1.

Yalçın Tosun’un yeni kitabıyla kapağındaki resim sayesinde tanıştım. Ve resmi görür görmez Dokunma Dersleri’ni alıp okumaya karar verdim. İtiraf etmek gerekirse Yalçın Tosun’u tanımıyordum -benim cehaletim, ve daha önce hiçbir öyküsünü okumamıştım -benim eksikliğim. Bu sayede hem şahane bir yazar keşfetmiş oldum, hem de kitap kapaklarının gücüne olan inancımı pekiştirdim. Öncelikle söz konusu kapak resminin Leyla Gediz‘e ait olduğunu belirteyim. Bir de Yapı Kredi Yayınları’nın kitaplarının içinden kapak tasarımına uyumlu karton ayraçlar çıkmasının ne kadar güzel bir detay olduğunu not düşeyim.

 

2.

Dokunma Dersleri dört tane -belki de dört buçuk tane- homoerotik öyküyle açılıyor. Yerli edebiyatta bu türde çok fazla esere rastlamadığımdan olsa gerek, başta biraz şaşırdım. Sonra şaşırmanın ne kadar saçma olduğunu düşünüp kendi kendime kızdım. Son zamanlarda eşcinsel karakterler sadece toplumsal baskı, cinayetler, trajediler vs. kapsamında edebiyatta yer alıyor. O konuları kesinlikle küçümsememekle birlikte, o konuların çizdiği sınırların içine hapsolmayı boğucu buluyorum. Daha doğrusu buluyormuşum; Dokunma Dersleri’ni okurken bunun farkına vardım. Gündelik aşk meseleleri, sıradan tutkular, merak, çekingenlik, bir an belirip bir an sonra uçup giden cinsel arzular, sadece heteroseksüel kahramanların tekelinde kalmamalı.


Kalabalığın içinde -bazen isteyerek, bazen de çaresizce- yalnız kalan insanlar. Bazıları görünmek, bazıları da görünmez olmak istiyorlar. Tek başlarına durdukları noktadan kalabalığa bakıyorlar. Dokunmak ve dokunamamak. Yalçın Tosun önceden yazdığı öyküleri mi toplamış, yoksa bu kitap için bu öyküleri mi yazmış merak ettim.

3.

Kitaptaki diğer öyküleri okuduktan sonra Yalçın Tosun’un tuvalinin ne kadar geniş olduğunu gördüm. Bazı (yeteneği ve hayal gücü kıt) yazarların sürekli elinin gittiği, yazmaya yatkın olduğu, yazarken kendini doğal ortamında hissettiği karakterler vardır. Arada sırada farklı karakterler de yaratırlar ama dönüp dolaşıp kendi oyun alanlarına geri dönerler. Yalçın Tosun kesinlikle o yazarlardan biri değil. Örneğin öykülerden birinin kahramanı, kimseye bırakmadığı için küçük oğlunu ve bunamış kayınvalidesini çalıştığı evlere götüren temizlikçi Saliha. (“Geçen gece tam uyuyacakken kapısında beliren kaynanasının ‘Yuğ beni anacığım, yuğ beni, çok kirlendim gayrı ben,’ diye soyunmaya başlamasını, üstünü tekrar giydirene kadar akla karayı nasıl seçtiğini […] düşündü.”) Başka bir öykünün kahramanı ise, oğlunun vejetaryen sevgilisi eve tanışma yemeğine geldiği sırada sinir krizi geçiren orta sınıftan bir kadın. (“Etli yiyecekler alacaktı hep, Ali’nin sevdiği şeyleri. İçli köfteler, kıymalı börekler, lakerdalar, orman kebapları… Esin de ne yerse yesindi.”) Yalçın Tosun bu iki karakteri de aynı beceriyle ve aynı enerjiyle yazıyor. Biri diğerinin yanında daha cansız ya da daha sentetik kalmıyor.

 

4.

Edebiyat sınavı sorusu gibi olacak ama kitabı oluşturan öyküleri bir arada tutan ortak bir tema var mı diye düşündüm. Edebiyat sınavı cevabı gibi olacak ama şöyle bir şey geldi aklıma: Kalabalığın içinde -bazen isteyerek, bazen de çaresizce- yalnız kalan insanlar. Bazıları görünmek, bazıları da görünmez olmak istiyorlar. Tek başlarına durdukları noktadan kalabalığa bakıyorlar. Dokunmak ve dokunamamak.

Yalçın Tosun önceden yazdığı öyküleri mi toplamış, yoksa bu kitap için bu öyküleri mi yazmış merak ettim.

 

3.

Kısa öykü temposuna bir türlü alışamıyorum. Daha doğrusu dört-beş sayfalık “kısa” öykü temposuna alışamıyorum. Amerikan edebiyatının standardı haline gelen otuz-kırk sayfalık öyküleri ruhuma daha yakın buluyorum. Hem okur, hem de yazar olarak. Keşke Yalçın Tosun uzun öyküler de yazsa.

 

4.

Aklımda en çok yer eden öykülerden biri Sıcak Sandalye. Kendisinden hemen hemen hiç bahsetmeyen anlatıcının, gizemli ve dikkat çekici başka bir karakteri tutkuyla anlatması bana Muhteşem Gatsby’nin dinamiğini anımsattı.

Yalçın Tosun’un hayran kaldığım becerisi, hiç abartıya, aşırılığa, duygu sömürüsüne kaçmayan anlatımıyla okuyucuyu son derece derinden etkileyen anlar yakalaması.

Şimdi yazarken fark ettim, düşündüğümden çok daha fazla öykü zihnimde iz bırakmış. Aşağıda üç tanesinden kısa alıntılar var. Öykünün roman karşısındaki güçlerinden biri de bu: unuttuğunuzu sandığınız bir öykü hiç beklemediğiniz anda tekrar aklınıza geliveriyor.

Kendime not: Anne, Baba ve Diğer Ölümcül Şeyler ile Peruk Gibi Hüzünlü’yü okuma listene ekle.

 

5.

Sabah kahvaltısından önce sevgilisinden gizli bira içmeye başlayan adam:

Güneş tatlı tatlı ısıtıyordu sabah saatlerinde. Henüz bunaltmaya başlamamıştı. Ben de, şimdi kağıt oynamaya başlayan kadınların yanındaki masaya oturarak yüzümü güneşe verdim. Bana bakmadılar bile. Yokmuşum gibi davranıyorlar, sessizce oyunlarını oynuyorlardı. Pozisyonları hiç değişmiyordu. Sadece berikinin, arada bir, yere doğru eğilerek kucağındaki kediyi yere bıraktığını ve ayağının ucunda hazır bekleyenlerden birini aldığını görüyordum. Biteviye.

(Pansiyondaki, s. 104)

 

6.

Utangaç oğlanın nefret ettiği öğretmenini gözetlemesi:

Evin tüm pencereleri açıktı ve içeriden radyonun sesi yayılıyordu. Titrek bir kadın sesi “Benzemez kimse sana” diye bir şarkı söylüyor, şarkıcı kadının sesine, Nevra Öğretmen’in acemice eşlik etmeye çalışan bet sesi karışıyordu. Yüzüm artık alev alev yanıyordu, ama eve biraz daha yaklaştım. Sesin geldiği tarafa doğru yöneldim. Evin içini görmeyi deli gibi istiyordum. Nevra Öğretmen’in yaşadığı yeri, pek de özelliği olmayan ev eşyalarını ve dağınık ev halini, onun da herkes gibi biri olduğunu görmek için can atıyordum. Onu çamaşır asarken görmek bana yetmemişti, daha fazla kanıt istiyordum.

(Tosbağa Öldürmek, s. 82)

 

7.

Bir türlü ölmeyi beceremeyen genç kız:

Sabah çok kolay olmasa da zamanında uyanmış, annemi sinirlendirmeden kahvaltımı etmiş, servise yetişmiş, okul yolunda dengeli olduğunu düşündüğüm bir kokteyl haline getirdiğim onca hapı kırmızlılardan başlayarak -ki en sevdiğim renktir- arka arakaya yutmuştum. Hesaplarım doğru çıkarsa o her daim, yağmurda donuna kadar ıslanmış da sobanın yanında kurumaya başlamış gibi kokan geometri hocasının ürkütücü suratını görmeden bu iş bitecekti.

(Firari Parmağın Ucu, s. 56)