Evet, biliyorum. "Geçen ay neler okudum" başlıkları artık bana da saçma gelmeye başladı. Bir önceki yazının tarihine bakmaya korkar oldum. Bundan böyle, "Görüşmeyeli neler okudum" şeklinde yeni nesil başlıklar kullanmayı düşünmekteyim.

Görüşmeyeli okuyup bitirdiğim kitapların sayısını söylemeye de utanıyorum. Niye böyle oldu diye soracak olursanız, iki tane mazeretim var: İlki, malumunuz Eylül ayının sonlarına doğru 04:00 çıktı ve uzun bir süre onun koşuşturması ve tanıtım işleri ile geçti. İkincisi ise, önümüzdeki ay uzun uzun bahsedeceğim David Mitchell romanı (hayır, Cloud Atlas değil) yüzünden başka bir şey okumaya fırsat kalmadı. Zaten Mitchell'i o kadar seviyorum ki, fırsat kalsın istemiyorum.

Görüşmeyeli kafamı en çok kurcalayan konu ise, 04:00 hakkında çıkan yazılar vesilesiyle şu bir türlü kurtulamadığımız "spoiler" meselesi oldu. Bildiğiniz gibi, bir filmden ya da romandan bahsederken henüz seyretmemiş/okumamış olanların keyfini kaçırabilecek açıklamalara ecnebiler "spoiler" diyor. Bu tip açıklamalar yapanlara ise biz kısaca oyunbozan diyoruz.

Benim bu konudaki kuralım olabildiğince net: Eğer akademik bir inceleme yapmıyorsanız, bir öykünün "sonunu anlatmak" ya da "katilin kim olduğunu söylemek" en kibar tabiriyle centilmenliğe sığmaz. Lütfen yapmayınız.

Ancak konunun her zaman bu kadar net olmadığının da farkındayım. Günümüzde filmler ve kitaplar bin bir farklı çeşit anlatım tekniğiyle doluyken, oyunbozanlık sayılacak açıklamalar, katillerin kimliğiyle kısıtlı kalmıyor. Bazen bütün anlatı bir oyun üzerine kurulu oluyor ve o oyundan bahsetmeden roman hakkında konuşmak imkansız bir hal alıyor. Mesela, Calvino'nun muhteşem Eğer Bir Kış Gecesi Bir Yolcu'sunu, romanın mekanizmasını ele vermeden anlatabilir misiniz? Ben anlatamam. Peki, romanı ilk defa okuyacak olsaydınız, o mekanizmanın ne olduğunu hiç duymamış olmayı ve kendi kendinize keşfetmeyi tercih etmez miydiniz? Ben ederdim.

Bu kadar da değil. Bir "mekanizma" olduğunu önceden bilmek bile okuma deneyiminizi değiştirebilir. Altıncı His'in sonundaki büyük sürprizi açıklamayacağım diyen birisi, aslında filmin sonunda büyük bir sürpriz olduğunu açıklıyordur. Başka bir deyişle, "bu yazıda spoiler var" demek bile başlı başına bir "spoiler" halini alabilir.

Bu noktada işin içinden çıkamadığım için kendi basit kuralıma geri dönüyorum. Kitapların ve filmlerin büyüsüne inanıyorsak, yapmamız gereken şey, yazının başına bir not düşüp okuyucuyu baştan uyarmak olmalı.

 

1. Sweet Tooth, Ian McEwan

Baştan uyarayım: bu yazıda herhangi bir "spoiler" yok. Oyunbozanlık yapmayacağım ama bir süre tehlikeli sularda dolanacağız. Eğer suyun kıyısına bile yaklaşmak istemiyorsanız, lütfen bu yazının ikinci bölümüne atlayınız.

Eskiden ne zaman bir Ian McEwan romanına başlasam, işinin ehli olduğunu duyduğum ama yine de koltuğuna endişeyle oturduğum bir dişçiye gidiyormuş gibi hissederdim kendimi. Sonra Atonement'a (Kefaret, Can Yayınları) o kadar kızdım ki, bir daha McEwan okumamaya söz verdim. On Chesil Beach (Sahilde, Turkuvaz Yayınları) çıktığında, neden hatırlamıyorum ama sözümden döndüm. Galiba sırf çok kısa bir roman olduğu içindi. İyi ki de dönmüşüm, o roman sayesinde McEwan'la aramızdaki bütün buzlar eridi. Sonra Atonement'a da haksızlık ettiğime karar verdim; dürüst olmak gerekirse, öfkemin bir numaralı sebebi yazarın kurduğu tuzağı önceden tahmin edemeyişimdi. Oysa tahmin etmem gerekmiyordu. Sonuçta bu bir zeka testi değildi. Sadece yazara güvenmem gerekiyordu. McEwan'ın kalemi acımasızdı, zaman zaman okurları gıcık etmekten zevk de alıyordu ama ne olursa olsun çok iyi bir yazardı.

Kendisi de bunun farkındaydı zaten.

Size Sweet Tooth'dan iki alıntı aktarayım. İlkinde, Haley adında bir yazarın ilk romanı hakkında çıkan eleştirileri okuyoruz:

“From the very first paragraph you are in his hands, you know he knows what he is doing, and you can trust him”

Çeviri bana ait:

"İlk paragraftan itibaren onun avucunun içindesiniz, biliyorsunuz ki ne yaptığını biliyor ve ona güvenebilirsiniz."

İkincisi ise romanının anlatıcısı olan Serena'nın birazdan sevişeceği adamla sohbetinden kısa bir bölüm:

Without leaving the chair he stretched forward and picked up John Fowles’s The Magus and said he admired parts of that, as well as all of The Collector and The French Lieutenant’s Woman. I said I didn’t like tricks, I liked life as I knew it recreated on the page. He said it wasn’t possible to recreate life on the page without tricks.

Çeviri yine bana ait:

Sandalyesinden kalkmadan öne doğru uzanıp John Fowles'ın Büyücü’sünü aldı ve bazı bölümlerini beğendiğini söyledi. Koleksiyoncu'nun tamamını ve Fransız Teğmenin Kadını'nı da beğenmişti. Ben ise hileli oyunları sevmediğimi söyledim, hayatın bildiğim haliyle sayfalarda yeniden canlandırılmasını seviyordum. Hileli oyunlar olmadan hayatı sayfalarda yeniden canlandırmak imkansızdır dedi.

Öncelikle kahramanların başka romanlar hakkında yorumlar yaptığı romanlara karşı özel bir zaafım olduğumu söylemem gerek. Ama bu satırları okurken zevkten dört köşe olmamın sebebi McEwan'ın kurmakta olduğu tuzakları ve hileli oyunlardı. Bazen yazarın bir romanını her zamankinden daha çok eğlenerek yazdığını hissedersiniz. Eğer Serena gibi bir okuyucu değilseniz o heyecan sayfayı aşıp sizin de içinize işler. Sık sık yediğiniz bir tabak yemek bu sefer daha bir özenle hazırlanmışsa kokusu burnunuza nasıl farklı gelirse bu da öyle bir şey herhalde.

Oysa ilk bakışta son derece soğuk bir roman Sweet Tooth. Yetmişli yıllarda, buz gibi bir Londra'da geçiyor. Serena Frome okumaya meraklı, güzel, sarışın ve kafası matematiğe basan bir genç kadın. Kilise ortamından büyüdükten sonra Cambridge Üniversitesi'ne gidiyor ama arzu ettiği edebiyat bölümü yerine annesinin zoruyla matematik bölümünde okuyor. O devirde "etrafta kafası çalışan kadın çok olmadığından" kızının bu özelliğinin boşa gitmesini istemiyor annesi. Serena'nın okuma merakı üniversitede devam ediyor. Okul dergisine "Geçen Hafta Neler Okudum" başlıklı yazılar yazıyor! Bir takım gönül maceralarının ardından kendini İngiliz gizli servisinde, sekreter-stajyer-memur karışımı bir görevde buluyor. Romanın ilk paragrafı, öykünün geri kalanını özetliyor aslında. Kitabı bitirdikten sonra başa dönüp bir kaç defa okuyacağınız bir paragraf bu. Serena gizli bir göreve yollanıyor ve işler yolunda gitmeyince hem kendisinin, hem de sevgilisinin hayatı altüst oluyor.

Serena, empati kurmakta güçlük çekmediğimiz ama çok da ısınamadığımız bir anlatıcı. Öyküyü sürüklemesine gayet güzel sürüklüyor ama sesi, bir kadın karakter olarak zaman zaman insana pek ikna edici gelmiyor. Başka bir yazarın kaleminden çıksa, acemice yazılmış bir karakter derdik büyük olasılıkla. Fakat McEwan kadar usta ve kontrollü bir yazarın elbet bir bildiği vardır diye düşünüyoruz. Haksız da çıkmıyoruz.

Romanın arka planı çok zengin. Bir yanda Soğuk Savaş'ın son demleri, terörizm, MI5 bürokrasisi ve James Bond'a zerre kadar benzemeyen casuslarla dolu gergin bir politik atmosfer var. Diğer tarafta ise, 70'lerin Camden Town atmosferi, dönemin edebiyat piyasası, yayıncılar, ve arada sırada misafir karakter olarak beliren McEwan'ın gerçek hayattaki yazar dostları.

Bu tarihi dekorun önünde ise, bir kadının verdiği kararlar ve yaptığı hatalarla ilgili sürükleyici ve romantik bir öykü yer alıyor. Sweet Tooth, özünde oyunbozanlıkla ve hayatın bozulmaması gereken küçük oyunlarıyla ilgili. Ama bana göre romanın asıl meselesi, okumak ve okuduğumuzu algılamak; inanmak ve şüphe etmek; kandırmak ve kandırılmak. Pratikte mantıklı değil ama Ian McEwan, bu kitabını okurlardan çok yazarlar için ve özellikle de kendisi için kaleme almış gibi geldi bana.

Eminim bu romanı hiç sevmeyen okurlar çıkacaktır. Zamanında benim Atonement'a öfkelendiğim gibi öfkelenenler olacaktır. Onları da anlamakta zorlanmam. Yine de Sweet Tooth'u, bir romanın nasıl kurgulandığı hakkında kafa yormaya meraklı herkese tavsiye ediyorum. Kendi listemde, 2012'nin en iyi üç romanından biri seçtim bile. Heyecanımın son derece kişisel bir sebebi de var ama ondan bahsetmem tamamen oyunbozanlık olacağı için burada duruyorum.

 

2. Embassytown, China Mieville

Ian McEwan, sırtında yün ceketi ve omzunda yıllanmış deri çantasıyla taksiden inen gri saçlı İngiliz entelektüeli ise, China Mieville için de elinde bira kutusu ile karşı kaldırımın kenarına tünemiş, gelip geçene dik dik bakan serseri görünümlü genç diyebiliriz. Saçlarını kazıtmış ve tuhaf küpeleri var. Adı da tuhaf zaten.

Böyle dediğime bakmayın, China Mieville'e büyük hayranlık duyarız. Zekasıyla, sosyalist kimliğiyle ve edebiyatın alt türlerine tutkusuyla, benim neslimin en "cool" yazarlarındandır. Dahası, son zamanlarda bilimkurguya hak ettiği ciddiyeti kazandıran en önemli isimlerden birisidir. Şahane bir kavram üzerine kurguladığı fantastik kara polisiyesi The City & the City'yi (Şehir ve Şehir, Yordam Yayınları) okumadıysanız mutlaka okuyun. Bana göre yazması teknik olarak neredeyse imkansız bir romandır, düşüncesi bile insanın başını döndürüyor.

Embassytown hakkında da o kadar güzel şeyler duymuştum ki daha kapağına bakarken aşık olmaya hazırdım. İlk bölümlerini sevdim de. Mieville'in yarattığı evren de her zamanki gibi insanın ağzını açık bırakıyordu. Dilin düşünceyi biçimlendirmesi ve bu bağlamda bir silah olarak kullanılması teması da ilgimi çekti.

Roman, insanoğlunun birinci dereceden kuzeni olduğunu tahmin ettiğim, ne görüntü, ne de huy olarak bizden pek bir farkı olmayan bir ırkın yaşadığı "konsolosluk kenti"nde geçiyor. Söz konusu konsolosluk, yabancı bir gezegende, bizden kat kat ileri başka bir ırkla, Ariekei ile iletişim için kurulmuş. Ariekei'lerin biyolojik yapıları, konuşma mekanizmaları, dilleri ve beyinlerinin işleyişi, insanlardan tamamen farklı. O kadar ki, onlarla iletişim kurmak için özel olarak yetiştirilen (kelimenin iki manasında da yetiştirilen) çevirmen-konsoloslarla bile tam olarak anlaşabilmeleri mümkün değil. Yine de bir şekilde karşılıklı geçinip gidiyorlar. Ancak ev sahipleri günün birinde bizimkilerden yalan söylemeyi öğrenince işler feci derecede karışıyor.

Bilimkurguda inandırıcılık yerine ikna edicilik aramak gerekir denir, bu da kendi içinde tutarlı ve zengin bir evren kurmakla olur. Benim aşırı derecede basite indirgediğim özete kanmayın; China Mieville, Embassytown'da son derece zengin ve karmaşık bir evren kurmayı başarmış. Sorun şu ki, o evreni hayata geçirecek öykü ikinci planda kalmış. Romanın hem kurgusu, hem de kahramanları, anlatması zor bir kavramı bizlere adım adım açıklayabilmek uğraşıp didinen ruhsuz birer araç halini almış.

Çok güzel başlayan roman, ortalarına doğru uzun ve yorucu bir olaylar silsilesi halini aldı. O noktaya varana kadar işin felsefesi hakkında zaten yeteri kadar kafa patlatmış olduğumuzdan, artık öykünün sonunu pek de merak etmediğimi fark ettim. Kahramanların başına ne geleceği de umurumda değildi. Sonuçta, Embassytown'ın ikinci yarısını da ilk yarısı kadar sevmek için çok çabaladım ama olmadı.

 

3. Amulet, Roberto Bolano

"Her ay bir Bolano kitabı" projemin sonlarına yaklaşırken, bu aralar rahmetlinin yeni bir romanının basılacağını duydum. Öldükten sonra bu kadar çok "yeni" kitabı basılan başka bir yazar var mıdır bilmiyorum. Bununla ilgili bir sürü saçma sapan espri yapmayı düşünüyordum ama son anda vaz geçtim. Bolano romanları bu hızla gelemeye devam ederse benim proje 2013 yılının sonuna kadar bitmeyecek gibi görünüyor.

Bu ayki kitap Amulet idi. Artık Bolano yorumlarından sıkıldığınızı hissetmeye başladım, zaten bana da her seferinde aynı şeyi yazıyormuşum gibi geliyor. O yüzden lafı fazla uzatmayacağım. Vahşi Hafiyeler'i okuyanlar hatırlayacaktır. Hani ordunun üniversiteyi işgali sırasında tuvalette mahsur kalan bir Auxilio vardı. İşte bu onun romanı. Uruguay’dan Meksika'ya göçen Auxilio, şehrin edebiyatla iç içe yaşayan kalabalığının ortasında hayalet gibi bir hayat sürdürüyor. Kendini zorla Meksika'lı şairlerin hayatına iliştirip onlara annelik, sevgililik ve kader yoldaşlığı yaparken tam anlamıyla yaşamla ölümün sınırında dolaşıyor. Zaten kendi zihni de hayaletlerle dolu.

Böyle kısaca geçiştirmemden Amulet'in beni pek de heyecanlandırmayan bir Bolano romanı olduğunu anlamışsınızdır. Vahşi Hafiyeler'in içindeki bölüm gayet iyiydi ama Auxilio'nun öyküsü tek başına bir roman olarak bana biraz eksik geldi. Vahşi Hafiyeler ve 2666 ile bu denli şımartıldıktan sonra böyle olması belki de kaçınılmaz. Bana keyif veren kısmı Arturo Belano'nun öyküsünün bilmediğimiz ayrıntılarını öğrenmek oldu. En iyisi Amulet'i o iki "büyük" romana ek olarak okumak. Hani bazen albümlerin sonunda bonus şarkılar ekliyorlar ya, onlar gibi...