Hannah Tinti’nin ABD’de çok beğenilen öykü kitabı “Animal Crackers”, Everest Yayınları tarafından “İnsan Çatlatan Hayvan Öyküleri” adıyla basıldı. İlk edebiyat çevirim olduğu için bu kitaptaki öykülere karşı özel bir sempati duyuyorum ama tarafsız bir gözle baktığımda bile, bunların uzun zamandır okuduğum en keyifli ve en etkileyici öyküler olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.

Kitap hakkında daha fazla bilgi için burayı, ya da Hannah Tinti’nin websitesi için burayı tıklayın.

Hannah Tinti ile eposta üzerinden yaptığımız söyleşi sanırım haftaya gazetelerden birinin kitap ekinde yayımlanacak. Henüz ayrıntılar belli değil. O güne kadar beklemek istemeyenler söyleşinin tamamını aşağıda okuayabilir.

 

HANNAH TINTI İLE RÖPORTAJ

İnsan Çatlatan Hayvan Öyküleri, ya da orjinal ismiyle “Animal Crackers” ile şans eseri tanıştım. Sürekli söylenmemden bunalan sevgili (ve herşeye rağmen sabırlı) editörlerimin çevirmem için gönderdiği beş kitaptan biriydi; diğerlerine göre daha inceydi ve çok güzel kırmızı bir kapağı vardı. O sırada ikinci romanımla boğuşmaktaydım ve son derece sinir bozucu bir noktada tıkanıp kalmıştım. Önümde dizili duran kitapların arasından kırmızı kapaklı olanı seçmemin mantıklı, ya da duygusal bir sebebi olmadığını itiraf etmem lazım. Sadece, uzun bir metni çevirmektense kısa kısa öyküler çevirmek daha kolay olur diye saçmasapan bir fikre kapılmıştım. Zaten kendi kendime kızıyordum: daha kendi yazdıklarımla barışık bir ruh halinde değilken, üzerime bir de böyle bir sorumluluk almanın ne âlemi vardı?

İyi ki almışım. Öncelikle, uzun zamandır okuduğum en güzel öyküleri Türkçe’ye çevirmek fırsatını yakaladığım için şanslıydım. Hannah Tinti’nin dilini, temposunu ve anlatımını o kadar sevdim ki, aramaya kalksam böyle bir kitap bulamazdım. Üstüne üstlük, dünyanın öteki ucundaki bu yetenekli yazar, hiç de farkında olmadan bana büyük bir iyilik yapmış oldu. İnsan Çatlatan Hayvan Öyküleri’ni çevirmeye başladıktan sonra bir baktım, kendi romanım söz dinler olmuştu, artık eskisi kadar kapris yapmıyordu. Masanın başına otururken ben de eskisi kadar çok oflayıp poflamıyordum. Şansım o kadarla da kalmadı, ortaokuldan mezun olduğumdan beri ilk defa öykü yazmaya bile niyetlendim. Biraz kıskançlık da var elbette...

Bana böyle iyilikleri dokunan Hannah Tinti, Amerika’da Massachusetts eyaletinde büyümüş. Bu kitabıyla PEN/Hemingway ödülüne aday gösterilmiş ve öyküleri “Amerika’nın En İyi Esrarengiz Öyküleri 2003” seçkisine alınmış. On beş dilde yayınlanan ve eleştirmenlerden bol bol övgü alan İnsan Çatlatan Hayvan Öyküleri, Hannah Tinti’nin ilk kitabı.

Son olarak bir itirafta daha bulunmam gerek: Bu kitabın üzerinde çalışırken en çok zorlandığım şey, ismini çevirmek oldu. Bilenler vardır; “Animal Crackers”, Amerika’da özellikle çocukların çok sevdiği bir çeşit tuzlu krakerdir. Kutuya elinizi attığınızda şansınıza hangi hayvanın çıkacağını bilemezsiniz. Aynı zamanda argoda “azıcık çatlak” anlamına gelen bu markaya Türkçe’de uygun bir karşılık bulabilmek için epey uykusuz kaldım, uyuduğumda ise kâbuslar görmeye başladım. Sonunda Everest Yayınları’ndaki sevgili (ve her şeye rağmen sabırlı) editörlerim yardıma yetişti; İnsan Çatlatan Hayvan Öyküleri gibi dikkat çekici ve akılda kalıcı bir isim önerip beni kurtardılar. Kâbuslarıma giren bir başka şey de, biraz fazla sevgi dolu bir boa yılanı hakkındaki öyküyü çevirmek oldu. Yılan görmekten pek hoşlanmadığımı zaten biliyordum; bu sayede yılanlar hakkında yazmaya da alerjim olduğunu öğrenmiş oldum.

Aşağıdaki söyleşiyi Hannah ile eposta üzerinden yaptık. Sizler bu satırları okurken, kitap da Everest Yayınları tarafından basılmış ve raflarda yerini almış olacak.

* * *

Hikmet: Bildiğim kadarıyla yazarlık dışında bir de bir edebiyat dergisinin editörlüğünü yapıyorsun. Bize geçmişinden biraz bahseder misin? Masanın iki tarafında birden çalışmak nasıl bir his?

Hannah: Yayıncılık sektöründe 1994’den beri çalışıyorum. Önceleri dergilerde, sonra da bir telif hakları ajansında asistan olarak görev aldım. Şimdi ise “One Story” (www.one-story.com) isimli bir edebiyat dergisinin editörüyüm. Yayıncılık işinde deneyim sahibi olmanın yazar olarak çok faydasını gördüm. Başkalarının yazdıklarının redaksiyonunu yaparken yazmakla ilgili bir sürü şey öğrendim: özellikle de berraklığın, kurgunun ve okuyucunun gözlerinin satırlar üzerinde akmasını sağlamanın ne kadar önemli olduğunu. Bazen yayımcılık kalemimi bırakmak ve sözcüklerin doğal akışına fırsat vermek zor olabiliyor. Ama kendim yazarken düzeltme görevlerimi bir kenara bırakıyorum ve bambaşka bir yere gidiyorum.

Hikmet: Kitabındaki öykülerin çoğu alışkın olduğumuz sınıflandırmalara pek uymuyor. Tarif etmesi çok güç öyküler bunlar. Aynı zamanda hem komik, hem de acıklılar. İyi cinayet romanları kadar yüksek tempolu olmalarına rağmen kitabı elimizden bırakıp ışıkları söndürdüğümüzde aslında ne kadar yoğun ve derin bir şey okumuş olduğumuzun farkına varıyoruz. Bazıları gayet rahatsız edici, insanın gırtlağına soğuk bir el gibi yapışıveriyorlar; yine de bittikten sonra insanı tatlı bir hisle baş başa bırakıyorlar. “Ne tür öyküler yazıyorsun?” diye sorsalar nasıl cevap verirdin?

Hannah: Sanırım hem karanlık hem de umut dolu öyküler olduklarını söylerdim. Eğlenceli olmaları için epey uğraştım; ilginç olaylar içeren belirgin kurguları olan, daha klasik tarzda öyküler yazmaya çalıştım. Daha derinlerde ise, çoğunun yalnızlıkla ve başkalarıyla iletişim kuramamakla ilgili olduğunu söyleyebilirim. Öykülerdeki insanlar çabalamaktan vazgeçmiyorlar ve bazen hiç umulmadık bir yerde mutluluğu yakalıyorlar.

Hikmet: Aslında insanlarla ilgili öyküler bunlar. Hayvanlar bir tuval ya da bütünleştirici bir tema görevi görüyor sanki. Yazmaya başlamadan önce aklında böyle bir yapı var mıydı? Bir tür çerçeve içerisinde kısıtlı kalmak yaratıcılığını ne şekilde etkiledi?

Hannah: Öykülerin yarısını o temayı kafamda oluşturduktan sonra yazdım. Bir arkadaşım yazılarımda hep hayvanların yer aldığını ve hep farklı şekillerde yer aldığını söylemişti. Bunu duyduktan sonra o temanın üzerine gittim ve bir toplama oluşturmaya gayret ettim. Son yazdığım öyküler, yani “Bayan Waldron’un Kırmızı Colobus Maymunu”, “Hayatınızdaki Yılanı Yeniden Canlandırmanın Yolları” ve “Koruma Altında” düşünce olarak o izleğe daha yakındır.

Hikmet: Hayvanlar âleminde gereksiz şiddet diye bir şey olmamasına rağmen, kendinden zayıflara eziyet etmek insanoğlunun karanlık yönlerinden birini oluşturuyor. Öykülerin iki tanesinde korumasız hayvanlara pek de hoş şeyler yapmayan çocukları anlatıyorsun. Hayvanlarla çocuklar arasında ilişki hakkında neler düşünüyorsun?

Hannah: Bence iki türlü de olabilir. Ya çocuk hayvana aşırı derecede bağlanır, ya da hayvan çocuğun öfke ve düş kırıklıklarının kurbanı halini alır. Eski bir deyiş vardır: Adam karısına, karısı çocuğa, çocuk da köpeğe vurur, diye. Kabul etsek de etmesek de, insan da bir tür hayvan ve bizim de kendimize has bir besin zincirimiz var.

Hikmet: Hayvanları çok sevdiğinden hiç şüphem yok; sevmesen bence bu öyküleri yazamazdın. Fazla alışkın olmadığımız hayvan türlerini anlatmak için hiç araştırma yaptın mı? İlk aklıma gelenler boa yılanı ve zürafalar... Hayvanlarla ilgili kişisel deneyimlerinden ya da gerçek olaylardan esinlendin mi?

Hannah: Aslında üniverisitede biyoloji bölümünde okudum. Biliminsanı olmayı hedeflemiştim ancak ne yazık ki sayıları aklımda tutmakta güçlük çekiyorum ve bu yüzden sınavlarda zorlandım. Bunun üzerine edebiyata yöneldim. Hayvanlar hakkında okuldan kalma bazı temel bilgilere sahibim ve bunları öykülerimde kullandım. Boa yılanı, zürafa ve diğer bazı hayvanlar hakkında araştırmalar da yaptım. Bu araştırmalar sırasında hemen hemen hep hayvanların dikkat çekici bir özelliği karşıma çıkıyordu ve beynime kazınıp kalıyordu. Bazen bunlar öyküleri toparlamama yardımcı oldu. Örneğin, fillerle denizineklerinin uzaktan akraba olmaları gibi. İkisinin de yuvarlak tırnakları var...

Hikmet: Çocukluğunda en sevdiğin kitap hangisiydi? Bugünlerde en beğendiğin yazarlar kimler?

Hannah: Çocukken öyle bir ayırım yaptığımı sanmıyorum. Annem kütüphanede çalışırdı, bu yüzden kitaplarla iç içeydim. Macera kitaplarını çok okurdum, Define Adası, Mohikanların Sonu, Kaçırılan Çocuk gibi... Bir de Oz serisinin tamamını. Biraz büyüdüğümde Jane Eyre’i okudum ve sanırım şimdi bile en sevdiğim kitap odur. Sürekli baştan okuyorum. Büyük Umutlar’ı da baştan okuyup duruyorum. Çağdaş yazarlardan ise Flannery O’Connor, John Irving ve George Saunders’dan çok keyif alıyorum.

Hikmet: Bir roman yazmakta olduğunu duydum. Sence roman yazmakla öykü yazmak arasında ne gibi farklar var? Ve son olarak, şahsen en hoşlanmadığım soruyu soruyorum: Romanın ne hakkında?

Hannah: Çok farklı bir deneyim oluyor benim içim. Kısa öykülerde cümleler çok damıtılmış. Her birinin yoğun anlamlarla yüklü olması gerekli. Kullandığım dili esnetip daha gevşek yazmam ve karakterlerin iç yaşantıları hakkında daha fazla ayrıntıya girmem gerektiğini fark etmem epey zaman aldı. Kurguyu oluşturmak da inanılmaz derecede karmaşık bir hal alabiliyor. Küçücük bir değişiklik ya da bir düzeltme bazen yüzlerce sayfayı etkiliyor. Bir arkadaşım roman yazmayı, bir ahtapotu yatağa yatırmak için boğuşmaya benzetmişti. Ne zaman bir kolunu battaniyenin altına soksan, başka üç kol yerinden kurtulup dışarı fırlayıveriyor.

Romanım büyüdüğüm yer olan New England’da 1800’lerde geçiyor. Ron adında genç bir oğlan hakkında. Ron, mezarlardan cesetleri çalıp tıp okullarına satan birtakım adamların arasına düşüyor. Genel olarak, Define Adası ya da Büyük Umutlar gibi bir macera romanı olacak. Şu anda son düzeltmeler üzerinde çalışıyorum. 2008 yılının temmuz ayında basılacak.