Doğruyu söylemek gerekirse, geçen ayın büyük bir kısmı beklemekle ve çizgi roman okumakla geçti. Yıllardır çizgi romanlardan uzak kaldıktan sonra sahalara Batman’le geri dönmeye karar verdim. Batman’i severim; süper güçleri yoktur ama pahalı oyuncakları vardır. Bir de sürekli depresyondadır. Ayrıca bütün filmlerini de seyrettiğimize göre, olayları üç aşağı beş yukarı biliyoruz diye düşündüm.

Bir de ne göreyim! Batman ölmüş, nasıl olmuş bilmiyorum ama sonra dirilmiş, bir oğlu olmuş, oğlu Robin olmuş, onun dışında iki tane daha Robin varmış, hatta içlerinden bir tanesi kostüm değiştirip Batman rolüne bürünmüş. Bunlar bölük pörçük anladıklarım, daha doğrusu anladığımı sandıklarım. Üstüne üstlük bir sürü farklı seri var, hangilerini hangi sırayla okuyacağımı da bilmiyorum. Beş bin bölümlük bir Brezilya dizisini, etiketleri olmayan Betamax kasetlerden rastgele seyretmeye koyulmuşum gibi bir hisse kapıldım. Çizgi roman okuyarak bastırmaya çalıştığım sıkıntım hızla artmaya başladı. Zaten bir yandan da Ahmet Hamdi Tanpınar yetiştirmeye çalışıyorum...

Sabrım tükenmek üzereyken şöyle bir şey öğrendim: meğer bundan birkaç ay önce, DC evreni (yani Batman’i, Superman’i, ve tüm o ekibi barındıran çizgi roman şirketi) bütün yayınlarını sıfırlanmış. 52 değişik seri, yepyeni maceralarla birinci sayıdan tekrar başlamış. Sanırım yeni okur kazanmak için böyle bir işe kalkışmışlar. Profesyonel okurlar bu kararı nasıl karşıladılar bilmiyorum ama benim işime geldiğini söyleyebilirim. Efendi efendi ilk sayıları toplayıp okudum (52 serinin hepsini değil tabi, sadece Batman’li olanları), kim kimin akrabası, kim kimin düşmanı iyi kötü anladım. Bu arada iPad’de çizgi romanların kağıda kıyasa daha güzel göründüğüne ve daha rahat olduğuna karar verdim.

 

1. The Sisters Brothers, Patrick DeWitt (Türkçesi: Sisters Kardeşler, Domingo Yayınları, 2012)

Ortaokulun ilk yıllarında her Cuma günü hiç aksatmadan uyguladığım bir seremonim vardı. Akşamüstü servisten iner inmez karşı kaldırımdaki gazete bayiine koşardım. Suratsız gazeteci amca beni görünce kulübesinden çıkar, içeri girmeme izin verirdi. O daracık kutuya iki kişinin aynı anda sığmasına imkan yoktu, o yüzden işim bitene kadar beni dışarıda beklerdi. Köşede piknik tüpünün üzerinde demlenen çayı saymazsak, kulübenin her yeri dergilerle ve çizgi romanlarla tepeleme dolu olurdu. Gazeteci amcanın gözleri pek iyi görmediğinden aradıklarımı o düzensiz yığının içinden kendim bulup çıkarırdım. (Dönüşte pastaneye uğrayıp harçlığımdan arta kalan parayla dört tane ekler pasta aldığım kısa bir dönem de var ama şimdilik o konuya girmeyelim.) Çay, anne yapımı kek ve çizgi romanlar eşliğinde odama kapandığımda, bir de dışarıda yağmur yağmaya başlamış olursa, keyfime diyecek olmazdı.

O zamanlar favorilerim, sırasıyla, Örümcek Adam, Martin Mystere ve Barbar Conan’dı. Bunların tek bir sayısını bile kaçırmazdım ama hiçbir zaman Tommiks, Teksas’çı olmadım. Hatta düşünüyorum da Red Kit’e bile fazla meraklı değildim. Kovboylarla ilişkim televizyondaki Pazar filmlerinden ve küçükken hediye gelen çatapatlı tabancalardan öteye hiç geçmedi. Belki de bu yüzden, Sisters Brothers isimli romanı bu kadar seveceğimi beklemiyordum. Sevmekten de öte, bu kitap sayesinde otuz yıl önceki Cuma keyfimi bu yaşımda tekrar tadacağımı, hatta tekrar çizgi roman okumaya hevesleneceğimi hiç tahmin etmemiştim. Demek istediğim şu ki, Batman’lerle boğuşmamım sorumlusu, biraz dolaylı yoldan da olsa Patrick DeWitt’dir.

Bu ayki ilk kitabımız kovboylarla ilgili bir roman ama basmakalıp bir kovboy romanı değil. O türe has atmosferi ve karakterleri kullansa da türün sınırlarının dışına çıkıp bambaşka yerlere uzanıyor. DeWitt, Eli ve Charlie Sisters adında iki kardeşin altına hücum döneminde Oregon’dan Kaliforniya’ya yaptıkları yolculuk sırasında başlarından geçen maceraları anlatıyor. Sisters Biraderler, Vahşi Batı’nın en meşhur kiralık katilleridir, ancak birbirlerine hiç benzemezler. Eli, son derece nazik, romantik, ve yumuşak huylu bir kovboydur. Daha doğrusu çoğu zaman öyledir. Arada sırada tepesi atınca, gözü döner, kendini kaybeder ve tam bir psikopata dönüşür. Ayrıca bir yerden kaçmaya çalışırken pencereye sıkışıp kalacak kadar da kiloludur (gözünüzde Clint Eastwood’un gençliği canlanmasın diye söylüyorum). En büyük hayali, bu görevi tamamladıktan sonra mesleği bırakıp bir dükkan açmak ve sakin bir hayat yaşamaktır. Abisi Charlie ise pragmatik, soğuk kanlı ve hırslı bir katildir. Alkolle ve kardeşinin hassas ruhuyla başı derttedir. Onun hayali ise patron olmak, daha fazla güç elde etmektir. Roman iki kardeşin arasındaki karmaşık, karanlık ve zaman zaman yürek burkan ilişkiden besleniyor. Her abi-kardeş arasında olduğu gibi kıskançlıkla hayranlık, aşkla nefret arasında gidip gelen bir ilişki bu.

Tabi roman sadece Eli ve Charlie’nin çekişmelerini konu etmiyor. Onun dışında neler var diye soracak olursanız... En başta Eli’nin işe yaramayan ama bir türlü kıyamadığı talihsiz atı var; zehirli örümcekler, diş macunu çeşitleri ve çölde yaşayan cadılar var; kasabanın zenginleri, esrarengiz formüller, başka kiralık katiller, kafayı üşütmüş altın avcıları ve Eli’nin sürekli aşık olduğu orospular var. Bunlar ilk aklıma gelenler.

Eli, en matrak olayları anlatırken bile bırakmadığı ciddiyeti ve kendine has hayat felsefesi sayesinde okuyucuyu daha ilk sayfadan kendine bağlayan müthiş bir anlatıcı. Onun sayesinde roman da aynı anda hem komik hem de hüzünlü olmayı başarabiliyor. Öykünün bazı okurların midesini kaldıracak kıvamda şiddet içerdiğini de belirtmek gerek. Aday gösterildiği ve kazandığı ödüllerden hiç bahsetmiyorum, çünkü Booker’ı Julian Barnes’ın antipatik romanına kaptırmış olmasına çok bozulmuş durumdayım.

Ucuz Roman seyrettiğim ilk Tarantino filmiydi. Hangi sahnesiydi hatırlamıyorum ama bir yerinde, “Bu adam bunu yapabiliyorsa bütün filmlerini seyretmek istiyorum,” demiştim kendi kendime. Patrick deWitt’in de bütün romanlarını okumak istiyorum.

 

2. Saatleri Ayarlama Enstitüsü, Ahmet Hamdi Tanpınar

Tanpınar yetiştirmeye çalışıyordum dedim ya, okuma cemiyetimizin geçen ayki kitabı Saatleri Ayarlama Enstitüsü’ydü. Seçimi yapan ve bize nazikçe tebliğ eden Başkan Bey, bir önceki kitabımız Kedi Beşiği'nin ardından kendisini yeni bir hayal kırıklığına hazırlamış olacak, romanın orta yerlerinde "Pek eğlenceli, pek güzel... Behemehal baştan sona okunmalı," şeklinde şaşkınlık ve mutluluk içeren mesajlar yollamaktaydı. Hakkı da vardı. Şu itibarla ki, Saatleri Ayarlama Enstitüsü, ilk basımından elli yıl sonra bile hala büyük bir zevkle okunuyor. Daha süslü bir şekilde söylemek gerekirse, edebiyat tarihimizin en önemli eserlerinden birisi olmasına rağmen lise öğretmeni zoruyla okunacak bir kitap değil. Zaten efkarıumumiye yoklaması için sık sık başvurduğumuz Ekşi Sözlük’e bakarsanız ne kadar çok seveni olduğunu görebilirsiniz.

Bilmeyenler için romanın konusunu kısaca aktarayım: Saatlere ve saat tamirine meraklı Hayri İrdal, sefalet içerisinde yaşarken Halit Ayarcı'ya rastlar. Bu hırslı ve karizmatik adamın önderliğinde Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nü kurarlar. Halit Ayarcı'ya göre son derece yenilikçi ve millet için faydalı bir kurumdur bu. Gerçekte ise akraba ve tanıdıkların kayrıldığı, anlamsızca büyüyen, hiçbir işe yaramayan absürt bir bürokrasi yumağıdır. Enstitü halk tarafından benimsenir ve çok başarılı olur. Hayri İrdal yaptıkları işi anlamsız bulup kınasa da, yeni elde ettiği zenginlik ve şöhretten vazgeçemez; o da bu saçma düzene ayak uydurur.

Kitabın arka kapak yazısına ve internette bulabildiğim yorumlara bakılırsa, Saatleri Ayarlama Enstitüsü, toplumumuzun modernleşme sürecinde yaşadığı kafa karışıklığını ve bunalımı hicveden bir roman olarak kabul görmüş. Berna Moran'ın “Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış” kitabının ilk cildinde, Tanpınar’ın hicvi ne şekilde kullandığını inceleyen harika bir bölüm yer almakta; ilgilenenlere şiddetle tavsiye ederim. Moran, Tanpınar’ın eleştirdiği dönemin Cumhuriyet’le sınırlı kalmadığını, Tanzimat öncesine kadar uzandığını söylüyor. Yazarın bir makalesinden şöyle bir alıntı yapmış:

“Biz tarihi ve coğrafi bir zorunluluk gereği Tanzimat ile Batı’ya yönelmişiz, ama ne eskiyi bırakabilmiş, ne de yeniyi tam olarak alabilmişiz. Mimarimizde, ev eşyamızda kıyafetimizde, hayat tarzımızda bir ikilik doğmuş.” (TREBB, 1. Cilt, s.303)

Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nün bu bağlamda yorumlanabileceğine hiçbir itirazım yok. Öte yandan, bir eseri ikinci defa okumanın bazı konforları var. Tanışma ve anlamaya çalışma sıkıntılarını ilk okumanızda üzerinizden atmış olduğunuzdan, bu defa romanın meselesinden çok, romanla ilgili şahsi meselelerinize konsantre olabiliyorsunuz. Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nü yedi yıl aradan sonra ikinci okuyuşumda, bütün o doğu-batı, eski-yeni bunalımlarını bir kenara bıraktım, başka şeyleri kurcaladım.

İlk olarak, Küçük Yalanlar Kitabı’nı yazarken ne kadar çok Tanpınar etkisinde kaldığımı fark ettim. Küçük Yalanlar’la ilgili en büyük derdim, 30’ların ve 40’ların günlük konuşma dilini çağrıştıracak bir dil tutturmaktı. Kendimi hazırlamak için o dönemde geçen romanlar okuyordum, bunlardan biri de Saatleri Ayarlama Enstitüsü’ydü. Şimdi dönüp baktığımda romanın dilinden çok, karakterlerinden esinlendiğimi görüyorum. Bunda şaşılacak bir durum yok elbette; Türkiye’de romancı olup da Tanpınar gibi bir ustadan etkilenmemek herhalde imkansızdır.

İkinci şahsi meselem ise romandaki “güvenilmez-anlatıcı” tekniği ile ilgiliydi. Okurken de yazarken de çok sevdiğim (ve kendi kendime artık bir daha kullanmamaya söz verdiğim) bir oyundur bu. Çok severim, çünkü yazarın nasıl bir mühendis gibi çalıştığını adım adım izlemenize imkan verir. Yazarsanız da mühendis mantığıyla çalışmanızı gerektirir.

Tanpınar, daha romanın ilk sayfalarda Hayri İrdal’ın güvenilmez bir anlatıcı olduğuna dair bir sürü ipucu veriyor:

Çünkü ben Hayri İrdal, her şeyden evvel mutlak bir samimilik taraftarıyım. İnsan her şeyi açıkça söylemedikten sonra neden yazsın? Bu cinsten kayıtsız ve şartsız bir samimilik ise behemehal bir süzme, eleme ister. Siz de kabul edersiniz ki, her şeyi olduğu gibi söylemek mümkün değildir. Sözü yarıda bırakmaktansa, vaktinde iyi tasarlamak, okuyucu ile behemehal anlaşacağınız noktaları seçmek gerekir. Çünkü samimiyet tek başına olan iş değildir. (SAE, s.10)

Onun içindir ki, bu hatıraları okuyanlar hiçbir yalan ve iftiraya tesadüf etmeyecekler, sadece birtakım şimdiye kadar gizli kalmış hakikatleri öğreneceklerdir. Belki bu hakikatleri naklederken ufak tefek onarmalarda bulunduğum olacaktır. Fakat bu kendimi vazifelendirdiğim hatırat yazarlığının icaplarındandır. (SAE, s.25)

Ancak romanın devamında elini hiç açmıyor; sonunda da “bakın nasıl da kandırdım sizi” tarzında kolay bir çözüm sunmuyor okuyucuya. İşin ilginç tarafı, sonradan öğrendiğim kadarıyla tam da böyle bir bölüm tasarlamış, ancak romanın son haline koymaktan vazgeçmiş (1).

Yazar belki elini açmıyor ama ben takıntılı olduğumdan bu defa bütün romanı o gözle okudum. Cemiyet toplantımızda, ikinci kadehten sonra sürekli Tanzimat’a tazminat dediğim için kimse beni ciddiye almasa da, bu konudaki teorimi açıklamaya çalıştım. "Yoksa Tanpınar Bizimle Oyun mu Oynuyor?" adını taktığım teorime elbette teori denemez. Daha önce söylenmemiş bir şey söylediğimi de hiç sanmıyorum (2). Yine de, toplantıda adam gibi ifade edemediklerimi burada ifade etmeye çalışayım.

* * *

Yoksa Tanpınar Bizimle Oyun mu Oynuyor Teorisi: Romanın anlatıcısı Hayri İrdal, sempati duyduğumuz, hatta sevdiğimiz bir karakter. Başına bir sürü felaket gelmiş, karısını ve kızını kaybetmiş, işsiz kalmış, yokluk içerisinde yaşamış, çevresindekiler tarafından “meczup” diye horlanmış... Bu kadar ezilmiş bir karaktere sempati duymamız kolay değil. Dahası, Hayri İrdal çevresindeki saçmalıklara itiraz eden, zeki ve komik bir anlatıcı. O alay ettikçe, biz mutlu oluyoruz.

Peki Hayri İrdal, alay ettiği ve romanın sonlarında tiksinmeye başladığı karakterlerden çok mu farklı?

Bir kere, sürekli kendini meczup, işe yaramaz bir adam diye anlatıp küçük görse de, aslında elinden her iş gelen, her duruma rahatlıkla uyum sağlayabilen, sosyal becerileri son derece güçlü bir insan. Kendini küçümsemesi ve o şekilde tanıtması ise belki de alçak gönüllük değil, son derece sağlam bir korunma mekanizması. Hayri İrdal, sorunlarını çözmeye çalışmak yerine kaçmayı tercih eden, kendi ayakları üzerinde durmaktansa güçlü birisinin paçasından ayrılmayan, başkalarının tuhaf dertleriyle saplantılı şekilde ilgilenen bir karakter. Kendi dertleri söz konusu olduğunda ise sadece anlatmak istediği kadarını anlatıyor. Bütün zamanının kıraathanede ve rakı sofralarında geçiren anlatıcımızın niye ailesini geçindirebilecek sıradan bir iş bulamadığını öğrenemiyoruz. Karısının ve kızının ölümleri, “sefalet yüzündendi” diye açıklayıp geçiştirdiği birer ayrıntı olarak kalıyor.

Hayri İrdal, belki de iddia ettiği kadar kaderin sillesini yemiş bir zavallı değil. Ama onun bu “zavallı” halinde kendimizi buluyoruz. Kendimizi bulmasak da en azından sempati duyuyoruz. Birer yük olarak gördüğü çocuklarından kurtulmak istediğinde, karısını hiç vicdan azabı duymadan aldattığında, güç sahibi olur olmaz hademesini maskaraya çevirdiğinde, eski dostlarını meczup diye aşağılamaya başladığında bir an irkilsek de onu sevmeye devam ediyoruz. Miras ve hazine peşinde koşan, kolay yoldan zengin olmaya heves eden, hayatlarındaki boşluğu hastalıklı tutkuların esiri olmadan dolduramayan, düşünmekten ve kendi adına karar vermekten aciz insanları eleştiren Hayri İrdal’ın, tıpkı onlar gibi olduğunu görmezden geliyoruz.

İşte bence romanın en büyük başarısı ve Tanpınar’ın bize oyunu da bu.  Hayri İrdal kendisinden nefret etmeye başladığından bile onu sevmemiz, eleştirdiği insanlardan hiçbir farkı kalmadığında bile onun tarafını tutmamız. Ve yine de kendimizi akıllı, mantıklı ve sağduyu sahibi olarak kabul edip romandaki rezilliklere rahat rahat gülmemiz.

(1) Berna Moran’dan öğrendiklerim: Tanpınar’ın romana eklemekten vaz geçtiği bir mektuba göre İrdal, meğer Ramiz’in tedavisindeki bir paranoya hastasıymış. Gerçekte Ramiz ve Ayarcı, onun aktardığı gibi budala ve sahtekar karakterler değilmiş. Ayarcı’nın ölümü dahil, İrdal’ın anlattığı çoğu şey uydurmaymış. Moran, Tanpınar’ın mektubu romanda devrimleri eleştirdiği için başına bir iş açılabilir endişesiyle kitabın başına ya da sonuna eklemek üzere kaleme almış ama sonra gerek görmemiş olabileceğini söylüyor.

(2) Hiç de yeni bir şey söylemediğimi sonradan gördüm zaten: Moran, anlatıcının yer yer “işi saflığa meczupluğa vuran bir sahtekar” olarak karşımıza çıktığına değiniyor. Hatta eleştirmen Konur Ertop’un onu “kendi yalanına kendini kaptırmış bir dolandırıcı,” olarak değerlendirdiğini söylüyor. Ertop’un yazısını bulamadım ama merak içerisindeyim.)

 

3. Distant Star, Roberto Bolano (Türkçesi: Uzak Yıldız, Metis Yayınları, 2008)

“Her ay bir Bolano” projemde bu ayın kitabı Uzak Yıldız’dı. Artık sayfalarca Bolano yazmaktan yoruldum, sanırım siz de benden yorulmuşsunuzdur, o yüzden kısa tutacağım.

En başta şunu söyleyeyim: Bolano okumaktan hiç yorulmadım. Uzak Yıldız, yazarın en çarpıcı romanlarından biri olmasa da büyük bir zevkle okudum ve aradığım her şeyi buldum. Uzak Yıldız, belki de Borges havasının en yoğun olduğu Bolano romanı. Olaylar 70’lerde  Şili’de genç entelektüellerin katıldığı şiir kurslarında başlıyor. Anlatıcımız, kurstaki Germandia isimli ikizlerden hoşlanmaktadır, kızlar ise sadece esrarengiz ve aristokrat görünümlü Ruiz-Tagle’yle flört etmektedirler. Gönül ve kıskançlık meseleleri Pinochet darbesiyle aniden önemsiz kalır. Anlatıcı, çoğu arkadaşı gibi önce tutuklanır, sonra da ülkeyi terk edip Avrupa’ya kaçar. Bu arada Ruiz-Tagle de kimlik değiştirmiştir. Hava Kuvvetlerinin pilotu olarak bir yandan faşist yönetimin kanlı işlerini yürütmekte, bir yandan da küçük uçaklarla gökyüzüne dizeler yazarak fütürist bir şiir akımı yaratmaktadır. Yıllar sonra o da ortadan kaybolur. Anlatıcı, özel bir dedektifin yardımıyla Ruiz-Tagle’nin peşine düşer. Elbette yollarına başka enteresan karakterler ve onların tuhaf öyküleri çıkar.

Bu kitapları okudukça şöyle bir hisse kapılıyorum: hayatımın bir köşesinde bir Bolano diyarı var; kendine ait mitolojisiyle, sürekli karşıma çıkan kahramanlarıyla, hep tekrar eden fantezileri ve  kabuslarıyla soluk alıp veren, gecesi ve gündüzü olan bir dünya. Yaratıcısı ölmüş olsa da yaşamaya devam eden bir dünya. Arada sırada orayı ziyaret etmekten çok mutluyum. Önümüzdeki ay için Third Reich’ı seçtim.

* * *

Ve de geçen ay (hala) bitiremediklerim:

1. 1Q84, Haruki Murakami

Gözümüz aydın, 1Q84 sevgi seli memleketimize de sıçradı. “Çok kalındı ama bayıldım,” diye gururla anlatmak bu yazın modası oldu. Açıkçası ben ortasında pes edip bıraktım, okuduğum kadarıyla hiç bayılmadım ve de düşüncelerimi fazla uzatmadan yazdım. Bir iki güne burada okuyabilirsiniz.

2. Europa, Tim Parks

Geçen ay “Geri dönmeye niyetim var,” diye yazmışım ama okuduğum kısımları tamamen unuttuğum, baştan başlamayı da göze alamadığım için bir türlü elim gitmiyor. Sanırım artık bu listeden çıkarmanın zamanı geldi; birkaç ay sonra tekrar denerim.

2. The Possessed, Elif Batuman

Son bölümüne geldim ama bu yazıya yetiştiremedim. Keyfini çıkararak bitirmek istediğimden önümüzdeki aya bırakıyorum.