(Bu yazı ilk olarak Istanbul Art News Edebiyat'ın Ocak 2015 sayısında yayımlandı.)

Okuduğumuz kitapları niye evimizin baş köşesinde sergileriz? Bence bunun iki cevabı var. İlki, kitap raflarını birer gurur tablosu ya da kimlik belgesi gibi kullanmayı sevdiğimiz için olabilir. (Bu cümleyi yazar yazmaz aklıma öldürdüğü geyiklerin kafalarını duvara asan avcılar geldi. Umarım uzmanlar, kitapseverleri avcılarla aynı psikolojik kategoriye dahil etmiyorlardır.) İkinci ise, o kitapları günün birinde tekrar okuma olasılığımızdır. Nabokov, "İlginçtir, insan bir kitabı okuyamaz: ancak yeniden okuyabilir," dememiş miydi? Üstat bir defa okunmuş her kitabı yarım bırakılmış sayıyor ama biz sıradan insanlar olarak o kadar abartmayalım, okuduklarımızın hepsini olmasa da bir kısmını tekrar okumaya niyetlenebiliriz diyelim.

Geçenlerde bir konuşmaya davet edildim. Beni çok etkilemiş, hatta yazmaya heveslendirmiş bir kitabı anlatmam gerekiyordu. Kendimden gayet emin bir şekilde Calvino'nun Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu'sunu seçtim. Günler sonra, konuşmamı hazırlanmaya oturduğumda farkına vardım ki, tüm listelerimde en üst sıralara yerleştirdiğim ve her fırsatta övdüğüm bir romanı neredeyse tamamen unutmuşum. Elbette baş döndürücü yapısını ve içindeki oyunu gayet net hatırlıyordum ama o kadar. Calvino, "Klasikler, insanların, genellikle 'Yeniden okuyorum' dedikleri kitaplardır," diye yazdığında, belki de onlarca yıl sonra İstanbul'da Bir Kış Gecesi'nin ilk sayfasını yeniden açacak olan kel kafalı, gözlüklü bu okurunu hayalinde canlandırmıştı.

Çocukluğumda birkaç kısa rafı ancak dolduracak sayıda kitabım vardı. Başta çizgi romanlar olmak üzere o raflardaki tüm kitapları defalarca okumuştum. Hem çok sevdiğim ve aynı heyecanı tekrar yaşamak istediğim için, hem de belki daha önce gözümden kaçan bir detayı bu defa yakalarım diye. Odamda bir de koca bir yığın eski National Geographic dergisi dururdu. Dilini anlamadığımdan onların yazılarını okuyamıyordum ama resimlerini milim milim beynime kazıyordum. En çok da ilk sayfaları süsleyen reklamlardaki fotoğraf makinası resimlerini. Saatlerce inceler ve her defasında yeni bir düğme, kadran, mekanizma keşfederdim o cihazların üzerinde.

Otuz yıl ileri saralım: son zamanlarda farklı bir ihtiyaç belirdi hayatımda. Zamanında okur gözüyle çok hoşuma giden kitapları şimdi bir defa da yazar kafasıyla okumak istiyorum. Kanondaki klasikler olsun, kendi klasiklerim olsun, büyüteç ve cımbızla okumak. Benim için bu bir okul. Yazmakla ilgili yeni şeyler öğrenmek ihtiyacımı bu şekilde karşılıyorum. O romanlarda daha önce farkına varmadığım düğmeleri, kadranları, mekanizmaları keşfetmek beni mutlu ediyor.

Hava attığıma bakmayın, sevdiğimiz kitaplara geri dönmek için yazar olmamıza gerek yok elbette. İyi yazılmış bir kitaptan her okuyuşta taze mutluluklar bulup çıkarabiliriz. Metin hep aynı metin, harflerin sayısı ya da sözcüklerin sırası değişmiyor, ama bizim beyinimizin kıvrımları, gözümüzün ayarı yıllar içerisinde değişiyor. Kaslarımız, kemiklerimiz şekil değiştiriyor. Yıllarca ağzımıza koymadığınız yemekleri artık sevdiğimizi fark ediyoruz. İnsanlar hayatımıza girmiş ve hayatımızdan çıkmış oluyor. İklimler değişiyor. Hem, 1000 sayfalık bir Anna Karenina, ya da saniyede 1000 sözcüklük bir Mrs Dalloway, tek okumayla bitebilir mi? Lolita'ya 18 yaşımdaki bakışımla 38 yaşımdaki bakışım aynı olabilir mi? Calvino'ya selamlar olsun, Bir Kış Gecesi'ni tekrar okudum ve yıllar önce ilk kez okuduğum o romana hiç benzemediğini gördüm. Değişmeyen tek şey hissettiğim heyecandı. Bir de itiraf etmem lazım ki Ulysses'i hala elimin altında yardımcı kaynaklar olmadan çözemiyorum, belki bir gün o da değişir.