Kaya Genç, dün sabah The Guardian gazetesinde gördüğü bir haberi yollamış. Okumaya başlar başlamaz kendi kendime "Yok artık," diye mırıldandım. Haber sahiden çok ilginç ve ürkütücü: Florida'da Jeff Bush isminde 37 yaşında bir adam, geçen perşembe gecesi yatağında mışıl mışıl uyurken, bir anda yeryüzünde kocaman bir delik açılıyor ve adamı yatağıyla --hatta yatak odasıyla birlikte yutuyor. Çığlıkları duyup yardıma koşan kardeşi, yıkıntıların arasında abisine ulaşamıyor. Kurtarma ekipleri, cumartesi günü adamın hayatından ümidi kestiklerini ve hala cesedini bulamadıklarını açıklıyor. Jeff Bush'u yutan delik 9m çapında ve 15m derinliğinde.

 

guatemala

 

Habere göre bu olayın sebebi, yer altındaki bazı kaya katmanlarının yağmur suyundaki asit yüzünden uzun yıllar boyunca aşınması ve birdenbire çökmesiymiş. İnanılır gibi değil ama dünyanın farklı köşelerinde çok daha heybetli örneklerine rastlanıyormuş. Çin'de 662m, Hırvatistan'da 530m ve Meksika'da 410m derinliğindeki delikler gazetedeki örneklerin sadece birkaç tanesi.

Sabah sabah elimde kahve fincanı, suratım neredeyse bilgisayar ekranına yapışmış bir halde kendi kendime söylenmeye başlamamın biraz da kişisel bir sebebi vardı. 04:00 isimli son romanımdaki şu bölüm aklıma gelmişti:

(Kahramanımız Giray'ın on iki yıl önceki günlüklerinden kayıtlar okumaktayız. D diye bahsi geçen kadın ise Giray'ın arkadaşı bir polis.)

10/04/2000

Pazartesi günkü Hürriyet’in manşeti: Rakı Sofrasında Ölüm. Daha saçma bir başlık bulamazlardı herhalde. Jetonları iki gün sonra düştü, olayın ne kadar ciddi olduğunu ve milletin ne kadar korktuğunu daha yeni anladılar. Bu sabahki manşet: Büyük İstanbul Depreminin Habercisi mi?

Helal olsun!

Halkımız yiyecek, su ve tuvalet kâğıdı stoku yapmak üzere süpermarketlere hücum etmeye başlamış. Piyasada el feneri ve pil kalmamış.

Hep beraber bekliyoruz.

 

12/04/2000

D ile buluşup olay mahallini incelemeye gittik. (Onun işine ait terimleri kullandığımda bana kıl oluyor.) Beşiktaş Çarşısı her zamankinden daha kalabalıktı. Minibüsten inip Balık Pazarı’na kadar yürümek neredeyse yarım saat sürdü. Yanımda D olmasaydı yarı yolda vazgeçip eve dönerdim. İşin kötüsü, o kadar itiş kakışta hiçbir şey göremedik.

Rakı Sofrasında Ölüm diye manşete çıkan meyhanelerin yanına yaklaşmak mümkün değil. Zaten iki dükkânın önündeki masalar tamamen deliğin dibini boylamış. Binalar da yamulmuş diye tutturdu D ama bence eskiden de aynı derecede yamuktular. Büyük bir alanı barikatlarla kapatmışlar, üniformaları polis üniformasına benzemeyen birtakım herifler, halkımız barikatları aşmasın diye nöbet tutuyor. Kim bunlar diye sordum. Özel güvenlik şirketiymiş. Ne alaka dedim. Karışık bir mesele, yakında bunlardan her yerde görmeye başlayacaksın dedi.

Barikatların içinde, sarı kasklı, dağcı kıyafetli birtakım gençler yarıklara inmek üzere hazırlık yapıyorlardı. Başlarında da mühendis ya da hoca görünümlü birkaç amca bekliyordu. Durup seyretmek istedim ama arkadan gelenler öndekileri sürekli itip yer kapmaya çalıştığı için on dakika geçmeden pes ettim.

Akşam haberleri izlerken öğrendik. O dağcı kılıklı gençler İstanbul Teknik Üniversitesi’nin araştırma ekibiymiş. Ayrıca uzmanlara göre, çatlakların depremle alakası yokmuş. Neyle alakası olduğunu henüz çözememişler. Kaya oluşumlarıyla ilgili yapısal bir hasar olabilirmiş. Su borularındaki sızıntılarla bile alakası olabilirmiş. Böyle şeyler sık sık oluyormuş, sadece bu seferki ne yazık ki kalabalık bir yere denk düşmüş. Bana pek inandırıcı gelmedi Defter. Bu uzmanlara inanan hiç kimse kaldı mı, bilmiyorum.

 

(...)

 

25/04/2000

Etrafta birtakım şehir efsaneleri dolanmaya başladı. Ben dolmuşta dinledim bir tanesini: Gecenin en ıssız saatlerinde Balık Pazarı’ndaki yarıkların derinliklerinden yükselen titrek ışıklar ve korkunç sesler hakkında resmi raporlar hazırlanmış. Karanlıkta sürünerek yeryüzüne tırmanan tuhaf varlıklar gördüğünü iddia eden bir sürü görgü tanığı varmış. Yüzleri olmayan, uzun kollarıyla yakaladıkları kurbanlarını canlı canlı yarığın dibine sürükleyen, çirkin varlıklar. Bu şekilde ortadan kaybolan yüzlerce insan olduğu devlet tarafından sır gibi saklanıyormuş.

D’ye anlattım. Böyle saçma sapan şeylere nasıl inanırsın diye bana kızmasını bekliyordum ama soğuk bir sesle, “Evet son günlerde kayıp olayları artmaya başladı,” dedi. “Ama bence bunlarla alakası yok,” diye ekledi.

 

(04:00, s. 199-204)

 

Geçen yıl romanı yazarken ne gazetede aktarılan türde olaylardan, ne de adı geçen o dev çukurlardan haberim vardı. Kıyamet alametlerini andıran ve romanın atmosferine uygun bir dizi tuhaf hadise hayal etmeye çalışıyordum. Yukarıdaki bölümü tamamen o niyetle yazmıştım. Düne kadar da kurgunun gerçeklikle bağlarının iyice zayıfladığı ve fantastiğe yaklaştığı bölümlerden biri olduğunu sanıyordum. Romanda şehir efsaneleri, şehir efsanesi olarak kalıyor (farklı şekilde okumak size kalmış). Diğer tarafta, hayat mı romanları taklit ediyor, romanlar mı hayatı, onu bilmiyorum.

Kaya Genç'e selam ve sevgilerimle.

 

Haberin aslı: http://www.guardian.co.uk/world/2013/mar/04/what-causes-sinkholes-florida-man

Fotoğraf: Guatemala’daki delik. http://gizmodo.com/5551916/the-gates-of-hell-just-opened-in-guatemala