1. The Possessed, Elif Batuman (Türkçesi: Ecinniler, Doğan Kitap, 2011)

Ne kadar aksini iddia ederse etsin, her yazar ilk romanında kendini anlatır denir. Bu kuralı ne zaman duyduğumu hatırlamıyorum ama belli ki bilinçaltıma yerleşmiş. İlk romanımı yazmaya oturur oturmaz saklandığı yerden çıktı ve gıcık bir paranoya şeklinde gırtlağıma yapıştı. Her iki satırda bir durup yazdıklarımı kontrol ediyordum, ucundan kıyısından bile olsa esas oğlan beni andırıyor mu, aramızda herhangi bir paralellik görmek mümkün mü diye. Haftalar yazmaktan çok yazdıklarımı yırtıp çöpe atmakla geçti. Sonunda bu şekilde bir yere varamayacağımı kabullendim ve kendimi garantiye almak için dahiyane bir strateji geliştirdim: Esas oğlanı esas kız yapacaktım! Böylece "ben" diye yazdıklarım benden olabildiğince uzak olacaktı. Diğer tüm acemi yazarların düştüğü o berbat tuzağa düşmeyecektim.

Yaklaşık bir buçuk yıl sonra dosyamı okuyan ve ardından editörüm olacak değerli insan, kapakta yazan ismin bir kadına mı yoksa bir erkeğe mi ait olduğuna karar veremediğini söylediğinde, telefonun öteki ucunda sevinçten zıpladığımı hatırlıyorum. Biliyorum, ülkemizde ortalama her on kişiden birinin ya bir Hikmet teyzesi, ya da bir Hikmet halası vardır ama editörüm ondan bahsetmiyordu. Diğer tüm acemi yazarların düştüğü o berbat tuzağa düşmemişsin, diyordu nazikçe. En azından ben kendimi öyle inandırmıştım. Daha sonra romanımı okuyan dostlar, hiç tereddütsüz, "Kendini yazmışsın," diyerek sinirimi bozmaya çalıştılar ama onlara kulak asmadım. O gün bugün, her kitapta aynı şeyi söylüyorlar zaten. Daha geçenlerde çok yakın bir arkadaşım (adı lazım değil), romanımdaki bir karakter için (onun da adı lazım değil) "Aaa, tıpkı sen!" dedi. Artık kendisiyle görüşmüyorum.

Tabii madalyonun bir de öteki yüzü var. Eğer roman değil de otobiyografi yazıyorsanız, ya da diyelim ki anılarınızı/gezilerinizi kaleme almaya karar verdiyseniz, büyük olasılıkla kendinizden bahsetmek zorundasınız. Hangisi daha zor diye düşündüğümde, ikincisi, yani kendimi yazmak bana çok daha zor geliyor. Eski paranoyamın bir uzantısı olmalı. En basitinden, şu okumakta olduğunuz paragrafta bile doğru tonu tutturabilmek için kaç kere sil tuşuna bastığımı ne siz sorun ne ben söyleyeyim sevgili okur. (1)

Kendinizi yazdığınızda, okuyucuların sizi kibirli bir sahtekar olarak bellememesi için hem alçak gönüllü, hem de açık yürekli olmanız gerekiyor. Doğallığınızı kaybetmemeniz lazım, ama bir yandan da okuyucunun ilgisini sürekli canlı tutacak bir anlatıcı olmak zorundasınız. Elif Batuman, The Possessed isimli ilk kitabında, bunların hepsini sanki dünyanın en kolay işiymiş gibi başarmış. Son derece zeki, komik ve sempatik bir anlatıcı Elif Batuman. Uçakta yanınıza düşse, konuşmak zorunda kalmamak için kitap okuyormuş numarası yapacağınız insanlardan değil. Aksine, okuduğunuz kitap hakkında uzun uzun sohbet etmek isteyeceğiniz bir yol arkadaşı.

Elif Batuman okuyucudan samimiyetini esirgemiyor ama kendini hiç ön plana çıkarmıyor. Çünkü bize büyük bir sevgiyle anlatacağı başka kahramanları var. The Possessed, yazarın doktora yaptığı dönemde klasik Rus edebiyatı üzerinde çalışırken başına gelenleri içeriyor. Bir yanda edebiyat incelemeleri ve ustalarla ilgili anekdotlar (Babel, Tolstoy, Puşkin, Dostoyevski, Ali Şir Nevai), diğer yanda ise Batuman’ın dünyanın farklı köşelerindeki maceraları var (Kaliforniya, Kayseri, Yasnaya Polyana, Semerkant, Petersburg). Aslında bunlardan rahatlıkla iki ayrı kitap ya da yazı dizisi çıkar ama Batuman malzemelerini birbirine karıştırarak çok daha zengin bir şey sunuyor okurlarına. Örneğin Tolstoy'un evinde düzenlenen konferansa katılan akademisyenlerin halleri, en az Tolstoy'un bir cinayete kurban gitmiş olma olasılığı (Batuman'ın o sıradaki ilgi alanı) kadar ilgi çekici bir hal alıyor. Ya da Stanford'daki Isaac Babel konferansına onur konuğu olarak davet edilen iki yaşlı hanım (Isaac Babel'in kızları), Nil'de Ölüm filmindeki antika karakterleri aratmıyor.

Elif Batuman kitabın ilk sayfalarında, bir zamanlar romancı olmak istediğini, ancak Amerika'daki yaratıcı yazarlık eğitim sistemi yüzünden bu hevesinden soğuduğunu anlatmış. Bunun üzerine kafama takıldı, bir roman yazsa nasıl olurdu diye düşünüp durdum. Kitabın ikinci yarısına geldiğimde kafamda belli belirsiz bir tahmin oluşmaya başladı. Yazarın Özbekçe öğrenmek için gidip aylarca yaşadığı Semerkant'ta geçen bölümler, hem komik, hem hüzünlü, ve biraz da gerçeküstü bir roman okuyormuşum gibi etkiledi beni. Elif Batuman'ın Rus edebiyatı bilgisi ve sevgisi zaten hayranlık uyandırıcı. Bunun üzerine bir de atmosfer yaratma yeteneğini ve son derece titiz karakter gözlemlerini eklediğinizde ortaya nefis bir kitap çıkmış. Günün birinde roman yazmasını çok isterim ama The Possessed kıvamında kitaplar yazmaya devam ederse de hiç şikayetim olmaz.

 

2. The Corrections, Jonathan Franzen (Türkçesi: Düzeltmeler, Sel Yayıncılık, 2012)

Aslında nefis bir plan yapmıştım. The Possessed'i bitirir bitirmez henüz okumadığım Rus klasiklerinin arasına balıklama atlayacaktım (itiraf: okuduklarım iki elin parmaklarını geçmez.) Bol bol zamanım vardı. Dahası Okuma Cemiyetimizin bu ay için seçtiği kitap Gogol'dan Ölü Canlar'dı. Yani her şey kusursuz bir uyum içerisindeydi.

Ancak yaz sıcakları, bayram rehaveti, diş ağrısı ve dişçi korkusu derken olaylar hiç de planladığım gibi gelişmedi. Birincisi, kliması bozuk bir evde sıcaktan nefes alamazken Gogol okumak hiç de hayal ettiğim kadar heyecan verici bir uğraş değilmiş. İkincisi, bir arkadaşım o sıralar yeni bitirdiği Franzen'ı o kadar övdü ki, kaşınmaya başladım; yıllardır "şimdi olmaz, başka bir zaman" diye elimi sürmediğim The Corrections, nedense o anda en çok okumak istediğim roman oldu.

Diyeceksiniz ki, Gogol yerine Franzen okumak insanı ferahlatır mı sanıyorsun? Çok haklısınız. The Corrections, uzun zamandır beni en çok rahatsız eden, öfkelendiren, moralimi bozan kitap çıktı. İşin kötüsü, o kadar iyi yazılmış ki elimden bırakamadım. Bütün bayram boyunca, bir yandan diş iltihabı, bir yandan Franzen, karabasanlarla boğuşup durdum.

Roman, Amerika'nın hiç de gösterişli olmayan bir köşesinde yaşayan gayet sıradan bir ailenin sorunlarını anlatıyor. Dünyanın öteki ucunda yaşayan insanlara bile son derece tanıdık gelecek sorunlar bunlar. Öykünün merkezinde, çocukları ve torunlarıyla birlikte evinde belki de son Noel yemeğini yemek için planlar yapan bir anne var. Ailenin tüm fertleri, hayatı kendilerine ve birbirlerine zindan etmekle geçirmiş, ruhen korkunç derecede hasarlı, korkunç derecede mutsuz insanlar. Ve de sadist yazarımız sayesinde 500 sayfa boyunca bir türlü huzuru yakalayamıyorlar, aksine gittikçe daha dibe batıyorlar.

Sinemada "duygusal işkence pornosu" diye tarif ettiğim bazı filmler var: Babel, Requiem for a Dream, ve Bjork'un oynadığı Karanlıkta Dans gibi. Bu saydıklarım şüphesiz son derece başarılı filmler, ama üçünü de seyrettikten sonra (ve hatırladıkça hala) üzerime çöken mutsuzluğa değecek bir şey sunuyorlar mı, emin değilim. The Corrections, o türün edebiyattaki temsilcisi gibi geldi bana. Bütün o dertleri, sıkıntıları okurken azıcık soluklanıp bir umut kırıntısı yakalamaya çalıştığınızda, hatta hafiften eğlenmeye başladığınızı düşündüğünüzde, felaketin (kavganın/hastalığın/hayal kırıklığının) bir üst seviyesinde buluyorsunuz kendinizi. Başka bir yazarın elinde berbat bir melodrama dönüşecek olaylar, Franzen kaleminden seviyeli bir edebiyat olarak çıkıyor.

Bir yandan da son yılların hemen hemen bütün önemli kapak konularında geziniyorsunuz. Sosyal medyanın gücünden tutun ilaç şirketlerinin psikolojimizi nasıl yönettiğine, çok havalı bir restoran tasarlamanın püf noktalarından finans aleminin uçurumlarına, modern çocuk yetiştirme anlayışına, hatta Rusya'nın politik çalkantısına kadar ne ararsanız var bu sıradan Amerikan ailesinin gündeminde.

Franzen'ın şöhretinden ya da Amerika'da çağımızın en önemli yazarı sayıldığından bahsetmeme gerek yok herhalde. Böyle bir şöhreti hak etmediğini düşünenler de var elbette. Kendi adıma, The Corrections'ı okuduktan sonra niye bu kadar önemsenen bir yazar olduğunu anladığımı söyleyebilirim. Duygusal yoğunluk ile duygu sömürüsü arasında çok ince bir çizgi vardır. Böyle yorucu bir tempoyu sayfalarca sürdürürken okuyucuyu kaçırmamak ciddi bir emek ve teknik beceri gerektirir. Ve Franzen da son derece becerikli bir yazar. Anlattıkları hoşuma gitmemiş olabilir ama nasıl anlattığına dair kusur bulmakta zorlanırım. Bir de kızmasın ama bence biraz da küstah bir yazar. Entelektüel birikimini neredeyse her satırda sergilemekten vazgeçemediği için bazen roman kahramanları ile ilgilenmeyi bırakıp, Franzen'ın karakterini çözmeye çalışırken buldum kendimi. Sonuçta Oprah ile papaz olmuş bir edebiyatçıdan bahsediyoruz, insan merak ediyor. Çağımızın en önemli yazarı olduğu görüşüne ise hiç katılmıyorum.

 

3. Gone Girl, Gillian Flynn (Türkçesi henüz yok, eminim çok yakında olur)

Son ayların en heyecanlı konularından birisi de "yaz kitabı" meselesiydi. Tam olarak nasıl dilimize takıldı hatırlamıyorum, dergilerden birinde okumuş olmalıyız. İki-üç aydır ne zaman birisi bir kitap önerse, "Okuyamam, kış kitabı o," ya da "Asla evde olmaz, plaj kitabı o," diye dalga geçtim. Üstüne bir de benim son roman var: hesapta Haziran'da çıkacaktı ama sonra Eylül’e ertelendi. "Tabii işte, yaz kitabı yazamamışsın, o yüzden," diye bir güzel benimle de dalga geçildi.

Şaka bir yana, bu tarz sınıflandırmalar bana son derece anlamsız geliyor. Evet, her kitabın her okuyucu için doğru bir zamanı vardır ama bu "doğru zaman" mevsimlere veya tatil programlarına bağlı değildir. Ayrıca kişiden kişiye değişir. Alaçatı dolaylarında bir şezlonga uzandığında, 50 Shades of Grey yerine Proust okumaktan keyif alan insanlar olduğuna eminim. Aslında çok da emin değilim. Ama bakınız, Elif Batuman Ankara'da bir yaz tatilini Anna Karenina okuyarak geçirmiş, öyle anlatıyor The Possessed'de. Nerede benim yaz kitabım diye homurdandığını hiç sanmıyorum.

Her neyse, yaz kitabı mı diyorduk? Siz sevgili okurlar penceresi açılmayan ofislerinizde sıkıntıdan patlarken, ben koca bir yazı havuz başında şemsiyeli kokteyller yudumlayarak ve bu yazın en popüler plaj kitaplarından birini okuyarak geçirdim. (Havuz ve şemsiyeli kokteyl kısmı kısmen yalan.) Bilmeyenler için açıklama yapmam lazım: yaz kitaplarının en hafif olanlarına plaj kitabı diyoruz. Gerilim yazarı Gillian Flynn'in son romanı Gone Girl, adeta filmi çekilsin diye tasarlanıp yazılmış bir kitap. Zaten derhal film hakları satın alınmış ve çalışmalar başlamış. Gayet sürükleyici bir roman; elime aldıktan sonra bitirene kadar bırakmadım (çok önemli plaj kitabı özelliği). Okurken kafam boşaldı (bir diğer önemli plaj kitabı özelliği). Beğendin mi diye soracak olursanız, cevabım hem evet, hem hayır.

Romanın kurgusu tamamen sürprizlere dayalı olduğu için oyunbozanlık yapmadan konusundan bahsetmem mümkün değil. Ama şu kadarını söylememde bir sakınca yok: tek sayılı bölümlerde, işsiz kaldıktan sonra doğduğu kasabaya geri dönmek zorunda kalan bir dergi yazarının anlattıklarını, çift sayılı bölümlerde ise öykünün başında ortadan kaybolduğunu öğrendiğimiz karısının günlüğünü okuyorsunuz. Kadını kocası mı öldürdü diye bir merakla başlıyorsunuz diyeyim, daha fazlasını söylemeyeyim.

Romanın sonu için beklediğim sürpriz ortasında karşıma çıkınca ters köşeye yattığımı fark edip çok eğlendim. Ama romanın ikinci yarısı genel olarak hayal kırıklığı oldu. Bence Gone Girl'ün temel sorunu, öyküde doğru kıvamda bir "kötülük" hissinin olmaması. Şiddetten ya da vahşetten bahsetmiyorum, onlar kesinlikle şart değil. Ancak bir gerilim romanında baskın hissin, iki kişi konuşurken "kim kime laf sokacak" seviyesini aşması gerekir. Bu kitapta ise sürekli birileri birilerine laf sokuyor. Gone Girl benim defterimde iyi bir gerilim romanı sayılmaz ama genel olarak iyi yazılmış bir roman ve "bundan sonra ne olacak" merakı sayesinde hızla okunuyor.

Flynn, Franzen kadar ciddi bir entelektüel olmasa da zeki bir yazar ve maalesef onun sesi de karakterlerinin seslerini yer yer bastırıyor. Popüler kültüre göndermeler ve popüler psikoloji incileri bazen o kadar üst üste geliyor ki yorucu olmaya başlıyor. Amerika'daki bazı eleştirmenlerin ve okurların bu romandan yola çıkarak modern evlilik müessesesi hakkında analiz yapmasına pek anlam veremedim. Onun yerine filmde hangi role hangi aktör yakışır oyunu oynamayı tercih ederim.

 

4. The Third Reich, Roberto Bolano (Türkçesi yok)

Her ay bir Bolano okuma serüvenim devam ediyor. Farkındaysanız geçen yazımın ve bir önceki Bolano romanının üzerinden bir aydan fazla zaman geçmiş, ama fark etmediğinizi varsayıp devam edelim.

Geçen ay Bolano'nun kayıp romanı diye anılan The Third Reich'ı bitirdim. Bu kitap yazarın ölümünden sonra ortaya çıkmış ve 2011'de The Paris Review dergisinde dört bölüm halinde tefrika edilmişti (daha sonra tek cilt olarak da basıldı). Tefrika edilen romanlara karşı romantik ve pratikte anlamsız bir ilgim olduğunu itiraf etmem lazım. Hatta dikkatli okurlarım hatırlayacaktır, The Paris Review'a da sırf bu yüzden abone olmuştum. Anlamsız bir ilgi diyorum, çünkü dört bölümü tek seferde okudum ve normal bir kitaptan farkı kalmadı. Çizgi roman okurken bile beceremiyorum o bir sonraki ayı bekleme işini.

The Third Reich, yazarın "şimdilik" ilk romanı (bu hızla giderlerse hiç belli olmaz, seneye başka bir ilk roman keşfediverirler). Öykü, İspanya sahilinde bir tatil yöresinde, mevsimin sonuna doğru gitgide boşalan bir otelde geçiyor. Kahramanımız, Bolano romanlarının klasik baş kişisi Latin Amerikalı şairlerden değil bu defa. Kuralcı, mesafeli, romantik ama duygusal zekası kıt Alman bir genç adam. İkinci şok: olaylar ortadan kaybolmuş esrarengiz bir yazarın/şairin izini sürmek şeklinde gelişmiyor. Bu defa öykünün merkezinde The Third Reich isimli bir oyun var. Bizim kutu oyunu dediğimiz türden, 2. Dünya Savaşı haritası üzerine dizilen askerlerle, zarlarla ve karmaşık kurallarla oynanan bir strateji oyunu bu. Meraklıları arasında uluslararası maçlar düzenleniyor, makaleler yazılıyor, dergiler basılıyor. Kahramanımız Udo, son turnuvada Almanya şampiyonu olduktan sonra sevgilisiyle birlikte geldikleri otelde hem tatil yapmayı, hem de Paris konferansında sunacağı yeni bir stratejiyi yazmayı planlıyor. Ancak, plajda başka bir Alman çiftle dost oluyorlar ve Udo'nun düzeni altüst oluyor. Dahası, kahramanımızın gizlice aşık olduğu otel müdiresi hanım, onun hiç ortalıkta görünmeyen hasta kocası, plajda çalışan ve vücudu feci yanık yaralarıyla kaplı esrarengiz El Quemado ve sürekli bizimkilerin peşine takılan, arkadaş canlısı iki serseri İspanyol işleri iyice karıştırıyor. Bu karakterlerden biri ölünce (yoksa cinayet mi?) karanlık sular hızla yükseliyor.

The Third Reich, son dönem Bolano romanlarından çok farklıymış gibi dursa da, aslında yazarın bütün klasik özelliklerini yansıtıyor. Çekirdeğinde yine takıntılara ve deliliğe doğru uzanan karanlık bir yolculuk var. Edebi rekabet ve usta yazarlar, burada yerini stratejik savaş oyunlarına ve onun ustalarına bırakmış ama temelde aynı şeyi anlatıyor. Beni en çok şaşırtan, Bolano'nun Udo gibi soğuk bir kahramanla, daha doğrusu güvenilmez bir anti-kahramanla, insanı bu kadar içine çeken bir öykü yaratmadaki becerisi oldu. Biz ölümlüler, ilk romanlarımızda daha kolay şeyler deniyoruz. Gone Girl'de bir şey eksik diyordum ya, insanın içine işleyen o endişe hissi The Third Reich'de fazlasıyla var.

Vahşi Hafiyeler ve 2666'dan sonra en sevdiğim Bolano romanı bu oldu. Yeni başlayacaklar için iyi bir tercih sayılmaz ama hayranları kaçırmamalı. Sahi, niye hepiniz işi gücü bırakıp Bolano okumuyorsunuz?

 

(1) Ve son yarım saattir şunu düşünmekteyim: hayatında hiç "ne siz sorun ne ben söyleyeyim" dememiş bir insan olarak deminki cümleyi yazmam son derece yapay kaçmadı mı? Bu vesileyle artık ben de "Sevgili okur" demeye başlamış mı oldum? Bütün paragrafı silip tekrar mı denesem? Gerçekten, bir romanda erkek kahramanı kadına çevirmek bundan daha kolay. Hiç olmazsa istediğiniz kadar takıntılı ya da vurdumduymaz bir karakter yaratma özgürlüğünüz var.