha sonraki yazılarda yeni roman hakkında bir şeyler anlatırım, ama bu yazı gereğinden uzun oldu, artık bitirmek gerek...

 

* * *

Şu anda okumakta olduğum kitaplar: Dubliners (James Joyce), Cemile (Orhan Kemal), Where I'm Calling From (Raymond Carver), İklimler (Andre Maurois)

Müzik tavsiyesi: Dear John (Loney, Dear), Yesterday and Today (The Field)

Film tavsiyesi: Synecdoche, New York (Charlie Kaufman)