1.

Okuma Notları kısa bir aradan sonra tekrar huzurlarınızda. Nereye kaybolmuştu diye soracak olursanız, malum, memleket gündemi bir süredir yazı yazmaya da, okumaya da hiç elverişli değildi. Öte yandan kendimi on bin sayfalık bir roman yazmaya vermiş durumdayım ve araştırma adı altında normalde okumayacağım bir takım acayip kitaplar okuyorum. (Kendime not: bir daha eski zamanlarda geçen roman yazmayacağım diye kendi kendine söz verdiğinde sözünü tut.) Bu aralar zevk için okumaya başladığım bütün romanlar ise yarım kaldı. Bir tek Yoko Ogawa’nın eski kitaplarından biri olan Hotel Iris‘i bitirebildim. Turistik bir Japon kasabasında, genç bir kızla yaşlı bir edebiyat çevirmeni adamın arasındaki sado-mazoşist aşk öyküsünü anlatıyor. Yoko Ogawa harika bir yazar, Japon sado-mazoşizmi de Grinin Elli Tonu‘na kıyasla elli kat daha ilginç ama yine de Hotel Iris’e bayıldığımı söyleyemem.

İşte böyle kasvetli bir dönemdeyken geçenlerde kitapçıya gittim ve yerli yazarlara ait yeni çıkan ve merak ettiğim romanların çoğunu toplayıp eve geldim. Ve hangisinden başlasam diye saatlerce kafa patlatıp oyalanmaktansa paketten ilk çıkanı alıp hemen okumaya koyuldum: Hakan Bıçakcı’nın Doğa Tarihi isimli son romanı.

 

2.

Ortaokulda biyoloji dersinde taksonomi diye bir şey öğrenmiştik, canlıların aile ağacını çıkarmayı hedefleyen Latince isimlerle dolu zor bir işti. Bu aralar sürekli kullandığımız yeni kavramları da bu şekilde tanımlamalıyız ki birbirimize bir şey tarif etmeye çalışırken gereksiz arızalar çıkmasın. Mesela benim “Beyaz Türk” dediğim şeyle Twitter’da takip ettiğim bir kişinin “Beyaz Türk” dediği şey tamamen farklı olabiliyor. Aynı şekilde “plaza kadını” denen tanımın iltifat mı yoksa hakaret olarak mı kabul gördüğünü hala çözebilmiş değilim. O yüzden bu kavramları biraz endişeyle kullanacağım ama yine de buyurunuz:

Doğa, orta-yüksek gelir grubundan bir “Beyaz Türk” kadınıdır. Cipi, yabancı isimli sitede lüks bir dairesi, akıllı telefonu, Facebook’a yüklediği ve beğeni toplayan fotoğrafları, yakışıklı bir spor hocası ve pek de yakışıklı olmayan, ancak statü sembolü olarak puro içen bir erkek arkadaşı vardır. Aynı zamanda bir “plaza kadını”dır Doğa. Yabancı isimli bir halka ilişkiler şirketinde üst düzey yöneticidir, hayatı yarı İngilizce yarı Türkçe sunumlarla, anlamsız toplantılarla, sevimsiz ofis partileriyle ve gösterişe dayalı çekişmelerle doludur.

Doğa’nın görünürde tek derdi göğüslerinin ideal ölçülere göre küçük olması iken, işteki rekabet, aşk hayatındaki tatminsizlik ve genel bir kimlik bunalımı sonucu hırsları ve sıkıntıları katlanarak artar. Kendi kendini esir ettiği hayata daha fazla tahammül edemez ve yavaş yavaş delirmeye başlar. Doğa Tarihi işte bu delirme sürecini anlatmaktadır.


Erkek bir okur olarak yorum yapmam ne kadar doğru olur bilmiyorum ama kadın dünyasının ayrıntıları bana gayet inandırıcı geldi. Sanırım gerçekçi olmayan tek detay şu: gerçek dünyada kadınlar Doğa'ya kıyasla çelik gibi sinirlere sahip; yeri geldiğinde yüz kaplan gücüne erişip diğer bütün kaplanları paramparça ediveriyorlar.

3.

Hakan Bıçakcı, uzun zamandan beri tanışmak istediğim bir yazardı ve bu okuduğum ilk romanı oldu. Bu yüzden anlatımı hep böyle net ve yüksek tempolu mudur, yoksa bu roman için mi böyle bir üslup seçmiş bilmiyorum. Her hâlükârda Hakan Bıçakcı’nın kıymıksız, temiz bir dili var ama eğer ikinci durum geçerliyse bilhassa altını çizmek lazım. Yüksek tempolu derken sert ve kısa cümlelerden bahsediyorum. Bu da romanın atmosferine parlak, plastik bir yüzey dokusu katıyor. Alışveriş merkezlerindeki yüzeyler gibi. Anlattığı hayatların ruhunu –ya da ruhsuzluğunu beynimizin içinde adeta bir müzik gibi duymamızı sağlıyor.

Romanda ilerlerken kafamda şöyle bir beklenti oluştu: Doğa’nın cilalı hayatı çatlamaya başladıkça Hakan Bıçakcı’nın dili de değişecek ve müzik hastalıklı bir makama geçecek sandım. Ancak yazar romanı sabit bir anlatımla sürdürüp sonlandırmayı tercih etmiş. Belki bu yolla kahramanıyla kendisi arasındaki mesafeyi korumaya, değişimi sanki klinik bir vaka aktarır gibi anlatmaya imkan bulmuştur. Bilmiyorum ve merak ediyorum.

(Bununla doğrudan ilgisi olmayan ufak bir de teknik şikayetim var. Hakan Bıçakcı, paragraf arası boşlukları çok sık kullanıyor. Bir okur olarak o duraklamalara pek ihtiyaç duymadım. Aksine, niye durduk diye düşünürken ilgim dağıldı.)

 

4.

Doğa berbat bir karakter. Canlısını gördüğünüzde arkanıza bakmadan kaçmak isteyeceğiniz ama ne yazık ki tekrar karşınıza çıkacak türde berbat bir karakter. Böyle diyorum ama (kendim de dahil olmak üzere) okurların roman karakterlerini sevip sevmemesi, hele kendilerine yakın bulup bulmaması hiç ilgimi çekmiyor.

Yazarın kahramanlarıyla nasıl bir ilişki kurduğu ise çok ilgimi çekiyor.

Bıçakcı, romanın başında Doğa’yı tarafsız bir gözle anlatıyormuş “numarası” yapıyor. Kahramanını adeta güvenlik kameralarındaki görüntüleri izler gibi takip ediyor. Ancak cümlelerin sonuna eklediği sözcük oyunları, belli belirsiz dalga geçmeler, çok da tarafsız olmadığını açık ediyor. Bu kontrollü saldırıların ardından birkaç tane de sağlı sollu kroşe gelince zevkten dört köşe olduğumu belirtmek isterim.

 

5.

Erkek bir yazarın böyle bir roman yazması cesaret ister. Hem kadın dünyasına ait bir sürü teknik ayrıntıya hakim olacaksınız, hem de potansiyel bir okur grubunu kızdırmayı göze alacaksınız.

Doğa Tarihi’ni çok geniş bir bakış açısıyla 21. yüzyıl kapitalizminin eleştirisi olarak okumak mümkün ama bana kalırsa özünde, görünmeye, teşhire ve gösterişe saplantı derecesinde meraklı, hırslı ve kıskanç bir tür kadın psikolojisinin eleştirisi. Elbette erkekler de Hakan Bıçakcı’nın darbelerinden nasibini alıyor ama sonuçta bu Doğa’nın romanı.

Erkek bir okur olarak yorum yapmam ne kadar doğru olur bilmiyorum ama kadın dünyasının ayrıntıları bana gayet inandırıcı geldi. Sanırım gerçekçi olmayan tek detay şu: gerçek dünyada kadınlar Doğa’ya kıyasla çelik gibi sinirlere sahip; yeri geldiğinde yüz kaplan gücüne erişip diğer bütün kaplanları paramparça ediveriyorlar.

 

6.

Doğa Tarihi bana bazı açılardan Eggers’ın geçen yılki romanı The Circle‘ı anımsattı. Orada da genç bir kadın işinde başarılı olmak ve beğenilmek hırsıyla kendi kendini imha ediyor, biz de dışarıdan bakınca ışıl ışıl parıldayan son model hayatların aslında nasıl küçük birer cehennem olduğunu izliyorduk. Ancak Doğa Tarihi‘nin çok daha iyi yazılmış, net ve vurucu bir roman olduğunu eklemek isterim. Şehir merkezine yalnızca x dakika mesafedeki korunaklı, inşaat manzaralı rezidanslarda geçen sentetik hayatlara bakışı açısından 04:00‘deki ruh halime de yakın buldum. Ancak Hakan Bıçakcı’nın benden biraz daha acımasız olduğunu söyleyebilirim. Okuru o hayatın içine sokup usul usul ama büyük kararlılıkla boğuyor ki bunun da önemli bir başarı olduğunu düşünüyorum. Doğa’nın omuzlarından tutup sarsarak “Aklını başına topla!” diye bağırmak istiyorsunuz ama Hakan Bıçakcı size o mutluluğu yaşatmıyor.

Doğa Tarihi, Yoko Ogawa’nın sinirleri geren romanının üzerine tuz biber oldu. Benim de içinden mutluluk kelebekleri fışkıran öyküler okuyacak halim yok aslına bakarsanız. Hakan Bıçakcı’nın yeni romanını okuduğuma son derece memnunum.

Kanyon’da bir plaza kadınının çantasında Doğa Tarihi‘ni görürsem ne düşündüğünü sormak isterim ama cesaret edebileceğimi sanmıyorum.