(Tam okuma notlarımı yazmaya niyetlendiğim sırada, sabitfikir dergisinde Melisa Kesmez’in “Suyun Üzerindeki Halkalar Gibi…” adlı yazısı çıktı. Dünya Bu Kadar hakkında söylemek istediklerimin çoğunu benim ifade edebileceğimden çok daha güzel ifade etmiş Melisa Kesmez. Okumanızı şiddetle tavsiye ederim!)

1.

Bu yazıya bir itiraf ile başlayayım. Ve de önceden belirteyim, yazının tek itirafı değil bu, birazdan devamı gelecek.

İtiraf ediyorum, Mahir Ünsal Eriş’in Bangır Bangır Ferdi Çalıyor Evde… adındaki öykü kitabını daha yeni okudum. Hani hakkında hep iyi şeyler duyduğunuz, merak edip satın aldığınız ama bir türlü okumaya başlayamadığınız kitaplar vardır ya, onlardan biriydi benim için. (Bir diğeri de Barış Bıçakçı’nın Sinek Isırıklarının Müellifi‘dir; elbet bir gün onu da okuyacağım.) Bazı kitapları niye okumaya başlayamayız, sonra ne değişir de okuruz, Norveçli bilim adamları el kremi üreteceğine bunu açıklasın lütfen.

Olaylar nasıl gelişti, tam olarak hatırlamıyorum. Birkaç hafta önce ani bir kararla rafa uzandım, Bangır Bangır Ferdi Çalıyor Evde…‘yi alıp iki günde baştan sona okudum. O sırada Mahir Ünsal Eriş’in romanının çıkmak üzere olduğunu duyunca “Tamam,” dedim, “kozmik çarklar dönüyor, herşey yerli yerine oturuyor.” Daha doğrusu şöyle dedim: “Artık edebiyat alemlerinde insanlar Bangır Bangır Ferdi Çalıyor Evde…‘den konuşurken cehaletim belli olmasın diye düşünceli düşünceli uzaklara bakmam gerekmeyecek.” 

Bir de şu notu düşeyim: Hani herkesin zamanında çok övdüğü bir kitabı (filmi, diziyi vs.) üzerinden epey zaman geçtikten sonra okuduğunuzda, bu muymuş diye hayal kırıklığı yaşarsınız; fakat bunda kitabın pek bir suçu yoktur, sadece övgüler sizin beklentinizi insafsız bir seviyeye yükseltmiştir. Bangır Bangır Ferdi Çalıyor Evde… en ufak bir hayal kırıklığı yaşamadım, aksine bütün beklentilerimi fazlasıyla karşıladı.


Mahir Ünsal Eriş müthiş yetenekli bir anlatıcı. Okuru birkaç cümleyle nasıl etkisi altına alacağını çok iyi biliyor. Bunu Bangır Bangır Ferdi Çalıyor Evde...'nin daha ilk sayfalarında hissetmiştim, Dünya Bu Kadar'da çok daha belirgin bir şekilde tanık oldum. Öyle bir roman ki bu, ne anlattığından çok nasıl anlattığı benim daha fazla ilgimi çekti.

2.

Kitaplığımızda “konusunu anlatamayacağımız romanlar” diye bir raf ayırsak, Mahir Ünsal Eriş’in ilk romanı Dünya Bu Kadar‘ı oraya yerleştirirdik. (Bana kalsa hiçbir romanın konusunu anlatmaya kalkışmam fakat nedendir bilinmez, insanlar bu soruyu sormaktan bir türlü vazgeçmiyorlar.)

“Birbiriyle bağlantılı öykülerden oluşan romanlar” diye başka bir raf ayırsak –ki iki rafın kesişim kümesi olması gerekeceğinden bizim IKEA kitaplıkların kafası karışırdı– Dünya Bu Kadar‘ı oraya da yerleştirebilirdik.

Konusunu anlatamayacağım için kısaca şöyle izah etmeye çalışayım: “Bir ikindi kahvaltısı yapacaklardı. Güneş gelmedi.” diye açılıyor roman. Okur Güneş’in niye kahvaltıya gitmediğini öğrenmeye hazırlanırken, yazar bize başka bir karakterin öyküsünü anlatmaya başlıyor. Üç dört sayfa geçmeden, o karakterle az ya da çok ilişkili başka bir karakterin öyküsüne zarifçe kayıveriyor. Bu yolculuk bütün roman boyunca devam ediyor. Kitapta kaç karakter olduğunu saymadım ama en az 20 romana rahatlıkla yetecek kadar malzeme olduğunu söyleyebilirim.

Mahir Ünsal Eriş müthiş yetenekli bir anlatıcı. Okuru birkaç cümleyle nasıl etkisi altına alacağını çok iyi biliyor. Bunu Bangır Bangır Ferdi Çalıyor Evde…‘nin daha ilk sayfalarında hissetmiştim, Dünya Bu Kadar‘da çok daha belirgin bir şekilde tanık oldum. Öyle bir roman ki bu, ne anlattığından çok nasıl anlattığı benim daha fazla ilgimi çekti.

“Birbiriyle bağlantılı öykülerden oluşan romanlar” rafı dedik ya, oradaki kitaplar epey kalabalıktır. En sevdiklerini say deseniz, ilk aklıma gelenler, Jennifer Egan’ın A Visit From The Goon Squad (İt Kopuk Takımı) ve Colum McCann’ın Let the Great World Spin (Dönsün Koca Dünya) olurdu. Birkaç hafta önce, bir romancı arkadaşımla Dünya Bu Kadar hakkında konuşurken, bana Sevgi Soysal’dan Yenişehir ‘de Bir Öğle Vakti‘ni okuyup okumadığımı sormuştu; okumamıştım (bu da yazının üçüncü itirafı olsun) ve bu vesileyle iki romanı peş peşe bitirdim.

Mahir Ünsal Eriş’in dolaylı olarak bana böyle güzel bir de hediyesi oldu yani.

 

3.

Teknik açıdan Dünya Bu Kadar‘ı raftaki komşularından farklı kılan, Lego parçacıkları gibi birleştirdiği öykülerin gayet kısa ve girift olması. Peş peşe okuduğum için karşılaştırıyorum; örneğin Sevgi Soysal, bütün karakterlerine alışkın olduğumuz uzunlukta birer roman bölümü ayırırken, Mahir Ünsal Eriş’in bir karakterin omzudan havalanıp diğerine konması birkaç sayfayı geçmiyor. Güneş’in kahvaltıya gitmemesiyle başlayan bu süreç, hiç soluk almadan üç defa tekrar ediyor ve merkeze doğru bir girdap gibi yoğunlaşıyor. Karakterler değişse de sık sık karşımıza çıkan temalar var. Hazine haritası, İzmit depremi, bir de sırrını hala çözemediğim bir hırka gibi…

Öykü deyip duruyorum ama öyküden ne kastettiğimi de açıklamam gerekir. Bir edebiyat türü olarak “öykü” dediğimiz metinle, “Bu romanın ya da filmin öyküsü nedir?” diye sorduğumuzda kastettiğimiz şey, farklı iki kavramdır aslında 1. Bu açıdan bakacak olursak, Mahir Ünsal Eriş’in birbirine iliştirdiği parçacıkları, öyküden çok “hayat hikayesi” ya da karakter portesi olarak tarif etmemiz gerekir. Merkezde yer alan öyküyü saymazsak, sadece karakter portrelerinden örülü bir roman yazmak son derece zor ve riskli bir iş. Eğer meselesi bize dünyanın ne kadar olduğunu hissettirmekse, o hedefe ulaşan bir roman olmuş Dünya Bu Kadar. Fakat karakterlerle daha sıkı ilişkiler kurma beklentiniz varsa, bu romanın yapısı ona pek fırsat vermiyor.

 

4.

Bazı şeyleri kusurlarına rağmen değil, kusurları yüzünden çok severiz. Çünkü bazen kusur dediğimiz şey, eserin organik bir parçasıdır; biri olmadan diğeri de olamaz. Yukarıda tarif etmeye çalıştığım roman çatısı, benim için Dünya Bu Kadar‘ın hem en etkileyici yönü, hem de en büyük handikapı oldu.

Niye etkileyici bulduğumu anlatmadan önce başka bir romandan bahsetmem gerekiyor.

En çok hayranlık duyduğum romanlardan biri, Roberto Bolano’nun 2666 isimli meşhur eseridir. 2666 birbiriyle ilişkili beş kısa romandan oluşur. Daha önce şurada ve şurada uzun uzun anlatmıştım; bu yazıda değinmek istediğim sadece romanın efsaneleşmiş dördüncü bölümü. Bolano, bu bölümde Santa Teresa’daki (suç oranının rekor seviyede olduğu Ciudad Juarez’i temsil eder) işlenen seri kadın cinayetlerini anlatır. Yüzlerce kadının, kızın ve çocuğun nerede, ne zaman ve ne şekilde öldürüldüğünü, cesetlerinin en ufak ayrıntısına varana kadar tüm vahşetiyle ve polis raporlarına yakışacak derecede soğuk bir dille aktarır.

Bu bölüm hiç duraklamadan yaklaşık üç yüz sayfa sürer. Berbat bir uyuşturucu koması gibidir, yazarın niyeti de sanırım budur. Bir süre sonra okuduklarınızın korkunçluğu ve tekdüzeliği karşısında algılarınız değişmeye başlar. O üçyüz sayfayı okumak, hem fiziksel, hem de duygusal açıdan bir eziyet halini alır; ancak en korkuncu, bir süre sonra okuduklarınız karşısında hissizleşmeye başladığınızı farketmenizdir.

Bunun Dünya Bu Kadar‘la ne ilgisi var diyeceksiniz. Mahir Ünsal Eriş’in okuyucuya eziyet etmek, ya da “kötülük karşısında hissizleşme” deneyimini yaşatmak gibi bir niyeti olduğunu hiç sanmıyorum. Zaten iki romanın meselesi ve ruh hali birbirinden tamamen farklı. Yine de Mahir Ünsal Eriş’in kulandığı tekniğin 2666‘daki o bölüme yakın durduğunu düşündüm. Bir tür “sinyal bombardımanı” diyelim buna; yani minyatür parçacıklara okurun zihnini çok yoğun bir bulut gibi kaplamak ve o parçacıkların tek başına yaratamayacağı bir etki –bir büyük resim– yaratmak. Bolano’nun büyük resmi “yeryüzündeki cehennem” ise, Mahir Ünsal Eriş’in büyük resmi de “memleketimizin ve zamanımızın bir portesi” diyebiliriz. (Hayır, bu aralar her ne kadar aksini düşünsek de ikisi aynı şey değil.)

 

5.

Mahir Ünsal Eriş’in kurduğu yapı beni çok heyecanlandırdı fakat bir yandan da bazı sorunlar içerdiğini düşündüm.

Bolano, söz konusu bölümü 1000 sayfalık bir romanın içine yerleştirmiş, oysa Mahir Ünsal Eriş romanının tamamını bu şekilde kurgulamış ve hareket alanını çok daraltan bir çatı seçmiş kendisine. Hareket alanını daraltmaktan kastım şu: Böyle bir metinde yazarın tempoyu düşürme şansı yok, nasıl başladıysa aynı hızla devam etmesi gerekiyor. Okur olarak yüksek temponun iyi bir şey olduğunu sanırız (“Bir solukta okudum”) fakat pek öyle değildir. Nasıl müzikte notaların arasında sessizliklere ihtiyaç duyuyorsak, metinde de boşluklara, inişlere ve çıkışlara ihtiyaç duyarız. Beynimiz bu şekilde algılamaya, duygusal tepkilerini bu sistemin içerisinde vermeye programlanmış.

Romanın hızı, sadece okura değil, karakterlere de nefes alacak zaman bırakmıyor. Metnin ortalarına geldiğimde, kalabalık bir davette yüzlerce kişiyle tanışmış, hepsiyle birkaç dakika konuşup hayat hikayelerini dinlemiş, sonra da isimlerini unutmuş gibi hissettim kendimi. Hepsi son derece ilginç karakterlerdi ama şu anda çoğunu hatırlamıyorum. Öyküyle hayat hikayesi arasındaki fark da bu sanırım. Bir kişinin hayat hikayesini okumak ile, onun hayatına, ya da hayatından kısacık bir ana dair bir öykü okumak aynı etkiyi yaratmıyor. İlki ilgimizi çekiyor ama bir süre sonra aklımızdan uçup gidiyor. İkincisinde ise bir anlamda tanıklığımız söz konusu, okurken biz de öyküdeki sürecinin bir parçası oluyoruz ve o karaktere duygusal bir yatırım yapıyoruz.

Dünya Bu Kadar‘ın çatısıyla ilgili başka bir handikap da, parçaların kitabın sonunda bir şekilde toplanıp birleşmesi durumuyla ilgili. Romana başladığımızda, kafamızda böyle bir beklenti oluşuyor; en azından Güneş’in kahvaltıya niye gelmediğini, diğer insanlarla yolunun nasıl kesişeceğini öğreneceğimizi varsayıyoruz. Bu beklentiyi karşılayıp karşılamamak zor bir seçim; Mahir Ünsal Eriş karşılamayı seçmiş. Kitabın sonunda, üç-dört karakterin yolu ortak bir macerada kesişiyor. Kendi adıma, kesişmese daha mutlu bir okur olurdum diye düşündüm. Bana kalırsa karakterleri birleştirip bir roman haline getiren, sondaki o macera değil çünkü. Bir yandan insanın sersemletecek kadar farklı, bir yandan da hepsi bize çok tanıdık gelen seslerle dolu bir bulutun içinde kaybolmak, yolumuzu bulmaya çalışmak, ve gerçekten dünyanın böyle bir şey olduğu düşünmeye başlamak, bize okuduğumuzun bir roman olduğunu ispat ediyor zaten.

 

6.

Roman okurken motorun kapağını açıp içindeki çarkları, dişlileri kurcalamayı çok seven bir okur olduğumdan böyle detayların üzerinde duruyorum. Dünya Bu Kadar, bu tarz bir okumaya fırsat tanıyan bir roman olduğu için bana çok keyif verdi. Eminim farklı bir gözle okuyup çok keyif alan okurları da olacak.

Herşeyden önce, Mahir Ünsal Eriş’in insanı kolundan çekip yanına oturtan, “Gel bak sana ne anlatacağım,” diyen samimi bir dili var. Yazdığı her satırdan öykü anlatmayı çok sevdiği ve buna çok yatkın olduğu anlaşılıyor. “Samimi” lafının artık çok rahatsız edici bir etiket halini aldığını düşünüyorum ama moda olan anlamıyla kullanmıyorum. Öykü anlatanla öyküyü dinleyen arasında kurulan samimiyetten bahsediyorum.

Mahir Ünsal Eriş’in bana göre bu romandaki en büyük başarısı ise karakterlerin herbiri için o kişiye uygun bir dil kullanmış olması. Farklı kahramanların bakış açılarını içeren bir roman yazdığınızda bu beklenilen bir şeydir; olması değil, olmaması dikkat çeker. Yüze yakın karakter barından bir romanda bunu hakkıyla yapabilmek ise müthiş zor bir iş. Üstüne üstlük, Mahir Ünsal Eriş’in bunu okura hiç hissettirmeden hallediyor. Dilini o kadar ustalıkla şekilden şekile sokuyor ki, başa sarıp yeniden izlemek istiyor insan.

 

7.

Okurken zaman zaman zorlandığım fakat bitirdiğimde, herşeye rağmen “Mahir Ünsal Eriş iyi ki böyle bir biçim seçmiş, iyi ki yazmış,” dediğim bir roman oldu Dünya Bu Kadar. Öykü anlatmanın olanakları üzerinde düşünmek ve tartışmak için bir hazine haritası niteliğinde olduğunu düşünüyorum.

Madem Sevgi Soysal’ı andık, onun romanından buraya yakışacağını düşündüğüm bir alıntıyla bitireyim.

“Bu dünya o kadar karışık değil. İşte senin, belki de ‘duvar’ diye nitelendirdiğin karışıklık, ürkütücü filan değil. Basbayağı anlaşılabilir bir şey. Ve anlamana yardımcı olan kitaplar var. Okuyabilirsin onları. Ne okuduğunu anlayınca da duvardan muvardan ürkmezsin, tamam mı?” (Sevgi Soysal, Yenişehir’de Bir Öğle Vakti, s. 118)

______________

1 Murat Gülsoy, Büyübozumu isimli kitabında, ilkine “öykü”, ikincisine “hikaye” diyerek kafa karışıklığını önlemeyi hedefler.