1.

Antabus‘u okuduğum gün Malezya Havayollarına ait bir yolcu uçağı roketle düşürülmüş ve İsrail Gazze’ye kara harekatına başlamıştı. İnsanoğlu için hiç iyi şeyler düşündüğüm bir gün değildi yani. Seray Şahiner’in yeni romanını okurken kötümserliğim katlanarak büyüdü, kapkara bir bulut gibi çöktü üzerime. Bunu romanı kötülemek için değil, aksine gücünü anlatmak için söylüyorum. Hani o kafam boşalsın diye okunan romanlar vardır ya, onlardan biri değil Antabus. Ama bence mutlaka okunması gereken bir roman. Kafayı boşaltmak yerine, bin türlü kaygıyla, öfkeyle, en çok da “ne yapmalı, ne etmeli,” düşüncesiyle dolduruyor.

Bundan da zor okunan bir roman olduğu anlaşılmasın lütfen. Konusunu bir kenara bırakırsak (ki bırakmak mümkün değil), Antabus‘un okuru içine çeken, son derece akıcı bir anlatımı var. Seray Şahiner öyküyü o kadar güzel anlatıyor ki, iki dakika durayım da derin bir nefes alayım dediğinizde bile duramıyorsunuz ve okumaya devam ediyorsunuz.

 

2.

Roman (sanırım “roman” yerine “novella” demek doğru olur), hiç okumasak da bildiğimiz, daha doğrusu bildiğimizi düşünüp yanıldığımız üçüncü sayfa haberinden birini anlatıyor:

Leyla, ailesiyle birlikte köyden İstanbul’a gelen, başta eve kapatılan, sonra da babasının ve amcasının zoruyla bir konfeksiyon atölyesinde çalışmaya başlayan genç bir kadındır.

İstanbul benim için, evin penceresinden görünen inşaat manzarası demekti. Ben kızım ya, tek başına bakkala bile göndermiyorlar. Abilerim işe girdi, çalışıyorlar. Tarla tapandan başka zanaat bilmeyiz, ne iş yapacaklar, her biri bir konfeksiyona girdi. Köyden yükümüzü alıp bunca yol gelmişiz, insan biraz bakmaz mı bu İstanbul’da bizim mahalleden başka ne var diye… Yok! Para gitmesin diye evden burnumuzu çıkaramıyoruz. Neymiş ev alınacak!.. (s.19)

Hayatı önceleri kendini, sonra da çocuklarını etrafındaki erkeklerin şiddetinden korumaya çalışmakla geçer. Çoğu zaman başarılı olamaz. Dayak yemediği, ya da tecavüze uğramadığı zamanlarda psikolojik şiddete maruz kalmaktadır. Babası, amcası, abileri, kocası, patronu, hatta sevdiği adam bile en doğal haklarıymış gibi Leyla’ya zulmedip durur. Kadınlar bir nebze daha iyidir. Arada destek olan, zayıf da olsa yardım eli uzatan çıkar ama ne gerçek anlamda şefkatli bir anne figürü vardır Leyla’nın hayatında, ne de sırtını dayayabileceği bir dost.


Bilinçaltımızdaki bu kaçma - kaçıp kendini koruma mekanizmalarını aşmadan bu romanın meselesini okura duyurmanın mümkün olduğunu sanmıyorum. Üstüne üstlük, bir de konu itibariyle melodrama kayma, ikinci sınıf televizyon dizlerine benzeme tehlikesini aşmak gerekiyor. İşte bu yüzden Seray Şahiner’in mizahı çok yerinde ve kıvamında kullandığını düşünüyorum.

Seray Şahiner romana iki farklı son kurgulamış. İnsanın midesine yumruk gibi inen sonlar bunlar. Gerçek hayatta böyle öykülerin yüreklere su serpecek bir şekilde sonlanmadığını düşünecek olursak, mutlu bir final beklemek zaten abes olurdu. Antabus’un en ilgi çekici yönü ise bir değil iki tane kötü son sunması ve içlerinden hangisinin daha kötü olduğunu seçmeyi okura bırakması. Bunun hoşluk olsun diye romana eklenmiş kurgusal bir oyun olduğunu hiç sanmıyorum. Bence bu ikili kurgu sayesinde, mevcut düzenin nasıl bir kısır döngü olduğunu, nasıl çözümsüz bir sarmal beslediğini daha iyi algılıyoruz. Dahası, sonlardan son seçerken kendi doğrularımız ve ahlak değerlerimiz üzerinde uzun uzun düşünmeye fırsat buluyoruz.

 

3.

Seray Şahiner’in bana göre en güçlü silahı, satır aralarında yeşeren mizahı. Yazar, harika bir roman kahramanı yaratmış. Leyla, bir yandan saf, bir yandan da son derece zeki bir kadın. Bazen kaderine razı olmak zorunda kalıyor, çoğu zaman ise isyan ediyor. Küfrediyor, dalga geçiyor, karşı çıkıyor, öfkeleniyor ve sitem ediyor. Bunları hep ince bir mizahla yaptığı için de okuru kendine bağlıyor. Elbette karanlık bir mizah bu, insanı kahkahalara boğan bir sululuk değil. Ama hem Leyla’yı hayata bağladığı, hem de okuru romana bağladığı için çok önemli.

Okuru romana bağlamak, bu kadar sert bir konuyu ele aldığımızda her zamankinden farklı bir boyut kazanır. Kötülük karşında çoğumuz iki tür tepki veririz: Ya başımızı çevirip kötülüğü görmemeye çalışırız (çünkü tanık olmak bir sorumluluktur), ya da görür görmez gözyaşı döküp temizleniriz (çünkü ağladığımızda ya da ağlamaklı bir çift laf ettiğimizde görevimizi yapmış ve vicdanımızı rahatlatmış olarak hayatımıza devam edebiliriz). Seray Şahiner bunu romanında defalarca dile getirmiş:

Duyarsınız, görürsünüz, üzülürsünüz. Ne de olsa siz de bir kalp taşıyorsunuz. Belki gece yatarken kocanıza-karınıza “Adam da Leyla’ya ne zulmediyor vallahi içim parçalandı,” diye dertlenir, benim kaşım gözüm paralanırken parçalanan içiniz için merhamet toplarsınız. Aileniz de anlar ki siz çok insaniyetli birisiniz. Sonra da insaniyetli insaniyetli zıbarır uyursunuz. (s.17)

Başkasının derdi her derde devadır: bakar bakar, ‘Benden kötüleri de var,’ deyip haline şükreder, kendi derdini unutursun. ‘Vah vah, tüh tüh’ deyip kafi merhameti gösterdiğin an görevin biter. (s. 77)

Bilinçaltımızdaki bu kaçma – kaçıp kendini koruma mekanizmalarını aşmadan bu romanın meselesini okura duyurmanın mümkün olduğunu sanmıyorum. Üstüne üstlük, bir de konu itibariyle melodrama kayma, ikinci sınıf televizyon dizlerine benzeme tehlikesini aşmak gerekiyor. İşte bu yüzden Seray Şahiner’in mizahı çok yerinde ve kıvamında kullandığını düşünüyorum.

 

4.

Antabus’u bitirdikten sonra benim en çok kafamı kurcalayan, zaten son zamanlarda çok takıldığım vicdan, merhamet ve insaniyet meselesiydi. Net bir şekilde söylemek gerekirse şöyle düşündüm: Bu devirde sadece vicdan muhasebesi yapmak yetmez, kafamızdaki vicdan kavramının da muhasebesini yapmak gerek.

Sosyal medya hayatımıza girdi gireli vicdan kavramının içini boşaltmaya başladık. İnternetin nimetlerini yadsıyacak değilim. Sosyal alemlerde alevlenen eylemlerin gücünü hepimiz yaşayarak öğrendik, öğrenmeye de devam ediyoruz. Fakat aynı sosyal alemler yüzünden kendi kendimizi tembelliğe de programladık. İki tane iç acıtıcı fotoğraf paylaşmakla, belirli günlerde profilimizi siyaha boyamakla ve duyarsız tanıdıkları azarlayıp duyarlı olmaya davet etmekle vicdan sahibi olduğumuzu hissediyoruz. Yerimizden kıpırdamadan suçluluk duygumuzla başa çıkıyoruz.

Oysa klavye başındaki öfke patlamalarına, ayar vermelere ve laf sokmalara harcadığımız enerjinin bir kısmını, sanal olmayan alemde çözüm üretmeye harcamak zorundayız. Çözüm üretemesek bile hiç olmazsa çözüm üretebileceklere destek olmanın, onlara imkan yaratmanın yollarını düşünmeli ve bulmalıyız.

 

5.

Antabus’un asıl meselesi aile içi şiddet, genişletirsek aile içinde ve dışında kadına yönelik şiddet, daha da genişletirsek genel olarak şiddet. Ayrıca mahalle baskısını, hastalıklı bir ahlak anlayışını ve her şekliyle kadın düşmanlığını da listeye ekleyebiliriz.

Eskiden insanların öfkeleriyle, hayal kırıklıklarıyla, tatminsizlikleriyle ve başarısızlıklarıyla ne şekilde başa çıktıklarının, ya da başa çıkıp çıkamadıklarının, toplumun refah seviyesi ile ilgili bir mesele olduğunu düşünürdüm. Oysa hatalı bir mantık bu. Şiddete meyilli insanlar para ve güç sahibi olunca şiddet eğilimleri azalmıyor, aksine artıyor (bakınız: Leyla’nın babası).

Dönüp dolaşıp hep aynı yere geliyoruz. Her şeyin altında bozuk ve acilen değişmesi gereken eğitim sistemimiz yatıyor. Bu da sadece ders kitaplarını değiştirmekle, ya da okul süresini şu kadar yıl uzatıp kısaltmakla halledilebilecek bir sorun değil. En başta annelerin ve babaların evde çocuklarına hangi değerleri öğrettiği, nasıl bir hayat görüşü aşıladığı önemli. Evdeki kafa yapısını düzeltemedikten sonra hiçbir okul, erkekleri romandaki hayali-ideal-oğul Eraslan olmaktan, ya da olamamanın ezikliğinden kurtaramaz. Evdeki kafa yapısını düzeltmek için ise toplumsal ahlak kodlarımızı ve değerlerimizi gözden geçirmemiz ve hastalıklı kısımlarını silip atmamız gerekiyor.

 

6.

İnsanı böyle konularda düşünmeye, konuşmaya, tartışmaya yönelten bir roman Antabus. Dahası bunu asla didaktik olmadan, dev mesajlar vermeye kalkmadan, ana fikirler belletmeden yapıyor.

Son olarak, bunu saçmalamadan nasıl söyleyeceğimi bilmiyorum ama Antabus keyifle okunan bir roman. Böyle bir öyküyü okurken nasıl keyif alabilirsin diye soracak olursanız, iyi yazılmış bir roman okumanın verdiği keyif derim. Okuyunca anlayacaksınız.