1.

Bir önceki yazıda bıraktığımız yerden devam edelim ve de çoğu yazar (sanatçı, zanaatkar, üretken kişi vs.) için günümüzün en önemli sıkıntılarından birine gelelim: Yaptığım işleri insanlara nasıl duyuracağım?

Tanıtım olayları, yazarlar için son derece sevimsiz bir konudur. Hele “reklam” dediğinizde insanların tüyleri diken diken olur. Çoğu okurun gözünde yazarlar kutsal varlıklardır ve öyle reklam, tanıtım gibi işlerle ellerini kirletmeleri, daha da önemlisi yazarlık mesleğine leke düşürmeleri asla kabul edilmez. Kaldı ki aklı başında ve ruh sağlığı nispeten yerinde hiçbir yazar da, bebeği gibi gördüğü romanının deterjan veya margarin gibi pazarlanmasından hoşlanmaz.

Ancak arada sırada kendimize şunları da hatırlatmamız lazım:

  • Yazarlar da para kazanmak, karın doyurmak, kira ödemek, aile geçindirmek zorunda olan, üstüne üstlük belki arada bir tatile gitmek isteyen etten kemikten varlıklardır.
  • Hayatını yazarak kazanmayan kişiye profesyonel yazar diyemeyiz, ancak hobi olarak yazı yazan kişi diyebiliriz. Yazarlıktan geçinebileceği kadar para kazanmadığı için ek işler yapmak zorunda kalanları saymıyorum.
  • Yazarlar genellikle yazdıklarının okunmasını isterler. Bunu hemen "Kitaplarım çok satsın, zengin olayım, şöhrete koşayım," arzusu olarak yorumlamamak gerekir. Her yazarın gönlünde ulaşmak istediği bir ideal okuyucu grubu vardır ve hiç olmazsa o insanlar kitabının varlığını bilsin (hani, "Bilsin de, canı istemiyorsa almasın," misali) ister. Aksini düşünenler kitaplarının basılması için bu kadar zaman ve emek harcamazdı diye düşünüyorum. Belki fotokopi çektirip rica eden eşe dosta dağıtırlardı. Hatta belki onu bile aşağılık bir davranış olarak görenler vardır, kim bilir.

Bu arada çok roman satmak suretiyle zengin olmak isteyenlere de kızdığım sanılmasın. Bu sistemin çok satan ve yayınevlerini ayakta tutan yazarlara da ihtiyacı var. Ama bu yazıda daha makul beklentileri olan yazarlardan bahsedeceğiz.

 

kleon_kapak

 

2.

Hassas bir konu olduğundan lafı çok uzattım. Kısaca derdimiz şu: Ruhumuzu satmadan, aynaya baktığımızda kendimizden tiksinmeden, okurların da midesini bulandırmadan yazdıklarımızı, çizdiklerimizi duyurmanın zarif bir yolunu bulmamız gerekiyor.

İnsanların kısıtlı zamanına talip olan filmler, diziler, kedili videolar, oyunlar ve milyonlarca konuda yazılmış milyonlarca yazı internet sayesinde her an elimizin altındayken, bu uçsuz bucaksız kalabalıkta sesimizi duyurup kendi romanımızı, öykümüzü, hatta kısa bir yazımızı bile okutmak hiç de kolay bir iş değil. Kitap eklerinde çıkan tanıtım yazıları, söyleşiler ve reklamlar artık eskisi kadar işe yaramıyor. Bu devirde önemli olan, word of mouth denen şey, yani kulaktan kulağa yayılan tavsiyeler zinciri. Bunun içine arkadaşlarınızın "Mutlaka okumalısın," demesi de giriyor, sosyal medyadaki hiç tanımadığınız ama bir şekilde güvendiğiniz kalabalığın yorumları da.

 

3.

Austin Kleon'un son çıkan kitabı işte bu konuda öneriler ve ipuçları veriyor.

(Not 1: Ben böyle bir kitap yazmaya kalksam ilk önerim -hem de en kocaman harflerle- şu olurdu: Sosyal medyayı sadece kendi kariyerinize ait bir ilan tahtası gibi kullanmayın. Kendinizden başka hiçbir şey hakkında konuşmak istemiyorsanız bile hiç olmazsa okuduğunuz kitaplardan, hoşunuza giden filmlerden filan bahsedin.)

(Not 2: Diyeceksiniz ki, "Ama sen de Facebook sayfanı duyuru panosu olarak kullanmıyor musun?" Çok haklısınız. Maalesef ben Facebook-sever bir kişi değilim, Twitter'a buyurunuz, orada hava daha güzel.)

 

syw1

 

Austin Kleon ise bunları çoktan geçmiş ve bir adım ileri gitmiş. Diyor ki, insanlarla iletişim kurmak için üzerinde çalışmakta olduğunuz işin bitmesini beklemeyin. Yaptıklarınızı saklamayın, üretim sürecinde bile bir şeyler paylaşmayı adet edinin. Resim mi yapıyorsunuz, tasarım aşamasında kullandığınız eskizleri ya da bitmemiş çizimlerinizi sergileyin. Fotoğraf mı çekiyorsunuz, hangi lensleri kullandığınızı ya da en çok hangi saatlerdeki ışığı sevdiğinizi anlatan bir yazı yazın. Çünkü insanlar ilgilerini çeken şeylerin nasıl ortaya çıktığını merak eder. Hatalarınızı da saklamayın, diyor Austin Kleon. Çünkü insanlar nerede takıldığınızı, nasıl bocaladığınızı ve bocalayınca ne yaptığınızı da merak eder.

Bu merak çoğumuzun doğasında var. Elimize bir fırsat geçse, hayranı olduğumuz bir sanatçının kafasının nasıl çalıştığını çözmek istemez miyiz? Çözemeyeceğimizi bilsek de o kafanın içindeki çarkların nasıl tıkır tıkır işlediğini seyretmeye bayılırız. Meşhur yazarların masalarına, dolma kalemlerine, not defterlerine, mektuplarına, daktilolarına ve her türlü çalışma alışkanlıklarına merakımız da bundan dolayı olsa gerek. (İçi şahane şeylerle dolu not defterleriyle ilgili yazım için şuraya bakabilirsiniz.) Hatta son zamanlarda günde kaç saat uyuduklarını, sabahları kaçta uyandıklarını, nasıl bir yatakta yattıklarını ve kaç defa tuvalete gittiklerini bile merak eder olduk. Bana kalırsa işi tadında bırakmak gerek ama tabii siz bilirsiniz.

 

syw2

 

4.

Kitaba ismini veren yaptığınız işleri gösterin, Austin Kleon'un önerilerinden sadece bir tanesi. Diğerlerini okumayı size bırakıyorum. Hepsi üç aşağı beş yukarı bildiğiniz, fakat böyle bir arada görünce, "Adam çok haklı," diyeceğiniz şeyler. Okurken sıkılacağınızı hiç sanmıyorum.

Bana gelince... Böyle kitaplar ister istemez bünyemde yılbaşı etkisi yaratıyor. Durup dururken elime bir kağıt kalem alıp, yapılacaklar başlığı altında bir takım kararlar alıp listeler hazırlıyorum. Birkaç gün sonra o kararların hepsi unutuluyor ve her şey eski düzenine geri dönüyor elbette.

 

syw3

 

O yüzden bu defa daha temkinli davrandım ve altından kalkamayacağım kararlar almadım. Bir süredir kafamı kurcalayan konular hakkında biraz daha rahat düşünmeye başladım, o da kitabın bana faydası oldu.

Fakat önerileriniz varsa, "Şunları yapsan, şöyle yazılar yazsan ilgimizi çekerdi," demek isterseniz lütfen çekinmeyin, aşağıya bir not bırakın.