1. Antik Çağ (Walkman dönemi): Çok çok eskidendi. İlk nesil walkman’ler henüz yeni piyasaya çıkmıştı ve babam bir iş gezisi dönüşü bana bir tane getirmişti. Tuğla büyüklüğünde, turuncu süngerli kulaklıkları olan şahane bir aletti. Walkman’imi o kadar sevmiştim ki sabah uyanır uyanmaz kulağıma takıyor, gece uykuya dalana kadar çıkarmıyordum. Ancak şöyle bir sorun vardı: Babam bana walkman’i verdiğinde tatildeydik (sanırım Erdek’deydik) ve yanımdaki tek kaset, aletin içinden çıkan, her yüzüne yirmi dakikalık tek bir parça kaydedilmiş tanıtım kasetiydi. Ön yüzünde Grieg'in piyano konçertosunun ilk bölümü vardı. Arka yüzünde ne vardı hatırlamıyorum, çünkü Grieg'i o kadar sevmiştim ki kasetin arkasını çevirmedim. Defalarca dinleye dinleye bütün notaları ezberlemiştim ve kaseti her başa sarışta piller bitecek diye huzursuz olurdum.

 

Sony_Walkman

 

2. Amadeus dönemi: Lisedeydik, Milos Forman’ın Amadeus filmini seyrettik ve Mozart hayranı olduk. Uzun bir süre ortalıkta “Konfuta-tis, Maledik-tis,” diye mırıldanarak dolaştığımı hatırlıyorum. Filmde kullanılan bütün Mozart eserlerini ezbere biliyordum, tabi sadece filmde çalınan bölümlerini. Bu dönem, ergenlik yıllarımın Pink Floyd - The Wall aşamasıyla çakıştığı için çok uzun sürmedi.

3. Gel zaman git zaman: Vasat bir klasik müzik dinleyicisi oldum, melodisi aklımda yer eden her şeyden hoşlanıyordum. Chopin, Mozart veya Beethoven duyduğumda, çoğu zaman hangisinin hangisi olduğunu ayırt edebiliyordum. Asansörlerde ve otel lobilerinde çalınan bütün klasik müzik eserlerini tanıyordum. Festivale gelen meşhur icracıların ve orkestraların konserlerine gidiyordum, bildiğim bir şey çalarlarsa seviniyordum, bilmediklerimde sıkılıyordum ama kimseye belli etmiyordum. On onbeş tane klasik müzik kasetim vardı.

4. Birinci Ayışığı Dönemi: Kasetlerimden biri Beethoven’ın 14 numaralı sonatı, nam-ı diğer Ayışığı Sonatı’ydı. Piyanoyu kim çalıyordu hatırlamıyorum. Eserin meşhur birinci bölümünden sıkıldıktan sonra, ikinci bölümünü de bir türlü sevemediğim için, bir dönem sürekli üçüncü bölümünü dinlemeye başladım. Geceleri kulağımda walkman yatağıma uzanır ve kendimi kocaman bir sahnede, spotların altında, muazzam bir piyanoda Ayışığı Sonatı’nın üçüncü bölümünü çalarken hayal ederdim. Seyirciler beni hep ayakta alkışlardı. O yaşlardakilerin kendisini Michael Jackson filan olarak sahnede hayal etmesi gibi bir durumdu sanırım. Bu dönem, 80’lerin sonunda yükselen pop müziği dalgası yüzünden uzun sürmedi. Kendimi Michael Jackson olarak hayal etme dönemim ise hiç olmadı, çok şükür.

5. Opera dönemi: Reasürans Çarşısının alt katındaki Ege Bar’ın en popüler zamanlarıydı, büyük bir inatla her hafta sonu Turkuaz isimli grubu dinlemeye/seyretmeye giderdim. Çok eğlenceliydi. Çoğunlukla İtalyan aryaları söylerlerdi. Doğal olarak o dönemde kafayı aryalara taktım ve sürekli opera dinlemeye başladım. Özellikle bilumum tenorların Verdi ve Puccini yorumlarına epey vakıf oldum. Pavarotti’den hiç hoşlanmazdım ama biyografisini almıştım (okumadım). Verdi’nin ve Puccini’nin de biyografilerini aldım (onları da okumadım). Sonra Ege Bar kapandı, Turkuaz dağıldı, ben de operadan bunaldım. Filmlerde Manhattan’da şık bir evde, mutfakta makarna pişerken salonda çalan aryalara hala pek bir imrenirim.

6. İkinci Ayışığı dönemi: Beş altı yıl önceydi. Uzun zamandır dinlemediğimi ve özlediğimi farkedip, bir Ayışığı sonatı CD’si aldım kendime. Eski kasetteki yorum öyle kafama kazınmış ki, yeni CD’deki yorum (Ashkenazy) tuhaf geldi. Dinleye dinleye alıştım. Alışmakla kalmadım, eski kasetimden daha çok sevdim. CD’de diğer meşhur Beethoven sonatları vardı, onların bir iki tanesini de çok sevdim. Ve şunları düşündüm:

  1. Dikkatli ve çok dinlediğimde, demek ki iki yorumcu arasındaki farkı ben bile anlayabiliyordum. Ben bile iki yorum arasından birini ötekinden daha çok sevebiliyordum.
  2. Beethoven’ın bilmediğim ve bilsem muhtemelen çok seveceğim daha bir sürü piyano sonatı vardı.
  3. Bundan yola çıkarak son derece moral bozucu genellemeler yapılabildi. Şöyle ki, daha hiç duymadığım ve duysam bayılacağım kimbilir başka hangi bestecilerin hangi piyano sonatları vardı, ondan geçtim konçertolar vardı, senfoniler vardı, binlerce eser vardı... Seveceğim, aşık olacağım, hayran kalacağım şeylerin daha sadece binde birini tanıyordum, hayatımın en iyi ihtimalle üçte biri, daha makul ihtimallere göre de yarısına yakını geçmişti ve boş boş oturuyordum, (kısaca açgözlülük).
  4. MTV seyredemeyecek kadar ihtiyarlamıştım artık.

7. Aydınlanma çağı: Yeni başladı, epey de uzun süreceğe benzer. Toptan aydınlanmayı becerebilecek ne zamanım ne de sabrım olmadığını bildiğimden, kolay yutulacak küçük lokmalar seçtim kendime. Bu günlerde listem şöyle:

 

uchida_1_credit_richard_avedon

 

  • Beethoven’ın tüm piyano sonatları. Rahmetli 32 tane bestelemiş, ben daha 21 tanesine hakimim. Barenboim, Kempff, Schnabel, Gilels, Ashkenazy ve Brendel’i dinledim. Şu anda favorim Andras Schiff’in ECM serisinden çıkan yorumları. Aynı zamanda onun Londra’da verdiği seminerlerin kayıtlarını dinleye dinleye bütün sonatları tek tek öğreniyorum. Her şeyi o kadar sempatik, o kadar eğlenceli anlatıyor ki başka birisinin yorumunu tercih edersem ihanet edermişim gibi geliyor.
  • Bach’ın Goldberg Varyasyonları ve Well-Tempered Clavier. Bach’ı hatmetmek beni boy boy aşacağı için şimdilik sadece Glenn Gould’u öğrenmeye çalışıyorum (kimbilir, belki o da aynı kapıya çıkıyordur). Nev’i şahsına münhasır piyanistin 1955’teki Goldberg yorumuna bir türlü alışmadım, 1981 yorumunu saplantı halinde dinliyorum. Yakında Gould’un biyografisini okumaya başlayacağım, bir de sırada belgesel DVD’leri var.
  • Dvorak’ın piyano beşlisi ve çello konçertosu. İlkinde Takacs Quartet’in yorumu iyidir diye okudum, arayıp buldum, zevkle dinliyorum. Doğruyu söylemek gerekirse başka bir yorum dinlemediğim için kötüsü nasıl olur onu da bilmiyorum. İkincisinde ise favorim du Pre. Rostropovitch ve Yoyo Ma da dinledim ama ikisi de du Pre kadar heyecanlandırmıyor beni.
  • Mozart’ın piyano konçertoları. Mitsuko Uchida (bkz. resim) yorumlarını aldığıma o kadar mutluyum ki henüz başka birinden dinleyip karşılaştırmaya kalkışmadım. Tek sorun, kadın Grey’s Anatomy dizisindeki çekik gözlü doktor kıza benziyor, gözümde hep o canlanıyor dinlerken ve biraz gıcık oluyorum.
  • Chopin’in noktürnleri. Angela Hewitt denedim, hiç hoşlanmadım, kafama çekiçle vuruyor gibi geldi. Ashkenazy’e geri döndüm, huzura kavuştum. Şimdi daha yumuşak çalan birisini arıyorum.