1.

Aylarınızı, daha doğrusu yıllarınızı roman yazarak geçirmenin şöyle güzellikleri de var: Birincisi, kimse size karışmıyor. İşe hangi kılıkla geldiniz, nereye oturdunuz, ne zaman kalktınız, laf eden hiç kimse yok. Hatta son aşamaya gelene kadar ne yazdığınıza bile karışan yok. İkincisi, eğer çalışırken tek başınıza olmaktan hoşlanıyorsanız yaşadınız. Zira ne ofis dedikoduları var sizi bunaltacak, ne de ayak kaydırma politikaları. Liderlik sunumları ve bayii toplantılarıyla da uğraşmak zorunda değilsiniz. Bunlar yalnız başına çalışmanın iyi tarafları.

Pek güzel olmayan tarafı --hadi dürüst olalım, taraflarından bir tanesi ise şu: Kafanıza bir soru takıldığında, sandalyenizi çevirip akıl danışacağınız birisini bulamıyorsunuz. Eminim kafaları aynı frekansta işleyen, hatta birbirlerine henüz taslak aşamasındaki romanlarını okutan yazar-arkadaşlar ve arkadaş-yazarlar vardır. Ne yazık ki ben o şanslı gruba dahil değilim. Olsam ayak uydurabilir miydim, ondan da emin değilim açıkçası. Bu yüzden kafama bir şey takıldı mı uzun süre kendi kendimi yiyorum. Hatta bazen haftalarca kilitlenip kalıyorum.

Kafama takılan sorular, yazmakta olduğum romanla ilgili de olabilir (Örnek: Bu köpek pek sevimliydi yahu, acaba öldürmese miydik?), yazarlıkla ilgili de olabilir (Örnek: Ben kimim ve tam olarak ne yapıyorum acaba?)

Austin Kleon isimli bir şair-yazar, böyle durumlarda imdadımıza koşacak iki kitap yazmış. Sırf kafası karışık romancılara değil, yaratıcı işlerle uğraşan herkese hitap edecek kitaplar bunlar. Benim gibi kişisel gelişim kitaplarından nefret edenler için kişisel gelişim kitapları da diyebiliriz.

 

sla1

 

2.

Kişisel gelişim işlerine girmeden önce, günlük gazetelerden kestiği yazılardaki bazı kelimeleri siyah kalemle karalayıp bazı kelimeleri açıkta bırakarak şiirler oluşturan bir şairmiş Austin Kleon. Şiirlerini tarif etmek kolay değil ama aşağıdaki resim anlamanıza yardımcı olacaktır.

Her sabah içimizi karartan, hatta midemizi bulandıran gazete kupürlerinden Japon haiku'larını andıran birkaç dize bulup çıkarmak muhteşem bir fikir değil mi? Tam da insanın, “Keşke bunu ilk ben düşünseydim!” diyeceği türden bir buluş.

 

3.

Austin Kleon’un şiir kitabından sonra çıkardığı Steal Like an Artist (Bir Sanatçı Gibi Araklayın, Butik Yayınları, 2012) beni çok bunaltan sıkıntılardan birini ele alıyor. Kitabın ne kadar çok sattığını düşünecek olursak, bu sıkıntı sadece benim ruhumu kemirmiyormuş demek ki.

Diyelim ki elimde defterim ve kalemim, şanslı bir günümdeyim ve evrende işler yolunda gidiyor. Aklıma ilginç bir fikir geldi, diyelim ki bir öykü kırıntısı ve hızlı hızlı yazmaya başladım. Üstüne üstlük, birinci paragrafı bitirirken içimden "Hiç de fena değil..." deyip sırtımı sıvazladım. Çok sık olmaz böyle şeyler.

Olduğunda da kafamda hemen bir şimşek çakar, aniden dururum ve "Kesin ben bunu bir yerde okudum ve hatırlamıyorum!" diye bir endişeye kapılırım. Okuduğum bütün kitapları, izlediğim bütün dizileri ve filmleri aklımdan geçirmeye çalışırım. Daha geçen haftayı hatırlamakta güçlük çeken bir adam olduğundan sıkıntım hızla artar. Sonunda, içimi kemiren şüpheden kurtulmak için o paragrafı siler atarım ve bir süre hayata küserim. Eğer atamayacak kadar çok bağlandıysam, sirk cambazı gibi numaralar yaparak "olası" benzerlikleri gizlemeye çalışırım ve ömrümden birkaç hafta eksilir. (1)

Başınıza geldiyse bilirsiniz, "Kesin ben bunu bir yerde okudum ve hatırlamıyorum!" ile onun ikiz kardeşi olan “Keşke bunu ilk ben düşünseydim!” hastalıkları, yaratıcılığın önündeki en berbat kara deliklerin iki tanesidir. Bütün enerjinizi çiğner, çiğner, sonra ayağınızın dibine tükürürler. Neşeniz uçup gider. Kafanızda kurduğunuz tüm planlar iskambilden yapılmış kaleler gibi yıkılır.

Austin Kleon, kitabında işte bu kara delikleri kurutmayı hedeflemiş. Diyor ki, sanatçı gibi çaldığınız sürece çalmakta bir sakınca yok. Zaten çalmamak diye bir seçeneğiniz de yok. Yaratıcılık denen şey, mutlaka sizden önce gelenlerin yaptıklarını alıp onlarla oynamayı, onları yoğurmayı, başka şekillere sokmayı içerir. Hiç kimse, sıfırdan bir düşünce var etmez. Bu sanatçılar için de geçerli, bilim adamları için de. Yüzlerce yıldır hepimiz aynı öyküleri anlatıp duruyoruz.

(Austin Kleon da daha önce söylenmiş şeyleri tekrarlıyor aslında. Bir ara çok popüler olan “Everything is a Remix” belgesellerini izlediniz mi bilmiyorum. İzlemediyseniz şu adrese gidip bakmanızı tavsiye ederim. Remiks kültürünü on beş dakikada seyredebileceğiniz parçalar halinde çok güzel özetliyor. Austin Kleon'un kitabı da rahatlıkla o belgesellerin bir remiksi sayılabilir.)

 

sla2

 

4.

Austin Kleon'un "sanatçı gibi çalmak" derken kastettiği şey (ki biz ona kibarca "esinlenmek" diyoruz) ise şunlar: Esinleneceğiniz kişileri iyi seçin. Onları kendinize öğretmen belleyin ve neyi nasıl yaptıklarını çok iyi çalışın. Zamanla kendi tarzınız belirmeye başlayacaktır.

 

Yaratıcılıkla çınlayan veya hayal gücünüzü ateşleyen her kaynaktan bir şeyler aşırın. Eski filmleri, yeni filmleri, müzikleri, kitapları, resimleri, fotoğrafları, şiirleri, rüyaları, kulak misafiri olduğunuz sohbetleri, mimariyi, köprüleri, sokak levhalarını, ağaçları, suları, ışığı ve gölgeyi bir çırpıda yutun. Aşıracaklarınızı sadece doğrudan ruhunuza hitap edenlerin arasından seçin. O zaman işiniz (ve hırsızlığınız) hakiki olur. Jim Jarmusch

 

Nasıl ailelerin soy ağacı varsa, fikirlerin de soy ağacı vardır diyor Austin Kleon. Annemizi babamızı seçemeyiz, ama öğretmenlerimizi, arkadaşlarımızı, hangi müziği dinleyeceğimizi, hangi kitapları okuyacağımızı, hangi filmleri izleyeceğimizi seçebiliriz.  Hepimiz, tercih ettiğimiz, hayatınıza dahil ettiğiniz ve etkilendiğiniz şeylerin toplamıyız. Hayatımızı çöple doldurursak, ancak çöp üretebiliriz.

 

sla3

 

Şöyle devam ediyor: Esinlendiğiniz şeylere mutlaka kendinizden bir şey katmanız gerekir. Bir yandan da esinlendiğini saklamamanız, dürüst olmanız gerekir. Ve başkalarının da sizden esinlenmesine yardımcı olmanız, ortam yaratmanız gerekir. Yoksa yaptığınıza “sanatçı gibi çalmak” değil “intihal” derler.

 

Söylenmesi gereken her şey söylendi. Ama kimse dinlemiyordu, o yüzden yeniden söylemek gerekiyor. André Gide

 

5.

Mişel adında bir can dostum var. "Keşke bunu ilk ben düşünseydim!” hastalığından en çok o şikayetçidir. Aşağıdaki sohbetin çeşitlemelerini, bilhassa uzun araba yolculuklarında yaklaşık 25 yıldır yapmaktayız:

"Hik, şöyle bir şey geldi aklıma. Hesap makinası gibi ufak plastik bir kutu, pille çalışıyor, üzerinde tuşlar var. Yerinden kalkmadan televizyonun kanallarını değiştiriyorsun."

"Yaptılar Mişel."

"Yaptılar di mi. Lanet olsun, yine geç kaldım."

"Yaptılar valla. Adına da 'uzaktan kumanda' diyoruz. Bak bir dene, çok beğeneceksin."

"Hep böyle eziyorsun beni. Hep yaratıcılığımı öldürüyorsun."

"Hala gelmedik mi?"

Diyeceksiniz ki, bu Mişel ne biçim bir adam, dünyadan haberi yok. Ben de diyeceğim ki, blog yazarınız olarak abartma hakkımı kullandım. Tuvalette The Economist dergisini baştan sona satır satır okuyan bir arkadaşımızdan bahsediyoruz. Çocukken de Meydan Larousse ansiklopedisi okurmuş. Yani Mişel'in her şeyden haberi olduğuna ve bu oyunu sırf benimle uğraşmak için oynadığına emin olabilirsiniz. Neyse, konumuza geri dönelim.

Bu (hayali) sohbete başlamadan önce Austin Kleon'un kitabını okumuş olsaydım, belki şöyle diyecektim: "Mişel'cim, uzaktan kumandayı senden önce birinin yapmış olması hiç mühim değil. Esas mesele, daha önce yapılanlardan farklı özellikler taşıyan, aynı derecede kolay kullanılan ve işe yarayan 'yepyeni' bir uzaktan kumanda tasarlayabilmek. İnsanlar gördüğünde 'İşte bu Mişel'in tasarladığı uzaktan kumanda,' desin. Onu yap, ciğerimi ye." (Mişel askerden döndüğünden beri bu "ciğerimi ye" kalıbından vazgeçemedik. Yani yaklaşık 15 yıldır.)

Mişel ise acı çeken olgun ve anlayışlı bir bilge gibi yüzünü buruşturarak, bana belki şöyle cevap verecekti: "Evet ama aynı şey değil." Onun için ilk uzaktan kumandayı tasarlayan kişi olmak hep daha değerli. Belki hepimiz için öyle.

İlk uzaktan kumandayı tasarlayan kişinin adını bile bilmediğimizi not edip bu yazının birinci bölümünü noktalayalım.

Bir sonraki bölümde Austin Kleon'un yepyeni kitabı!

 

DİPNOTLAR

(1) Nörolog yazar Oliver Sacks'ın unutkanlık ve intihal hakkındaki ilginç düşüncelerine de bir işaret koyalım: http://www.brainpickings.org/index.php/2013/02/04/oliver-sacks-on-memory-and-plagiarism/