Öncelikle bir itirafta bulunmam gerek. İlk bölümünü aşağıda okumaya başlayacağınız bu yazı dizisinin patenti bana ait değildir. İngiliz yazar Nick Hornby, The Believer dergisindeki köşesinde her ay okuduğu ve satın alıp da okuyamadığı kitapları anlatır. Hatta bu yazıların bir kısmını iki cilt halinde toplamıştır ("The Polysyllabic Spree" ve "Housekeeping vs. the Dirt".) Ben de ondan ilham aldım.

Bu işe girişmemin iki sebebi var. İlki, blog'a yazı yazma tembelliğime son verme çabası. İkincisi de unutkanlık. İlkini uzun uzun açıklamaya gerek yok; aşağıda bir önceki yazının tarihine bakarsanız ne durumda olduğumu görürsünüz. (Mazeret: bir yılı aşan bu arada uzun ve alengirli bir roman yazdım. Kabul, mazeret sayılmaz.) Unutkanlıktan kastım ise şu: Artık ihtiyarlıktan mıdır, yorgunluktan mıdır bilmiyorum; bir süredir okuduğum romanlar kafamdan uçup gider oldu. Geçen yıl neler okudun diye sorsanız, en iyi olasılıkla dörtte birini sayabilirim. Hadi diyelim isimlerini saydım, herhangi birinin konusunu anlatmamı isteseniz, beynim yine kısa devre yapar. Uzun lafın kısası, bu yazıları düzenli bir şekilde yazmayı becerebilirsem ileride benim de dönüp bakabileceğim bir kayıt olur diye heveslendim.

The Believer dergisi demişken bir parantez açalım. Yazma tembelliği ve hafıza kaybı dışında üçüncü sıkıntım da okunmayı bekleyen romanların artık eve sığmaması. Üç tane edebiyat dergisi var ki, eksik olmasınlar, onlara ayırdığım zaman yüzünden bazen roman okumaya fırsat kalmıyor. Yeni aldığım kitaplar da yemek masasının üzerinde, okuma koltuğunun dibinde ve yatağın başucunda yükselen tepeler halinde birikip duruyor. Bir de iPad'in içini dolduranlar var ki o konuya hiç girmeyeyim.

Bunun bir ilk yazı olması vesilesiyle, önce bu dergileri anlatmak istiyorum. Parantezi kapatmamız biraz zaman alacak.

 

1. The Paris Review

Bundan birkaç hafta önce 200. sayısı postacımız tarafından ciddi bir güç gösterisiyle mektup kutuma tıkıştırılan The Paris Review, yılda dört sayı halinde basılan ve her sayısı kitap kalınlığında olan son derece saygın bir edebiyat yayını. Kalınlığı yüzünden mektup kutuma sığması, tahmin edersiniz ki normal şartlarda imkansız.

The Paris Review'un dünyanın en önemli edebiyat dergilerinden birisi sayılmasının sebebi, yazarlarla yaptıkları efsanevi söyleşiler. Gazetelerde ya da kitap eklerinde görmeye alışık olduğumuz söyleşilere benzemiyor bunlar. Yazara yeni çıkan kitabı hakkında birkaç soru sormak yerine, deyim yerindeyse tüm meslek sırlarını birer birer anlattırıyorlar. Yer darlığı gibi bir sıkıntıları da yok; her söyleşi yaklaşık yirmi-otuz sayfa sürüyor. 1950'lerden beri konuk ettikleri yazarların listesine baktığınızda gözlerinize inanamıyorsunuz. Borges'den Capote'ye, Hemingway'den Stephen King'e, Murakami'den Orhan Pamuk'a kadar aklınıza gelecek bütün önemli isimler var. Olmayanlar da eminim gözlerini telefona dikmiş, dergiden bir editörün arayıp randevu almasını bekliyordur.

 

theparisreview

 

Amerika'da yayımlanan derginin adında Paris'in ne işi olduğunu bilmiyordum, bu yazının başına oturduğumda cehaletimden utanıp araştırdım. Wikipedia der ki, 1953'de kurulan derginin ofisi, 1973'de New York'a taşınana dek Paris’teymiş. Hatta şöyle şahane bir detay da var: Dergi çalışanları bir süre ofis olarak Seine Nehri kıyısında demirlemiş bir yük teknesini kullanmış. Aralarında Chet Baker'ın da bulunduğu bazı müzisyenler arada sırada tekneye uğrayıp "jam session" yaparlarmış.

Romancılığa ilk niyetlendiğim dönemlerde The Paris Review söyleşilerinin bağımlısı olmuştum. Hala da öyleyim; çok sevdiğim birkaç yazarın anlattıklarını ders notu çalışır gibi tekrar tekrar okurum. (Meraklısına not: Bütün söyleşiler derginin internet sitesinde nefis bir arşiv olarak mevcut; bir kısmını da dört ayrı cilt halinde satın alabiliyorsunuz.)

İnternet arşivinde beni birkaç yıl idare edecek kadar malzeme olduğundan derginin kendisiyle fazla ilgilenemiyordum. İstiklal Caddesi'ndeki Robinson kitapçısında, kasanın yanındaki raflarda gözüme yeni bir sayı ilişirse mutlaka alırdım. İlişmezse peşine düşmezdim. Geçen yıl durumlar değişti. Son Bolano romanı The Third Reich'ı tefrika edeceklerini duyurduklarında, hiçbir sayıyı kaçırmayayım diye abone oldum. (Sanırım en son lisedeyken National Geographic'e abone olmuştum. Abonelik, bizim posta sistemimizle pek uyumlu bir düzen değil.)

Dergidekiler, bana hediye olarak şık bir pazar çantası gönderdi. Böyle bir jestin altında kalmamak için ben de birinci yılın sonunda aboneliğimi yeniledim. The Paris Review ekibi, bu sefer de ufak bir Moleskine defter yollayarak tekrar kalbimi kazandı. Henüz 2013 abonelik promosyonu olarak ne vereceklerini bilmiyorum ama çok da umurumda değil. Bu gidişle postacımız daha uzun bir süre mektup kutuma dergi tıkıştırmaya devam edecek.

Bu arada 2011'de tefrika edilen Bolano romanını okumaya henüz fırsat olmadı. Ama geçenlerde, yağmurlu Nisan akşamlardan birinde, başka bir romana uzanırken elim 200. sayıya gitti. Sayfaları öylesine karıştırırken gözüm ilk öyküye takıldı, okumaya başladım. Bitirene kadar yerimden kımıldayamadım. Matt Sumell adında bir yazarın Toast isimli öyküsü. Buyurunuz, size kısa bir alıntı (Türkçeye çevirmek isterdim ama yazarın sesine yakın bir ton tutturmak için birkaç gün uğraşmam gerek, o yüzden derginin internet sitesindeki pasajı kopyalamakla yetiniyorum):

... I suck at making decisions. My younger brother, on the other hand, doesn’t. He slept with three women, decided he liked the third, and married her. This is despite our on-her-deathbed-in-the-den mother saying, “AJ, you know I love Tara, but don’t you think you should have some fun first?” He squeezed her hand and told her his mind was made up. I set about the business of unmaking it five minutes later, in the kitchen, by demanding he honor our mother by fucking more girls. He looked me right in the hairdo and said, “Sorry, bro.”
“Don’t apologize to me,” I said. “Apologize to that woman in there, ­because you’re breaking her fucking heart. Then apologize to yourself when your marriage falls apart in ten years, but now you’re balder and fatter and can’t get the quality ass you can right now. Then reject the apology ’cause you don’t deserve forgiveness, you divorced piece a shit!”
“You’re a moron piece a shit,” he said.
“I don’t think so.”
“I know so.”
“Well here’s what I know so: Mom made the mistake of not fucking enough people before getting married, and she’s telling you not to make the same mistake. She’s being a good mom to you, and you’re not listening, and I don’t think you’re seeing, either, because I’m pretty sure Tara’s face is a dirty sneaker with googly eyes and a wig on.”
“You’re eating Mom’s pain pills?”
“Yeah, so?”
“I love her,” he said. “Be happy for me.”

Dedim ya, bitirene kadar yerimden kalkamadım. Öyküde ve romanda komediyle aram pek iyi değildir (bu konuya aşağıda Vonnegut'dan bahsederken daha uzun değineceğim), ama bu öykünün komik olduğu kadar hüzünlü bir tarafı var, o yüzden çok beğendim. Matt Sumell, takip edeceğim yazarlar listeme en tepeden girdi.

 

2. Granta

İkinci dergi, yine her sayısı kitap kalınlığında olan ve yılda dört sayı çıkaran Granta. 1800'lerde İngiltere'de Cambridge üniversitesinde okul dergisi olarak hayata başlamış. Dönem dönem ilgisizlikten ortadan kaybolmuş. 1970'lerde bir grup mezun tarafından üniversiteden bağımsız bir yayın olarak tekrar hayata geçirilmiş. Şimdi, hem mesleğe yeni başlayan genç yazarlara kapılarını açan, hem de saygın edebiyatçıların yazılarını yayımlayan, dünya çapında prestijli bir dergi olarak biliniyor.

 

granta

 

Granta’nın edebiyat dünyasına ilginç bir katkısı da, on yılda bir hazırladıkları "En İyi Genç İngiliz Yazarlar" listeleri. Piyasada bir sürü eğlenceli dedikoduya ve polemiğe davetiye çıkaran bu listeler, bir yandan da son derece "doğru" tahminler içerdiği için ilgi görüyor. Mesela, Salman Rushdie henüz pek tanınmazken, Geceyarısı Çocukları'nın dosyası ilk olarak Granta'ya ulaşmış. En son 2003’de çıkan listede benim gözüme çarpan isimler, David Mitchell, Monica Ali, Zadie Smith ve Hari Kunzru. David Mitchell'ı görünce benim için akan sular durur. Genç İngiliz yazarlarla yetinmeyen Granta, bir süredir Amerikalı ve İspanyol yazarlar için de benzer listeler hazırlamaya başladı.

Granta'yla ilişkimiz, The Paris Review'la olduğu kadar eskiye gitmiyor. Her yeni sayısı internetteki edebiyat alemlerinde büyük heyecan yarattığından, "Ne ki bu Granta?" diye meraklanmış ve geçen sonbahar iki sayısını Amazon'a sipariş etmek istemiştim. İstediğim sayılar stokta kalmadığı için beklemem gerekti, sonra unuttum, araya romanımın son dönemi girdi (okuma özürlü olduğum zamanlar)... yani bir türlü olmadı. Geçen ay Pandora Kitapevi'nde bir masa dolusu eski sayıyla burun buruna gelince zevkten dört köşe oldum. Başta hepsini birden kucaklayıp kasaya götürmeye niyetlendim (yaklaşık otuz tane vardı sanırım) ama durdum ve kendimi vazgeçirmek için burundan nefes alma egzersizlerine başladım. Dükkan görevlilerinden genç bir delikanlı, kalp krizi geçirmek üzere olduğumu düşünmüş olacak, endişeyle "Yardımcı olabilir miyim?" diye sordu. "Aradığımı buldum, sağ olun," deyip elimdeki "seks" temalı sayıyı gösterdim. Söz konusu sayının gayet ilginç bir kapak resmi olduğunu belirtmem lazım. Delikanlı da, ben de entelektüel ciddiyetimizi hiç bozmadan zıt yönlere doğru yürüdük. Sonuçta sadece iki sayı (seks ve korku) alarak dükkanı terk ettim. Ama bundan böyle Pandora'ya her uğradığımda bir-iki eski sayı kapmaya niyetliyim.

Granta'nın ne kadar zengin bir içeriği olduğuna dair bir örnek vermem gerekirse, "Korku" sayısında şu yazarlar yer alıyor: Don DeLillo, Roberto Bolano, Stephen King, Will Self ve Paul Auster. Bunlar benim tanıdıklarım. Daha bir de isimlerini yeni duyduklarım var. Bu isimlere komşu oldularsa, kim bilir onlarda ne cevherler vardır.

 

3. The Believer

The Believer, standart dergi boyutlarında çıkıyor, yılda dokuz sayı halinde basılıyor ve biraz daha "indie" havası var. Merkezden ziyade sınır çizgilerine daha yakın, daha serseri ruhlu, renkli çoraplar giyiyor, kemik çerçeveli gözlükler takıyor ve kalabalık isimli kahveler içiyor. Dinlediği grupların yüzde doksan dokuzunu bugüne kadar hiç duymadığıma iddiaya girebilirim. Dergiyi çıkaranları değil, derginin kendisini tarif etmeye çalışıyorum ama büyük olasılıkla birbirlerine benziyorlardır.

 

thebeliever

 

Bu arada hemen belirteyim: Saydığım üç dergi de, dergi denince insanın aklına gelen o çirkin parlak kuşe kağıtlara değil, mat ve kalın kağıtlara basılıyor. Ayrıca üçü de nefis bir şekilde mürekkep kokuyor. Ama The Believer biraz daha renkli ve yenilikçi bir tasarıma sahip.

The Believer'ı, birkaç tahtası eksik McSweeney's dergisinin --ki ona dergi demek abes olur-- biraz daha derli toplu ama yine de çok neşeli kız kardeşi olarak gözümde canlandırıyorum. Sonuçta fikir babaları, pek sevdiğimiz yazar ve yardımsever insan, Dave Eggers. Editörlerinden biri de Eggers'ın karısı, Vendela Vida. Sırf biyografilerini okusanız, bu iki insanla da arkadaş olmak istersiniz.

McSweeney's başlı başına bir yazı konusu olur ama henüz tanışmamış olanlar için onun hakkında da bir-iki satır yazmak isterim. Tam adıyla Timothy McSweeney's Quarterly Concern, başka dergiler tarafından geri çevrilen yazıları basmak hedefiyle yayın hayatına başlamış. Sonra kapılarını David Foster Wallace, Joyce Carol Oates, Jonathan Lethem, Michael Chabon gibi isimlere de açmış. Okuyucuyu şaşırtmakta üzerine yok. Sadece içerik olarak değil, fiziksel bir nesne olarak da bunu başarıyor. Dergiyi çıkaranların deliliğinin boyutlarını tarif etmem çok zor, o yüzden eski sayılardan bir tanesinin resimlerini çektim.

 

mcsweeny

 (McSweeney "dergisi", savaşla ilgili bir sayı. Bütün sayılar bu formatta değil.)

 

Yazının başına geri dönecek olursak, Nick Hornby'nin "neler okudum" yazılarına da ilk olarak The Believer'da rastlamış, çok sevmiş, derginin bulabildiğim bütün eski sayıları ısmarlamış, yetinmeyip kitaplarını da almıştım. Bu aralar yeni sayılarını yine Pandora'dan temin ediyorum. Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazanan bütün kitapları okumayı kafaya koymuş ve deneyimlerini eğlenceli bir şekilde anlatan Daniel Handler'ın "İsveçliler Ne Okuyor" başlıklı yazılarını da şiddetle tavsiye ederim.

Dergilerle ilgili parantezi kapatırken bu yazının birinci bölümünün sonuna geldim. İkinci bölümde geçen ay okuduğum kitapları anlatacağım.