1.

Yeni alışkanlığımı açıklıyorum: bu aralar okuduğum romanlara eşlik etmek üzere elimin altında mutlaka bir-iki öykü kitabı oluyor. Çok da iyi oluyor. Özellikle yerli yazarların kitaplarını okudukça mutlu oluyorum. Bana kalırsa ülkemizde öykücülük, romancılıktan çok daha heyecan verici bir seviyeye ulaşmış.

İki hafta önce Alice Munro ile Sait Faik arasında mekik dokurken Melisa Kesmez’in ilk kitabının çıktığını ve çok beğenildiğini duydum. Neyse ki artık bir Twitter’ımız var ve böyle önemli tüyoları saniyesi saniyesine öğreniyoruz. Cahilliğim had safhada olduğundan, Atları Bağlayın, Geceyi Burada Geçireceğiz (Sel Yayıncılık, 2013) isimli kitabı bir roman sanıyordum. Malum, güzeller güzeli memleketimizde, bir heves evden çıkıp, sokağın köşesindeki kitapçıya koşup, hemen okumak için can attığımız bir kitabı satın almamız mümkün değil. Çünkü (a) Köşede kitapçı yok; (b) Süpermarket raflarında aradığımız kitaplar yok.

Uzun lafın kısası, İstiklal Caddesi’ni ilk ziyaretimde Atları Bağlayın, Geceyi Burada Geçireceğiz’i bulup aldım, roman değil öykü kitabı olduğunu gördüm ve Sait Faik’leri bırakıp hemen okumaya başladım.

 

2.

Melisa Kesmez’in öykülerinin kahramanları çoğunlukla  şehirli genç kadınlar ve sahici şehirli genç kadınlar gibi nefes alıp veriyorlar. Sahici bir dille konuşuyorlar. Sahici evlerde yaşıyorlar. Herkesin başına gelebilecek türden olaylar karşısında sahici insan tepkileri veriyorlar.

Televizyon dizileri sayesinde virüs gibi yayılan ve sıradan insanların dünyasıyla uzaktan yakından alakası olmayan, acayip bir “Modern Şehir Kadını” tiplemesinden (1) bezdikten sonra, bir öykü kitabında böyle bir sahiciliğe rastlamak nasıl büyük mutluluktur anlatamam. İnsan uzun zamandır uzak kaldığı bir arkadaşına kavuşmuş da sohbet etmeye başlamış gibi seviniyor.

 

3.

Bu sahiciliği ayakta tutan en önemli unsurlardan biri, Melisa Kesmez’in kendinden emin, abartısız ve alçak gönüllü  anlatımı. Aynı öyküler, yeteneksiz bir yazarın elinde rahatlıkla duygu sömürücü bir kıvama da gelebilirdi. Ancak Melisa Kesmez, duygusallığın dozunu ustaca ayarlıyor. Süslü püslü tasvirler yerine, görünürde önemsiz ama aslında son derece vurucu bir dizi detay sayesinde okuyucuyu içine çeken öyküler kuruyor. Kitabın bir bütün olarak bende uyandırdığı his, öykülere konu olan deneyimleri birebir yaşamamış olsam da okuduklarımın bana “tanıdık gelmesi” haliydi. Bunu da son derece olumlu, sıcak bir okuma deneyimi olarak söylüyorum.


Melisa Kesmez'in öykülerinin kahramanları çoğunlukla  şehirli genç kadınlar ve sahici şehirli genç kadınlar gibi nefes alıp veriyorlar. Sahici bir dille konuşuyorlar. Sahici evlerde yaşıyorlar. Herkesin başına gelebilecek türden olaylar karşısında sahici insan tepkileri veriyorlar.

4.

Bir banka oturmuşum misal öğle vakti, boş salıncaklara bakıyorum, güneşin altında parlayan kaydırağa falan, güvercinlerin kabara kabara dolandığı suyu çekilmiş süs havuzuna, arka arkaya sigara içerken bir yandan, yapamazken burada, gidemezken bir türlü. Ya da Kuğulu Park’ta kar yağarken. Yalnız başıma oturmuşum. Elim ayağım donmuş soğuktan. Eve gidesim de yokmuş hiç. Boşmuş ki ev. Boş eve gitmesi zormuş. (Bozkır, s. 63)

 

5.

Öyküleri sıcak diye tarif edebilirim ama neşeli diyemem.  Kahramanların hemen hemen hepsinin hayatında yanlış bir şey var: aşk, iş, eş… Sonra ya sessiz bir kırılma, ya da şiddetli bir duvara toslama anı geliyor.  Ardından kadınlar kırık parçaları toplamayı ve yola devam etmeyi deniyorlar; bazen bir yol buluyorlar, bazen de bulamıyorlar. Öykülere melankoli, ya da daha güzel bir deyişle, tatlı şeylere özlem hali hakim. Buradaki tatlı, pamuklu eski bir pijama olabilir, veya “gözümün önünde olduğunda kendimi güvende hissettiğim üç dört kitap,” veya çocukluk günlerinde babanın kahvaltı sofrasını hazırlarken söylediği bir Müslüm Gürses şarkısı. Şöyle bir şey de olabilir örneğin:

“Ben çayın altını yakayım, siz oturun, geliyorum hemen” demişti halam. Sanki mutfakta bütün soruların cevaplarını fısıldıyordu biri kulağına. Ocağın üzerinde parlayan mavi alev bir aydınlanma anını temsil ediyordu. Aramızdan üç beş dakikalığına ayrılıyor, çayın altını yakıyor ve yüzünde o hiç eksilmeyen ışıkla aramıza cevaplarıyla dönüyordu halam. Buydu sırrı. (Halam, s.94)

 

6.

Kitabın ortalarına geldiğimde bütün öykülerin anlatıcılarını (öykülerin hepsi birinci tekil şahıs) aynı sese sahip tek bir kadınmış gibi düşünmeye başladım. Sanki aynı kadının hayatının çeşitli dönemlerinden kesitleri (veya yol ayrımında farklı bir tercih yapsa, yaşayacağı alternatif hayatları) okuyorum gibi bir takıntı oluştu zihnimde. Böyle bir kafa karışıklığı, sanırım erkek gözüyle kadınları algılamaya çalışmak hususundaki genetik deformasyonumuzdan kaynaklanıyor.

Önceleri bu benzerlik -ya da tekrarlar- beni rahatsız etti, hatta kafamda öykülerin sıralarını değiştirmeye koyuldum, bu da bendeki mesleki deformasyon olsa gerek. Sonra kendimi rahat bıraktım ve kitabın alt yapısını kurcalamadan öyküleri okumaya devam ettim. Sonuna geldiğimde şikayetlerim anlamını yitirmişti. Bu öyküler, bir aradayken daha güzel ve birbirlerinden güç alıyor.

 

7.

Masanın bir ucunda hayatlarında hiç kaybetmemiş, aslında sırf bu yüzden hiç kazanmamış erkekler, diğer ucunda onları hak eden kadınları. Tek taşsız parmağım ve fönsüz saçlarımla resmin kusursuzluğunu bozuyorum gibi geldi, hoşuma gitti. Tehlikeli sularda olduğunu bilip de, bundan tuhaf bir haz duyduğun ve hiçbir önlem almaya tenezzül etmediğin, içinde bulunduğun duruma ters düşecek bir şeyin yaklaştığını gördüğün halde kılını kıpırdatmadığın anlar vardır ya. (Şiirsiz, s. 51-52)

 

8.

Sondaki üç öyküye “rakı üçlemesi” adını taktım. Anason kokusu kitapta başka öykülerde de var ama olsun.

Gezi öyküsü olmasa da olurmuş sanki. Veya sonlarda olsaymış, bir “rakı dörtlemesi” oluşturur ve belki biraz daha az havada kalırmış.

 

9.

Atları Bağlayın, Geceyi Burada Geçireceğiz, Melisa Kesmez’in ilk kitabı değil de ustalık dönemi öyküleri diye tanıtılsa, kolayca inanırdım. Çok yetenekli bir yazarla tanışmış olmanın sevincini yaşıyorum. Bundan sonra bütün öykülerini ve kitaplarını büyük bir hevesle bekliyor olacağım.


 

DİPNOTLAR:

(1) Modern Şehir Kadını kendi içinde ikiye ayrılır. Üst gelir seviyesinde olan türü, çorak bir arazinin ortasına dikilmiş ve mobilya galerisi tarzında döşenmiş havuzlu villalarda yaşar (yalıda yaşayanları da mevcuttur ve nasılsa bunların sayısı İstanbul’daki yalı sayısından daha fazladır). Her sabah fönlü saçları ve kokteyl elbisesiyle kahvaltıya “iner”. İş hayatı, kokteyl elbisesiyle katıldığı holding toplantılarından oluşur. Evinde çalıştırdığı hizmetçi, uşak, kahya ve seyisler, kendi içlerinde gelişmiş bir toplum oluşturacak kadar kalabalıktır. Eğer söz konusu Modern Şehir Kadını, villada değil de lüks bir rezidansta yaşıyorsa, kokteyl elbisesini giydikten sonra belki biraz televizyon izler. Çünkü rezidansta oturanlar genellikle bekardır. Bekar ve üst gelir düzeyindeki Modern Şehir Kadını, geceleri salonda klasik müzik dinleyip şarap içerek holding sahibi adamları baştan çıkarmaya çalışır. Çoğu zaman başarılı olur. Ancak mutlu olamaz.

Modern Şehir Kadınının orta gelir seviyesindeki türünün hayattaki bir numaralı hedefi, yukarıdaki hayata kavuşmaktır. Bu nedenle holding sahibi bir adamla evlenmeyi hedefler ve çoğu zaman başarılı olur. Ancak mutlu olamaz.