Bir önceki yazıda uzun uzun edebiyat dergilerinden ve roman okumaya niye istediğim kadar zaman ayıramadığımdan bahsederken önemli bir ayrıntıyı atladım.

Kendi romanımın kabasını Ocak ayında bitirip dosyayı yayınevine teslim ettim. Teslim eder etmez roman baskıya girmiyor. Sırada bekleme, ilk düzeltmeler, tekrar bekleme, son düzeltmeler, biraz daha bekleme şeklinde devam eden bir süreç başlıyor.  Ben de bu sürecin çeşitli aşamalarında müstakbel romanımın bitmiş halini (%99,9 bitmiş halini diyelim) üst üste beş-altı defa okumak durumunda kaldım. Teslimattan önce, bitmemiş saydığım halini kaç defa okuduğumu hatırlamıyorum bile. Bütün bunlar yaptığımız işin bir parçası, olağanüstü bir durum yok.  Yine de insanın kendi yazdığı romanı baştan sona defalarca okuması ne kadar sıkıntılı bir şey, anlatamam.

Hayatımda hiç gece kalkıp çocuk bezi değiştirmedim ama şöyle bir süreç olduğunu tahmin ediyorum:

(1) Birinci hafta: Ruhunuz, tarif edilmesi imkansız bir sevgiyle doluyor. Sabaha kadar uyanık kalıp o ufacık hayat parçasının ensesindeki bisküvi kokusunu içinize çekmek, uykusunda nefes alıp verişini saatlerce seyretmek istiyorsunuz.

(2) Beşinci hafta: Bütün şehir mışıl mışıl uyurken, siz karanlıkta pudra, ıslak mendil, popo vs. ile boğuşup, bir yandan da "Ulan amma büyüdü piç kurusu, kulakları da bana benzeyecek sanırım," diye düşünüyorsunuz. Hafifçe gülümsüyorsunuz.

(3) Yirmi beşinci hafta ve sonrası: Gülümsemek için bir miktar enerji harcamanız gerekiyor ancak sizde artık enerji filan kalmamış. Elleriniz beyninize ihtiyaç duymadan işleri hallederken, tek gözünüzü açık tutmaya çalışıyorsunuz. Bir yanda da yatağa dönünce kaç saat daha uyuyabileceğinizin hesaplıyorsunuz.

Kendi romanınızı kırk kere okumak da hemen hemen buna benziyor. Tek farkı şu: ilk seferinde bile ruhunuz öyle tarif edilmesi imkansız bir sevgiyle dolmuyor. Eğer şansınız yardım etmişse ve önünüzdeki satırlar endişe ettiğiniz kadar kötü değilse, içinizi tatlı bir his kaplıyor, o kadar.  (Bir de bebeğinizin altını her açtığınızda, "Bunun bacakları biraz kısa sanki, düzeltsem mi acaba," diye düşünmüyorsunuzdur umarım.)

* * *

Lafı bu kadar uzattıktan sonra gelelim asıl konumuza; geçen ay okuduğum ve başkaları tarafından yazılmış kitaplara.

 

1. Last Evenings on Earth, Roberto Bolano (Türkçeye çevrilmemiş)

Meğer bu diyarlarda da ne kadar çok Bolano meraklısı varmış. Yazarın meşhur romanı 2666 hakkındaki eski yazılarım 2666'dan Sonra (1) ve 2666'dan Sonra (2) sayesinde, blogum son dört hafta boyunca hayatında hiç görmediği kadar çok misafir ağırladı. Oysa o yazıları 2009’da yazmıştım. Anladığım kadarıyla, geçen ay 2666'nın Türkçesinin yayımlanması sebebiyle dalga dalga yayılan Bolano heyecanından benim blog da nasibini aldı. Bu vesileyle ben de okumadığım bütün Bolano kitaplarını düzenli bir şekilde okumaya karar verdim. Her ay bir tane. Hepsini bitirdikten sonra da Vahşi Hafiyeler ve 2666'yı tekrar okumayı hedefliyorum.

Kendi küçük Bolano macerama Last Evenings on Earth ile başladım. Kitap, yazarın İspanyolca iki derlemesinden (ki bir tanesi Katil Orospular adıyla Metis Yayınları'ndan çıkmıştı) seçilmiş öyküleri içeriyor.

Kitapta Bolano okurlarına tanıdık gelecek çok şey var. Öykülerin çoğunun anlatıcısı, yazarın kurgudaki izdüşümü olan B. ve/veya Vahşi Hafiyeler'deki adıyla Arturo Belano. Diğer karakterlerin arasında da bildiğimiz isimler var. Herhangi bir Bolano metninde sayfa başına yaklaşık 250 isim düştüğünden, söz konusu karakterlerin hepsini akılda tutmak, ya da hangisine ilk nerede rastladığımızı hatırlamak imkansız. Acaba bütün bu roman ve öykülerdeki karakterin yollarının nasıl kesiştiğini listeleyip dev bir harita çıkaran Bolano-delileri var mıdır? Varsa tanışabilir miyiz?

Last Evenings on Earth'de, karakterler kadar temalar da tanıdık. Her satırda, biraz melankoli, ufak bir dedikodu, bulmacaya ait bir ipucu ve insanı huzursuz eden o "felaket kapıda" hissi var. Esrarengiz bir şekilde ortadan kaybolan yazarlar ve şairler var. Sürgünde yaşayan yazarlar, kuş uçmaz kervan geçmez kasabalarda yaratıcı yazarlık dersi verenler, barlarda birbirlerine rastlayıp kıskançlıklarını, hayranlıklarını ya da saplantılarını itiraf edenler, bunalıma girip intihar etmeyi düşünenler, düşünmekle kalmayıp edenler de var.

Bolano'nun evreninde sadece yazarlar değil, aklı başında insanlar da edebiyata tutkuyla bağlı. Gece bekçilerinden tutun inşaat işçilerine kadar herkes, özellikle da genç ve çekici hanımlar, şiirlerle, öykülerle, romanlarla soluk alıp veriyor. Bir kitapçıya girip unutulmuş bir romanın ilk baskısını aramak, arada bir-iki şiir kitabı aşırmak, bakkaldan ekmek almak kadar sıradan bir uğraş.

(Bu yazıyı yazarken mahallemizin kafesinde oturuyorum. İkinci çalışma odam saydığım mekan. Bahçedeki masalar dolu. Hava sıcak; az sonra yağmur bastıracak ama henüz hiçbirimiz farkında değiliz. Bilgisayarın ekranı güneşte parlıyor diye içeriye geçiyorum. Benim dışımda iki kadın var, o kadar. Yan masada sohbet ediyorlar. Daha doğrusu birisi heyecanla konuşuyor, diğeri belli ki çok bunalmış, bir an önce kalkıp gitmek istiyor. Her iki cümlenin bir tanesi İngilizce, bir tanesi Türkçe. Sırayı şaşıracaklar mı diye merak edip çaktırmadan kulaklıklarımı çıkarıyorum. Heyecanlı olan, arkadaşını yaşam koçu olması için ikna etmeye çalışıyor sanırım, enerjisi ve rahatlığı sayesinde rahatlıkla altından kalkabilirmiş bu işin. Anlamaya çalışıyorum. Ama aklım başka yerde, beynim Bolano evrenini tarif edecek cümleler kurmakla meşgul. Bazı eleştirmenler yazarın sürekli kullandığı "tutkulu ama başarısız genç yazar" ile "sırra kadem basan başarılı yazar" tiplemesini çok klişe buluyor. Oysa benim çok hoşuma gidiyor.)

Bolano'nun metinlerinin sonunda düğümler çözülmez. Çoğu kez bölümler anlatıcın "Ve onu bir daha görmedim," sözleriyle biter. Tam olarak o kelimelerle bitmese bile okurun kafasında öyle bir his uyanır. Bilirsiniz ki, B.'nin de, anlattığı kişinin de öyküsü son satırdan sonra devam edecektir. Daha söyleyecek çok şey vardır ama Bolano bir noktada kenara çekilip susmayı tercih eder. Tıpkı insan ruhunun en karanlık, en pis köşelerine bakarken, veya tarihin en korkunç dönemlerinden bahsederken, bir noktada susmayı tercih ettiği gibi. Sensini isimli öyküde, Arjantin'de darbe sonrası oğlunun cesedini arayan bir babayı anlatırken bile duygu sömürüsü yapmak, okuyucuyu göz yaşlarına boğmak gibi bir hedefi yoktur. Satırların sonuna geldiğinde sizinle yan yana durur ve hep birlikte o karanlık kuyunun dibine bakmaya devam edersiniz.

On dört öykünün her biri ayrı güzellikte, ama aralarında beni en çok etkileyen, kitaba ismini veren Last Evenings on Earth (Dünyadaki Son Akşamlar) oldu. Son derece huzursuz bir baba-oğul öyküsü bu: Yirmili yaşlarındaki B., babası ile baş başa tatile çıkıyor. 70 model bir Ford Mustang ile Meksiko'dan Akapulko'ya gidiyorlar. Aralarındaki gerilim yolculuklarına da yansıyor. Öykünün bir noktasında babanın çapkınlık hevesi ve ısrarcılığı yüzünden kendilerini bir batakhanede, fahişelerin ve kumarbazların ortasında buluyorlar. Baba kumar masasında şansını zorlarken, bardaki fahişelerden biri elini B.'nin gömleğinden içeri sokuyor. Silahım olup olmadığını kontrol ediyor, diye düşünüyor B. Kadın, B.'nin kulağına eğiliyor ve "Yapabileceğin en iyi şey, babanı hemen buradan uzaklaştırmak," diyor...

Bolano'yla tanışmak isteyen ve bin sayfalık bir romana yetecek zamanı olmayan okurlar için, bu öykü kitabı çok güzel bir fırsat olabilir. Ama yazarın iki uzun romanındaki (Vahşi Hafiyeler ve 2666) yoğunluğu, o nefessiz kalma hissini tatmadıkça, tam anlamıyla Bolano büyüsüne kapılabileceğinizi sanmıyorum.

Benim gibi hayranlar için ise tam anlamıyla define sandığı.

 

2. Cat's Cradle, Kurt Vonnegut (Türkçesi: Kedi Beşiği, April Yayıncılık, 2012)

Okuma cemiyetimiz kış uykusundan uyandı. Yeni sezona, başkanımız Sarapci.com Bey'in (*) zarif dayatmasıyla Vonnegut okuyarak başladık. Haksızlık etmeyeyim, Kedi Beşiği geçen sezon benim de oy verdiğim aday kitaplardan birisiydi, dolayısıyla hiç huysuzluk yapmadım, aksine sevinçle karşıladım bu seçimi. Sarapci.com Bey, çok nazik bir bey olduğundan, okuma cemiyetimizi anlattığı yazılarında benim kaprislerimden hiç bahsetmiyor. İşin gerçeği şu ki cemiyetin en şımarık ve huysuz çocuğu benim.

Budan sonrasını, Vonnegut hayranlarını kızdırmadan nasıl yazacağımı bilmiyorum...

Kurt Vonnegut el üstünde tuttuğumuz bir yazardır; zekasını, mizah duygusunu ve hepsinden öte hayata bakış açısını çok önemseriz. Kendisine saygıda kusur etmek istemem. Ancak dürüst olmak zorundayım. Kedi Beşiği'ne büyük bir sevinçle başladım ama onuncu sayfaya geldiğimde hevesim kursağımda kaldı. Uzun zamandır bir roman okurken bu kadar bunaldığımı ve bu kadar şaşırdığımı (kötü anlamda) hatırlamıyorum.

Sorun kesinlikle Vonnegut'da değil, bende. Bundan en ufak bir şüphem yok.  Böyle bir romanın tadına varabilmek için maalesef çok geç kalmışım. On sekiz yaşında olsaydım, Amerika'da üniversiteye gidiyor olsaydım, nihilizm ve mizantropi gibi kavramları henüz hiç duymamış olsaydım, Soğuk Savaş devam ediyor olsaydı, internet böyle şakacı hayat derslerinin çöplüğü haline gelmemiş olsaydı... Eminim o zaman okuduğum en müthiş romanlardan birisi olacaktı Kedi Beşiği. Sarsıcı, zihin açıcı ve çok komik bulacaktım.

Konu kısaca şöyle: atom bombasının mucidi ile ilgili bir kitap yazmaya niyetlenen kahraman, bilim adamının üç çocuğuyla görüşür ve kendini diktatörlükle yönetilen bir adada bulur. Arada Bokonizm diye komik bir dinle ve dünyanın sonunu getirecek bir kimyasal maddeyle tanışır. Tamamen parodiye ve absürt tesadüflere dayalı olan bir eserin konusundan söz etmenin pek de anlamı yok aslında. Beni en çok bunaltan, romandaki anlatım tekniği oldu. Her bölüm bir-iki sayfa uzunluğunda ve fıkra misali komik ya da düşündürücü olması gereken bir cümleyle sona eriyor. Bu bölümlerden tam 127 adet var. Romanı okurken üzerimde sürekli psikolojik bir baskı hissettim. Yazar iki sayfada bir durup gülmemi bekliyordu, gülmeyince espriyi anlamadığımı düşünüp bir sonraki bölümde tekrar deniyordu. Otuzuncu bölümden sonra, Vonnegut kendi zekasından yorulmaya başlamış, benim  geri zekalılığımdan ise bitkin düşmüş gibiydi. Ellinci bölüme geldiğimizde benden ümidi kesip kendi başına eğlenmeye karar verdi.

Romanın sonunda, ne dinin, ne de bilimin insanoğlunu kurtaramayacağına, akılsızlığımız yüzünden kendi kendimizi yok edeceğimize tamamen ikna olmuştum. Aslında ikna edilmeme gerek yoktu, ilk sayfalardan beri hak veriyordum Vonnegut'a. Fakat en başa dönüp epigrafı bir defa daha okuduğumda aklım biraz karışmadı desem yalan olur. Yazar romandaki kurgusal dini metinden bir alıntı yapıp, "Seni cesur, iyi kalpli, sağlıklı ve mutlu kılan zararsız yalanlara inan, öyle yaşa" diyordu kabaca (kötü tercüme bana ait). İyi de, romandaki kahramanlar tam da bu yüzden dünyanın sonunu getirmemiş miydi?  Sonra bunu okurlara bir öğüt değil de, romanın içeriğine dair bir ipucu olarak algılamak gerektiğini düşündüm. Kaldı ki, bir üst satırda "Bu kitaptaki hiçbir şey gerçek değildir," yazıyordu. Kendi kendini kurcalayan postmodern oyunların beni eskisi kadar eğlendirmediğine karar verdim.

Sonuçta iki şey beni sevindirdi. Birincisi, bütün cemiyet azaları Kedi Beşiği hakkında fikir birliğine vardık. Toplantıda yine aksi ve huysuz çocuk durumunda kalacağımı düşünüyordum, öyle olmadı. İkincisi de birkaç yıl önce okuduğum Slaughterhouse-Five'ı (Mezbaha No. 5)  hala çok güzel bir roman olarak hatırlıyorum. Ve o sayede Vonnegut'ı hala sevdiğim yazarlar arasında saymaya devam ediyorum.

(*) Sarapci.com Bey, gerçek kimliğini adeta bir Süpermen titizliğiyle gizlemek istediği için kendisinden bu şekilde bahsetmek durumundayım. Okurlarımın anlayışına sığınıyorum. Ayrıca hala duymamış bir okurum kaldıysa, sarapci.com adresindeki yazıları bu vesileyle bir kez daha tavsiye ediyorum, kaçırmayınız.

3. Gods Without Men, Hari Kunzru (Türkçesi henüz yok)

Daha önce hiç Hari Kunzru okumamıştım. Ne yalan söyleyeyim, bir takım önyargılar sonucu kafamda Monica Ali, Zadie Smith ve Elif Shafak'la yan yana oturttuğum bir yazar olduğundan çok ilgimi çekmiyordu.  Yeni romanı Gods Without Men hakkında New York Times'da çıkan eleştiri şans eseri gözüme takıldı. Douglas Coupland romanı yere göğe sığdıramamıştı. Dahası, David Mitchell'in Bulut Atlası romanıyla da paralellikler kuruyordu. Kendimi tekrarlamış olacağım ama David Mitchell  dendiğinde benim için akan sular durur. Issız adaya giderken yanımda götüreceğim üç romancıdan birisidir. Dolayısıyla, Kunzru'nun romanını derhal okumak istedim. iPad'in böyle bir avantajı --ya da duruma göre dezavantajı var. Derhal okumak istediğiniz kitabı, saat sabahın ikisi bile olsa satın alıp okumaya başlayabiliyorsunuz. Yarın olsun da kitapçıya bakayım, yoksa Amazon'a sipariş vereyim gibi, fikir değiştirmenize olanak tanıyacak bir süreç girmiyor araya.

Son zamanlarda Mitchell'ın Bulut Atlası ile özdeşleşen bir roman türünden bahsedilir oldu. Douglas Coupland buna Translit adını takmış. Tarihin farklı dönemlerinde ve dünyanın farklı coğrafyalarında geçen, ilk bakışta ilgisiz görünen bir demet öyküyü birbirlerine örerek anlatan romanlar bunlar. Yazar, milattan önce ikinci yüzyılda geçen bir olay kurgularken ufak tefek teknik oyunlarla o güne ait bir hava yaratsa da, aslında romanın tamamına hakim olan ve "bugüne ait" diyebileceğimiz bir bakış açısından hareket ediyor. O gün orada olanların hepsi, şimdi burada da olabilirdi, diye düşünüyor okuyucu. Ya da tarihin yankılardan ibaret olduğunu, yeryüzündeki bütün öykülerin aslında birbirleriyle ilintili olduğunu düşünüyor.

Gods Without Men böyle yankılar üzerine kurulu bir roman. Özünde bence bir akıl tutulması öyküsü, hem gerçek hem de mecazi anlamıyla. Hayatları Mojave Çölü'ndeki tuhaf bir kaya oluşumunda kesişen insanların farklı zamanlarda geçen maceralarını okuyoruz. Bir kolda, 2009 yılında Amerikalı bir ailenin başından geçenleri takip ediyoruz. Adam, Sih geleneklerine katı bir şekilde bağlı bir Hint ailesinden kopup batı kültürünü benimsemiş, yeni hayatıyla kökleri arasındaki dengeyi bir türlü kuramamış, çok para kazanan süper zeki bir finansçı. Adeta bir Elif Shafak karakteri. Hadi bakalım, diyorum içimden. Karısı ise yayıncılık sektöründe çalışan, dinle pek alakası olmayan entelektüel, Yahudi bir Amerikalı. Otistik bir çocukları dünyaya geldiğinde evlilikleri yavaş yavaş dağılmaya başlıyor. Oğlan dört yaşına geldiğinde hem biraz kafa dağıtmak, hem de ilişkilerini biraz düzene sokmak için çöle doğru bir geziye çıkıyorlar.

İkinci kolda, 1960'larda çölde aynı kayaların dibine yerleşen bir hippi komününün öyküsü var. Seçilmiş insanları kurtarmak üzere bir gün dünyamıza teşrif edecek uzaylı ırklarla temas kurduklarına inanan, UFO gözleyen bir komün bu. Hem kendi sersemlikleri yüzünden, hem de dışarıdaki tutucu toplum baskısıyla, başlarına gelen felaketlerin ardı arkası kesilmiyor.

Romanda bu iki ana kol dışında 1700'lere kadar uzanan beş-altı öykü daha yer alıyor. Ancak Kunzru bu yan öykülere fazla ilgi duymamış, çok fazla sayfa ve emek harcamak istememiş diye düşündüm. Hatta biraz da sırf cambazlık olsun diye romana eklediği hissine  kapıldım. Yazarların arada sırada cambazlık yapmalarına, teknik becerilerini sergilemelerine karşı değilim. Sizi bilmem ama ben Cirque du Soleil'i de çok severim; havada sekiz takla atabilmek için yıllarca çalışan insanlara büyük saygım var, bilhassa gösterilerini hiç çaba harcamıyormuş gibi sergiliyorlarsa ve bu işten ne kadar keyif aldıkları bütün hareketlerine yansıyorsa. Ancak böyle bir gösteriyi izleyeceksem şaşkınlıktan ve hayranlıktan ağzım açık kalsın isterim.

Kunzru'nun romanını okurken şaşkınlıktan ve hayranlıktan ağzım açık kalmadı. İki ana öyküyü saymazsak diğer öyküler ve karakterler bana göre romana hiçbir şey katmıyordu. Aksine, her yeni bölümde oluşan, "hazırlanın, şimdi ters takla atacağım," havası yüzünden yersiz bir beklentiye kapıldım. Öykü anlatıcısı olarak Kunzru’nun Mitchell ile kıyaslanamayacak kadar sıradan kaldığını düşündüm.

Ayrıca her türlü güncel soruna (medyanın pisliği, sosyal medyanın pisliği, aç gözlü yatırım fonları, finansal krizler, Irak savaşı, aidiyet duygusu, doğu-batı kimlik bunalımları, din-bilim-new age durumları, iyi bir anne-baba nasıl olmalı, bir tutam da yapay zeka teknolojisi) ucundan kıyısından değinmesi de beni romandan büyük ölçüde soğuttu. Özellikle Irak'la ilgili bölüm, tek başına son derece ilginç olabilecekken, bütün bu curcunanın ortasında etkisini yitirdi.

Yine de Gods Without Men'i sıkılmadan okudum. Kötü tarafından bakacak olursak, bundan altı ay sonra aklımda tek bir iz kalacağını sanmıyorum. İyi tarafından bakacak olursak, bir sonraki Kunzru romanını merak ediyorum.

* * *

Ve de geçen ay bitiremediklerim:

1. 1Q84, Haruki Murakami

2012 yılının şimdilik en büyük hayal kırıklığı. Sırf bunun hakkında uzun bir yazı yazmam lazım ama bir türlü elim gitmiyor.

2. Europa, Tim Parks

Yanlış zamanda yanlış romana başlamak dedikleri böyle bir şey olsa gerek. Tim Parks'ın makalelerini çok beğeniyorum, romanlarını da merak ediyordum. Europa'ya nasıl bir ruh haliyle başladım da hemen bunalıp bir kenara bıraktım bilmiyorum ama geri dönmeye niyetim var.