Geçen haftaki oyunumuza gelen önerilerin hepsini okudum, bir daha okudum, o kadar hoşuma gitti ki bir defa daha okudum. Bu bir oyun olduğu için ve en başından kurallarını koyduğum için aralarından bir tanesini seçmem gerekecek. Fakat, dediğim gibi o kadar hoşuma gitti ki, hepsine kısa da olsa cevap vermek istedim. Zaten seçimimi de öyle yaptım. Hangisine "kısa" cevabım en çok uzadıysa, onu yeni yazısı konusu olarak belirledim.

Ve böylece benden imzalı bir kitap kazanan ikinci okuyucu Algodón Edebiyat oldu. Önerisi şuydu:

"Edebiyatta oyunbazlar hakkında neler düşündüğünüzü merak ediyorum. Örnek olarak Don Kişot'ta ve Tehlikeli Oyunlarda var olan "oyun içinde oyun" hakkında neler düşündüğünüzü ve Dünya Edebiyatı'ndan hangi örneklerini sevdiğinizi/sevmediğinizi merak ediyorum."

Uzun ve eğlenceli bir yazı olacak ama ne zaman tamamlarım şimdilik hiçbir fikrim yok.

* * *

Gelelim diğer cevaplarıma. Soruları biraz kırptım, orijinal hallerini okumak için lütfen 2013-2014 Sonbahar Kış Sezonu isimli yazıya göz atınız:

 

1.
Eren: Sizce bir romanda mutlaka bir mesaj olmalı mi yoksa roman birşey anlatmaya çalışmayan sadece ilginç olaylardan da ibaret olabilir mi ?

Hikmet: Bence her roman bir şey anlatmaya çalışır. Ama işin içine "mesaj" girdi mi o zaman bir şey öğretmeye çalışır ki şahsen öyle romanlardan arkama bakmadan kaçarım. Öte yandan sadece ilginç olaylar da tek başlarına bir roman (ya da öykü) oluşturmaz. Bir anlatıyı roman yapan o olayları anlatış tarzıdır. Uzun lafın kısası, mesaj vermek benim işim değil. İnsanlar yazdıklarımı okurken arada sırada düşüncelere dalıyorsa -ki bunların dünyayı kurtaran düşünceler olması da şart değil, ya da anlattığım öykü onlara bir şekilde tanıdık geliyorsa, kendileriyle ilgili bir şeyler anımsatıyorsa ne mutlu bana.

 

2.
küçük joe: Aslında aklıma konudan çok sorular geliyor. Ve hepsi röportaj gibi sorular. Size soruları göndersem, röportaj yapsak, sonra blogumda yayımlasam?

Hikmet: Şöyle bir teklifim var, bana eposta ile üç tane soru yollayın, cevaplayayım, siz de blogunuzda yayınlayın. Böylece mini-röportaj yapmış oluruz.

 

3.
Deniz: (…) Allen, çekinerek sorar "excuse me, excuse I am looking for Çardak Büfe…?" Adam yavaşça kafasını kaldırır ve gözlerine inanamaz…

Hikmet: "Bırak arkadaşım büfeyi müfeyi, seni spor salonuma götüreyim," derdim. O da kıl olup uzardı yanımdan. Ben de ona kıl oluyorum zaten, ne hali varsa görsün. Neydi o Roma ve Paris saçmalıkları? Hani kazara muhabbet etmeye kalksak kesin kavga ederdik, hatta birimiz diğerini boğardı.

 

4.
pnr: bence itiraf sayfası altında bir blog açmalısın. ve herkes itiraf edemediklerini senin sayfana göndersin.ilginç seyler cıkabilir

Hikmet: Çok güzel bir fikir ama zamanında bunu itiraf.com diye bir site yapıyordu. Sonra ne oldu bilmiyorum. Yine de bana itiraflarını göndermek isteyen okurlar varsa lütfen çekinmesinler.

 

5.
Serhat KACAR: Ilk okudugunuz kitabi hatirliyormusunuz acaba? Yazmak isteseniz hakkinda ne yazardiniz?

Hikmet: İlk resimsiz kitaplarımı hatırlıyorum. Enid Blyton'ın Gizli Yediler ve Afacan Beşler serileri. Çok "korkunç" oldukları için okumam yasaktı, ilkokul bire kadar beklemem gerekiyordu. Zaten onlardan kaptıklarımı ufak ufak yazıyorum bütün romanlarımda.

 

6.
Furkan: Bir kitap yazmak icin her zaman belirli bir hayat ve ya tecrube uzerinde mi yogunlasmak gerekir? ,eger bir hayat hikayesi gerekiyorsa sade hayatlar ve yasanmisliklar uzerinde yogunlasan yazar nasil bir yol izleyerek o sade hayati yogunlastirip okuyucuyu kitaba baglayarak saatlerce kitabini okutabilir ?

Hikmet: Bence belirli bir hayat ya da tecrübe üzerine yoğunlaşmak gerekmez. Aslında hiçbir şey "gerekli" değildir, her roman kendi kurallarını belirler, bazı romanların derdi de sadece kuralları yıkmaktır. Eğer yazar sade bir hayatı anlatmayı seçtiyse, okuyucuyu kitaba bağlayacak olan, o öyküyü nasıl anlattığıdır. Hepimiz aynı öyküleri anlatıp duruyoruz aslında, bizi birbirimizden ayıran anlatış tarzlarımız.

 

7.
Didi: Cocuklugumuzdaki cizgi filmlerle ilgili bir yazı yazsana ama icinde seker kız candy de olsun:)

Hikmet: Peki ama Şeker Kız Candy kısmını çok kısa geçebilir miyim? Tek aklımda kalan, sonlarına doğru çok ağladığımdı. Yoksa o Heidi miydi? (Not: Japon çizgi filmleri yazısı yolda. Bu durumda, sana da bir kitap hediye etmem şart ama benimkilerden kütüphane kurdun Didi, başka bir yazarım kitabını alayım.)

 

8.
Batuhan: Bir lisenin mezunları mezuniyetten 30 yıl sonra bir yemekte bir araya gelirler. Aralarından bazıları genç kalmıştır, bazıları ise çok yaşlanmış. Ve bu ayrışmanın aslında ta okul zamanına kadar giden bir nedeni vardır, insanların o dönem yaptıkları bir tercihle ilgisi…. Hiç bir şey asla teseadüf değildir.

Hikmet: Nereden başlasam bilemedim. Aslında bundan nefis bir Dan Brown gizem-tarikat-komplo öyküsü bile çıkar ama kafayı iyice üşütürüm diye cesaret edemem. Zaten senin aklında daha felsefi bir mesele var biliyorum. Rakı-balık yapsak?

 

9.
Dilek: Bence bloğunda yeni çocuk sahibi olmuş anne çalışmalı mı çalışmamalı mı konusunu yazabilirsin bu annelerin oldukça kararsızlık yaşadığı bir konu olduğundan -en az sezaryan mı normal doğum mu konusu kadar- çok da yararı dokunabilir görüşlerinin yeni ve çalışan ve kararsızlık yaşayan ve bu konuda bulabildiği her şeyi okumaya çalışan bir anne olarak benim önerim budur. Kaleminize sağlık..

Hikmet: Önemli bir konu ama çocuk sahibi olmayan (ve normal bir işi de olmayan) bir erkek olarak bu konuda söyleyebileceklerim çok az. Eğer imkanlar elveriyorsa, çocuk 3-4 yaşına gelene kadar anne (ya da baba) tüm enerjisini ona ayırmalı, sonra da mutlaka çalışmalı ya da kendine başka bir uğraş bulmalı derdim, ama sadece uzaktan bakarak fikir yürütüyorum.

 

10.
Emirhan Aydın: Yirmilik diş çektirmek. Yirmilik dişin çürümesi. Yirmilik dişin çıkması. Herkesin bir yirmilik diş hikayesi olması. Dişlerin ağzı bir şantiye alanı gibi kullanmaları. Yirmilik dişle ilgili bir şeyler yazın bence. Yirmilik diş. Söylemesi bile ilginç.

Hikmet: Bu da güzel bir öykü başlangıcı olur. Benim yirmilik diş maceram yok ama başka diş çektirme maceralarım var. Aslına bakarsanız, öncesindeki korku seviyemle karşılaştırınca macera bile sayılmaz. Günün birinde öyle bir öykü yazmaya kalkarsam söz, size de imzalı kitap yollayacağım.

 

11.
Şükran Çetik: (…) herkesin yeni bir şey öğrenmek için değil sadece kendi düşüncelerini ispatlayan şeylere yöneldiği için ırkçılığın arttığı bir dönemde sizce çoğunluk ne okumak ister? Şimdilerde moda olan bir konu hakkında pratik bir cep kitabı mı? Biraz daha entelektüeli için daha kapsamlısı cv'nizde hoş durabilir. Ya da herkesin senelerce duya duya kendini inandırdığı zırvalar hakkında hoş espriler yapmak da eğlenceli olabilir…siz hangisini yapmak isterdiniz?

Hikmet: Çoğunluğun ne okumak istediğini tahmin etmem çok zor, o yazarların değil pazarlamacıların işi. Dünyanın neresinde ya da hangi devrinde olursak olalım, bazı insanların okumayı tercih ettiği şeyler bize tuhaf veya anlamsız gelecek. Şaşırmaktan ve söylenmekten öte yapacaksa bir şey olduğunu sanmıyorum. "Kimseye niye bunu okuyorsun, okuma," diyemem. En fazla, "Onu bitirdikten sonra şunu da okusana," diye önerilerde bulunabilirim. Ama sonuçta hiç kimse benim sevdiğim kitapları sevmeye mecbur değil. Ben öyküler anlatmayı seviyorum, bana ilginç gelen, beni heyecanlandıran, anlatırken sıkılmadığım öyküler. Yazdıklarımı okumak isteyenler çıktığında da çok mutlu oluyorum.

 

12.
Deniz ESNAULT: Tekrar dünyaya gelseydiniz ne ya da kim olmak isterdiniz? =) (Ne: bir insan mi, bir hayvan mi, bir bitki mi, bir hücre mi, bir molekül mü…? Neden?) ya da (Kim: hangi cinsiyetten, milletten, meslekten? Isminiz ne olsun isterdiniz? Hayatiniz nasil olsun isterdiniz…?)

Hikmet: İnsan, mümkünse İskandinav ülkelerinde yaşayan, sağlıklı ve büyük ölçüde mutlu bir insan. Balıkçı olabilir, çiftçi olabilir, mimar olabilir, sanatla ilgilenen birisi olabilir, kadın/erkek fark etmez, sakin ve huzurlu bir hayatı olsun, mutlaka bir şeyler üretsin --domates de üretebilir şiir de, kimseye bir zararı dokunmasın, suda batmasın, yemek yapmayı bilsin, güvendiği arkadaşları olsun, kitap okumayı sevsin, piyano çalmayı öğrensin, aşık olacaksa aşkları mümkün olduğu kadar uzun sürsün, uykusunda ölsün, öldüğünde de kendisiyle barışık olsun.

 

13.
Esen Aydınoğlu: Yeni blog konunuz, "30″ yaşın insan üzerindeki etkisi :)

Hikmet: Bu aralar 40 üzerinde çalışmaktayım. Bence 30'dan çok farkı yok. Fiziksel etkileri var elbette ama o da çok moral bozucu bir konu.

 

14.
Eren: Başka yazarlardan ne dereceye kadar etkilenmek kabul edilebilir? Cok okuyorsunuz ve okuyup cok etkilendiginiz bir konun istemsizce bir romaninizda ortaya çıkmasından,başka yazarlardan etkilenmekten korkar misiniz? Veya o sırada yazdığınız bir konuda yazılmış romanları okumaktan kaçınır misiniz?(gibi…:)

Hikmet: Etkilenmemek mümkün değil. Ama eğer başka birisinin yazdığı şeyin tıpkısını yazmışsam, kendime göre hiç değiştirmemişsem, tamamen bana ait bir hale getirmemişsem hırsızlık yapmış sayılırım. Etkilenmekten (artık eskisi kadar) korkmuyorum. Çok şahane bir fikir bulmuşsam ve benden önce başka birisinin kullandığını keşfedersem çok bozuluyorum. Kendi romanımı bitirme safhasında hiçbir şey okuyamıyorum çünkü o sırada beynim başkalarının yazdıklarını algılamaz hale geliyor.

 

15.
Capon: Sn Hukumenoglu, ben su konudaki goruslerinizi merak ediyorum.

Hikmet: Japonların bize tuhaf gelen kültürleri hakkında detaylı bir araştırma yapıp uzun uzun yazmak çok istiyorum ama kullanılmış iç çamaşırı arzulamak hakkında gerçekten çok cahilim. İnsanlar birbirlerine zarar vermedikleri sürece her türlü "acayip" (bizim alışkın olmadığımız diyelim) ilgilerinin peşinde koşturmakta özgür olmalılar. Asıl ilginç olan, bunun için böyle bir sistem kurmaları.

 

16.
Mustafa Öztürk: Belki sıkıcı bir konu olacak sizin için ama sizden yazının teknik detaylarını okumak oldukça keyifli olabilir . İkinci önerim ise eşyanın hallerine ilişkin yazmanız. Eşyanın ayna halini, iklimini, ve zamanını mesela.

Hikmet: Hiç sıkıcı değil, aksine yazmayı en çok sevdiğim konu. Ama çok geniş bir konu, onu daha küçük parçalara bölmek gerekiyor. Eşyanın halleri ise bana Georges Perec'in Yaşam Kullanma Kılavuzu kitabını çağrıştırdı. Okuma listemin üst sıralarında.

 

17.
irem: bi filmde oynama sansiniz olsaydi hangi filmin hangi sahnesnde oynamak isterdiniz? Birde size en vurucu gelen en etkilendiginiz replik nedir? Kitaplarinizi yazrken fonda muzik olur mu? En cok ne dinlersiniz mesela?

Hikmet: O filmin bir parçası halini almak içinse Blade Runner'ın başrolünde oynamak isterdim. Eğer çekimleri sırasında orada olmak ve çok eğlenmek içinse Kill Bill'in Lucy Liu'lu dövüş sahnelerinde oynamak isterdim. En etkilendiğim replik: "No, I am your father." (The Empire Strikes Back.) Kitaplarımı yazarken %90 fonda klasik müzik olur ama bazen (temposu yüksek bir bölüm yazıyorsam) Hans Zimmer ve Clint Mansell'in film müzikleri çok işe yarıyor. Eğer roman değil de böyle bir yazı yazıyorsam, klasik, elektronik, caz, ne bulursam dinlerim. Ama sözleri olan parçalar dikkatimi dağıtıyor.

 

18.
Merakli Kadin: Hikmet merhaba, neden roman? hikaye/deneme/siir degil?

Hikmet: Hepsine ilgim var ve (şiir hariç) hepsinden yazıyorum. Ama roman teknik imkanları açısından anlatmak istediğim öykülere en uygun tür. Zorlukları da ruhuma uygun sanırım.

 

19.
Selim: Hi, benim merak ettigim 4 kitabinda, meleklerle ve Beki hanimla dalga geciyorsunuz, ama sonra sizde seytanlarla ugrasıyorsunuz, doğrumubu?

Hikmet: Dalga geçmiyorum, hicvediyorum. Hicvettiğim de sistemin endüstriyel-ticari boyutu ve buna rağmen insanların inanmayı tercih etmeleri. Yoksa Beki Hanımla da, melekler ve şeytanlarla da bir derdim yok. (Şeytanlarla mı uğraşıyorum?)

 

20.
kerem: Groundhog Day'de Phil Connors olsan ne yapardın?

Hikmet: Paniğe kapılır, sonunda kafayı üşütürdüm.

 

21.
Betül: yaşamak, o anın değeri, kötü bir olay karşısında kalınca hatırladığım bir şey. bu döngümle ilgili bi öykü fena olmaz idi (konum seçilmese bile bununla ilgili film&kitap önerisi de alırım :)

Hikmet: Yaşadığımız anın, yaşananlar kötü de olsa bir değeri olduğundan mı bahsediyoruz? Doğru anladığıma emin olunca öneride bulunmaya çalışacağım.

 

22.
Neslihan Evin: Bir cocuğun olmasını arzu ettin ama hayatının kadınını bulamadın. Taşıyıcı anne de yok ortada ve evlat edinmeye karar verdin. Sonuçta elinde evlâtlık bir cocuk var. Onu şekillendirmeye çalışmadan nasıl vakit geçirmek isterdin?

Hikmet: Onu şekillendirmeye çalışmak yerine, onun benim şekillendirmesine fırsat oluştururdum sanırım. Ya da şöyle diyeyim: ben ona doğru bildiklerimi göstermeye çalışırdım, o da bana bildiklerimin doğruluğunu sorgulatırdı. Kendi öz çocuğum da olsa, evlat edindiğim bir çocuk da olsa bunu yapmaya çalışırdım.

 

23.
Interstate60: Su siralar uzun bir otobus yolculugu yapmak istiyorum muzigim, kitabim, kagit, kalem belki o yolculuga sigdirabilecegim tesaduf karsilasmalar. Kisacasi oyle bir yazi yazin ki buram, buram yolculuk koksun. (Yol sarkilari, Yol kitaplari, Yol dusunceleri)

Hikmet: Aklıma nedense Yeni Hayat geldi. Uzun bir otobüs yolculuğunda okumayı kesinlikle istemeyeceğim tek roman sanırım. Yol kitapları, yol şarkıları ve yol düşünceleri çok cazip bir öneri ama evde otururken değil, yolda yazmak isteyeceğim konular. Bu aralar metroyla iki durak bile bana uzun geliyor. Daha çok seyahat etmek istiyorum ama çok tembelim.