Buyurun size hiç sevmediğim türden bir aforizma (daha da fenası, kendim uydurdum): Sevginin gözü kördür, doğrusu yanlışı yoktur. Ayrıca yanar dönerdir, bir günü bir gününü tutmaz. Dolayısıyla tartışılacak bir tarafı da yoktur. Birisi, "Ben çilekli dondurmayı çok severim," dediğinde, çilekli dondurma sevilir mi diye hesap sormak anlamsız olur.

Oysa beğeniler tartışmaya açıktır. Çünkü bir takım ortak değerler üzerine kuruludur. Kalple değil, beyinle alakalıdır. Tercih değil, yargıdır. Kavgalara sebep olur. Arkadaşları birbirine küstürür. Bir zamanlar çok değer verdiğiniz bir adamı, kafanızdaki o hassas sıralamada birkaç basamak aşağı düşürür. Birisi, "Ben şu pastanenin çilekli dondurmasını çok beğenirim," derse, söz konusu dondurmanın çilekle değil de pembe gıda boyasıyla yapıldığını belirtmeniz gayet yerinde olur.

Tam olarak ne zamandı hatırlamıyorum ama çocukluğumun bir döneminde sevdiklerimle beğendiklerimi birbirlerinden ayrı tutmaya karar verdim. Çünkü ne zaman yakınlarıma sevdiğim bir şeyi göstersem ve beklediğim tepkiyi alamasam hayal kırıklığına uğrar, ciddi ciddi bozulurdum. Kendi kendime bir tür korunma mekanizması geliştirmiştim sanırım: Çok sevdiğim, tutkuyla bağlandığım şeyleri kendime saklamaya başladım. Beğendiğim şeyler konusunda o kadar hassas değildim; onları başkalarına gösterip yeri geldiğinde puan topladım, yeri geldiğinde de deneme sınavı malzemesi olarak kullandım. Tek çocuk olduğumu belirtmeme gerek yok herhalde.

Böyle dolambaçlı bir giriş yapmamın sebebi, benim için çok hassas bir konuya değinecek olamam. Zaten bu yazı haftalarca, hatta aylarca elime yapıştı. Gördüğünüz gibi yazarken bile yazmamaya çalışıyorum.

Derdim şu: 1Q84 isimli romanı hiç beğenmedim. Dahası, sevmeye çalıştım --çok çalıştım, ama sevemedim.  Sevenler heyecan dolu yorumlar yazdıkça, kitabın kahve fincanı eşliğinde sisli fotoğraflarını çekip Instagram'a koydukça, çantalarından çıkarıp gururla arkadaşlarına gösterdikçe ben gerildim. Çocukluğumdaki durumun tam tersi oldu yani. Benim sevemediğim bir şeyi cümle alem niye bu kadar seviyor diye bozuldum. Sevenlere kızamayacağıma göre öfkemi beğenenlerden çıkarmaya niyetlendim.

Hassas bir konu, çünkü 1Q84'ün yazarı Haruki Murakami, ıssız bir adaya düşecek olsam yanımda götüreceğim üç romancıdan biridir. İngilizceye çevrilmiş bütün kitaplarını okuduğum, bazılarını iki-üç kere okuduğum, hakkında çıkan bütün yorumları takip ettiğim, bütün söyleşilerini arşivleyip sakladığım bir yazardır. Disiplinini kıskandığım, hayal gücüne imrendiğim, alçak gönüllülüğüne saygı duyduğum, utangaçlığını sevimli bulduğum bir insandır. Son romanıma irili ufaklı bir sürü Murakami göndermesi serpiştirerek, çok uzaklardan naçizane bir selam da gönderdim kendisine. Onun ruhu bile duymayacak ama ben kendi çapımda mutlu oldum. Böyle bir yazar-okur-yazar ilişkisi vardır aramızda.

Bu kadar sevdiğim bir yazarın yeni romanının çıkacağını öğrendiğimde ne kadar heyecanlandığımı tahmin edebilirsiniz. Hem de bir önceki After Dark'ın aksine, belli ki "büyük" bir romandı bu. Üç cilt halinde basılacaktı. Orwell'in 1984'ünü çağrıştıran enteresan bir adı vardı.  Ünlü kitap tasarımcısı Chip Kidd'in Amerikan basımı için hazırladığı nefis bir kapak vardı. Ne yalan söyleyeyim, bunları duydukça yeni bir Zemberekkuşu geliyor, hatta kim bilir, belki de Nobel geliyor beklentisine kapıldım. Tokyo'da yaşasaydım, ben de binlerce Japon okurla birlikte gece yarısı kitapçının önünde kuyruğa girer kapıların açılmasını beklerdim. Tek kelime Japonca bilmiyorum ama yine de beklerdim. Doğal olarak Japon okurlarınkinden daha uzun bir bekleyiş vardı önümde. 1Q84'ün İngilizce çevirisi yayımlanana kadar günleri saydım. Hazırlık olsun diye en sevdiğim Murakami romanlarından üç tanesini tekrar okudum.

 

1q84cover

(Şekil 1. 1Q84'ün Amerikan baskısının kapağındaki katmanlardan biri)

 

Çıkış tarihine haftalar kala Anglosakson edebiyat alemlerinde nasıl bir harekat başlatıldığını belki takip etmişsinizdir. Etmediyseniz, İkinci Dünya Savaşı günlerinden kalma hava saldırısı kıvamında bir reklam ve tanıtım kampanyası canlandırın gözünüzde. Elbette romanın heyecanı kaçmasın diye çıkan yazıların hiçbirini okumadım. Fakat bir yandan da hafiften endişelenmeye başladığımı itiraf etmem lazım. Tamam, Murakami'nin hayranı çoktu, çok daha fazla okura ulaşmayı da hak ediyordu ama yeni bir Harry Potter ya da Alacakaranlık beklemiyorduk sonuçta.

Genelde kendimi hayal kırıklıklarına hazırlamaya çalışırım ama 1Q84 elime geçtiğinde hiç öyle şeyler düşünecek durumda değildim.  Zaten roman nefis başlıyordu. Daha ilk sayfalarda soğuk, gizemli, şık giyimli bir kadın kahraman vardı. Klasik müzik referansları vardı (hemen internetten Janacek'i araştırdık, ismini nasıl telaffuz edeceğimizi öğrendik). Bize çok havalı gelen ama doğma büyüme Japonların pek gerçekçi bulmadığı şehir atmosferi vardı. Hepsinden önemlisi, tarif etmesi zor bir "çok kötü şeyler olacak" hissi vardı.

Otuz-kırk sayfa geçmeden sahiden de çok kötü şeyler olmaya başladı. Ama bunlar romanın kurgusuna ait gelişmeler değildi maalesef. İnsanı rahatsız eden teknik detaylardı. İlk olarak, Murakami niye önceki bölümde anlattığı şeyi bir daha anlatıyor diye bir kurt düştü içime. Hani yerli dizilerin başına bir saatlik özetler koyuyorlar ya, neredeyse o kıvamda hatırlatmalar okuyorduk. Bir kere değil, iki kere değil, defalarca... Tamam, 1Q84 uzun bir romandı ama daha çok başındaydık.

Ardından ana karakterlerin iç seslerine kafayı taktım. Önemli hadiselerin ardından, "Biraz önce şu şekilde davrandım, sebeplerim şunlardı, hislerim ise şunlardı, eğer yine anlamadıysanız hepsini birazdan tekrar edeceğim," şeklinde sayfalar süren açıklamalar yapan, hiçbir doğallığı olmayan, okuyucuyu romandan koparıp uzaklaştıran sevimsiz monologlar çıkıp duruyordu karşımıza. En sevdiğimiz lokantada çorbadan çıkan saç telleri gibi. Bir kere olsa hemen gözümüzü kapatıp unuturduk ama durum pek öyle değildi.

Başta, "Murakami bu, elbet bir bildiği vardır," dedim kendi kendime.  Sonra istemeye istemeye, "Bu Murakami olamaz," demeye başladım. Tamam Murakami okuru yoracak, aklını karıştıracak karmaşık cümleler kurmaz. Anlaşılır olmaya özen gösterir. Ama anlaşılmak için hiçbir zaman böyle gereksiz açıklamalarda bulunmaz. Okuru enayi yerine koymaz. Anlatmak istediğini ya öykünün gidişatı anlatıyordur, ya karakterlerin tepkileri (veya tepkisizlikleri), ya da bilinçaltınızı kurcalayan o acayip atmosfer (1). Zaten Murakami romanları açıklanması mümkün olmayan şeylerle doludur. Agatha Christie tarzı net ve temiz çözümler peşindeyseniz hayal kırıklığına uğrarsınız.

1Q84'ü bitiremedim ama açıklanması mümkün olmayan şeylerle dolu olduğunu söyleyebilirim. Agatha Christie tarzı çözümlerle sonuçlanmadığını da duydum. Okuduğum kadarıyla, bir Murakami romanında olması gereken her şey vardı. Hani internette dolaşan meşhur Grant Snider karikatürü (Bkz. Şekil 2) var ya, onu aratmıyordu. Evet, her şey vardı ama detayların hiçbiri diğer Murakami romanlarında durduğu gibi çekici durmuyordu nedense. Murakami öykülerinin karakteristik erkek anlatıcısının yerine geçen Tengo sempatik değil, düpedüz sıkıcı bir karakter olup çıkmıştı bu defa. Pişirilen yemekler, içilen biralar, dinlenen plaklar insanı eskisi kadar imrendirmiyordu. Gerçeküstü olaylar şaşırtıcı değil sıkıcıydı. Komplo teorilerine inansam, 1Q84'ü Japon stajyerlerden kurulu kalabalık bir hayalet yazar ekibinin o karikatüre bakarak yazdıklarını söylerdim. Ya da Murakami'nin bir çeşit hafıza kaybı yaşadığını, her sabah uyandığında bir gün önce yazdıklarını hatırlayamadığını. Ya da romanı sipariş üzerine yazdığını, aceleden düzeltmelere zaman bulamadığını, bu arada editörüyle kavga ettiğini, içine sinmeyen bir dosyayı yayınevinin ondan habersiz baskıya gönderdiğini...

 

Bingo_t

(Şekil 2. Grant Snider: Haruki Murakami Bingo)

 

Çünkü bu devirde artık böyle şeyler oluyor. Süperstar yazarlar astronomik avanslarla sipariş alıp kontrat imzalıyor. Yayınevleri yedi-sekiz haneli yatırımlarının kazançlı olmasını sağlamak için kim bilir neler yapıyor. En saygın gazete ve dergilerin eleştirmenleri bile projenin başarıya ulaşması için gerektiğinde sadece "olumlu" şeyler yazmaya ikna edilebiliyor. Arada bir iki aykırı ses çıksa da bu kalabalıkta onları kimse duymuyor (2).

Elbette bunlar aslı astarı olmayan spekülasyonlar. Hayal kırıklığına uğramış kaprisli bir okurun huzurunuzda sızlanması. Ne kadar sızlanırsam sızlanayım, kimseyi ikna edeceğimi düşünmüyorum. Zaten öyle bir niyetim de yok.

1Q84'ü ortasında bırakmaya karar verdiğimde kendimde bir bozukluk olduğunu düşünmeye başlamıştım. Yeryüzünde benden başka hiç kimse şikayetçi olmadığına göre sorun bendeydi. O en saygın gazetelerin eleştirmenleri daha önce hiç Murakami okumamış mıydı? (Michael Dirda mesela... Nasıl olur da böyle bir yazının altına imza atar o çok sevdiğimiz Michael Dirda?) Neyse ki hiç beklemediğim bir anda olumsuz yorumlar çıkmaya başladı karşıma. Benim gibi hisseden başka okurlar, başka Murakami-severler de vardı. Fazla kalabalık değildik ama en azından kafayı üşütmediğimi görüp biraz rahatladım. Benim en sevdiğim, kendi kafamdakilere en yakın hissettiğim örnek, Yenal Bilgici'nin Sabit Fikir'deki şu ve kendi blogundaki şu yazıları. Onun dışında kayda değer olarak  Time dergisinde çıkan şu yazı var, tabii Time dergisini kayda değer bulabilirseniz. New York Times'da kitapla çıkan son eleştiri ise daha önce yayımladıkları tanıtım yazılarının aksine zehir zemberek, her satırından adeta düşmanlık damlıyor...

* * *

Başa dönelim: Sevginin gözü kördür, doğrusu yanlışı yoktur. 1Q84'ü seven okurlara hesap sormak sadece anlamsız değil, ayıp da olur. Çünkü söz konusu olan, nereden bakarsanız bakın bir Murakami romanıdır.

Sevenlere hiçbir sözüm yok ama diğer okurlara şunları söylemek isterim:

Eğer bu okuduğunuz ilk Murakami romanı ise ve beğenenlerdenseniz, çok şanslısınız. Çünkü 1Q84'ü beğendiyseniz, diğer Murakami'leri inanın daha çok beğeneceksiniz.

Eğer bu okuduğunuz ilk Murakami romanı ise ve beğenmeyenlerdenseniz, bütün bu yaygara bunun için miydi diye öfkelenenlerdenseniz, bence son derece haklısınız. Ama hemen küsmeyin, lütfen bu güzel yazara bir şans daha verin.

Murakami'ye yeni başlayanlar, ya da 1Q84'den sonra devam etmek isteyenler için ilk tavsiyem Hard-Boiled Wonderland and the End of the World (Haşlanmış Harikalar Diyarı ve Dünyanın Sonu) olur. Türkçe ismini boş verin, biraz sevimsiz bir çeviri olmuş. Kitabın kendisi ise her açıdan tam kıvamında bir Murakami romanıdır, göreceksiniz. Daha sonra Dance Dance Dance'i okuyun. Bunun aslında Yaban Koyununun İzinde diye ilk kitabı da var ama hiç önemli değil, günün birinde ona da el atarsınız. Dance Dance Dance, pek bilinmese de en harika üç Murakami romanından biri olmaya adaydır benim gözümde.

Kendinizi hazır hissedince yazarın magnum opus'u The Wind-Up Bird Chronicle (Zemberekkuşunun Güncesi) için hayatınızda bir yer açarsınız. Bu da uzun bir roman. Ayrıca zor ve yer yer rahatsız edici bir roman. Ama çantanızda ağırlık yapmayı, kahve fincanlı ve sisli fotoğraflara manken olmayı fazlasıyla hak ediyor. Bence sadece Murakami'nin değil, son elli yılın en iyi kitaplarından biri olarak sayılabilir.

Sonra Norwegian Wood'a (İmkansızın Şarkısı) geçersiniz. Yazarın tarzının dışında bir aşk romanı olmasına rağmen karakterler ve mekanlar artık size çok tanıdık gelecektir. Norwegian Wood, Murakami'yi kendi ülkesinde süperstar yapan kitap. Zamanında öyle büyük olay olmuş ki, Murakami ilgiden bunalıp yurtdışına kaçmak zorunda kalmış.

Klasik Murakami tarzına geri dönmek için, bir Zemberekkuşu olmasa da ona yakın Kafka On the Shore'u (Sahilde Kafka) okursunuz. Belki hemen değil, önümüzdeki yaz mesela. Eğer koşmak ya da yazmak ilginizi çekiyorsa, ya da Murakami'yi kendi ağzından tanımak istiyorsanız What I Talk About When I Talk About Running'i tavsiye ederim. Kısa öykülerinin ne kadar eğlenceli ve etkileyici olduğundan daha bahsetmedik bile.

Benim amacım çok basit ve biraz da bencilce aslında. Bir an önce herkes Murakami'yi Murakami yapan kitapları okusun da, hep beraber konuşabileceğimiz konular olsun istiyorum.

---

(1) Farkındaysanız hala "tekinsiz" sözcüğünü kullanmadım, daha ne kadar dayanabilirim bilmiyorum.

(2) Geçen yıl baş tacı edilen The Art of Fielding isimli romanın nasıl bir balon çıktığına, ve en başta niye o kadar şişirildiğine dair yeni çıkan şu yazıyı okumanızı tavsiye ederim.