Not. Bu yazıyı yazmaya oturduğumda niyetim, altı aydır okumakta olduğum, bir ara bunalıma girip bırakmak istediğim ama bir türlü elimden düşüremediğim, sonunda geçenlerde bitirdiğim, bitirdiğimde beni de bitirmiş, hem de bir şekilde yenilemiş olan Roberto Bolano'nun 2666 isimli romanını anlatmaktı. Daha ilk satırı kafamda evirip çevirirken anladım ki, böyle koskocaman bir romanı kısaca anlatmayı becerebilmem mümkün değil. Neyse ki, buraya yazarken ekonomik davranmak zorunda değilim. Kendimi kasmam da gerekmiyor. Dolayısıyla, niyetlendiğimden daha uzun ve büyük olasılıkla birkaç bölümlük bir yazı olacak bu, baştan söyleyeyim.

 

Birinci Bölüm

Oyuncaklarımı arkadaşlarımla paylaşmak konusunda hiç sorunlu değilimdir ama çok sevdiğim bir yazarı, ya da bir romanı başkalarıyla paylaşmaya gelince bencillik damarım kabarıyor. Anlaşılmaz bir kıskançlığa kapılıyorum. Birkaç yıl önce, Japon harikası Haruki Murakami süper-yazar mertebesine yükseldiğinde sevineceğime feci derecede üzülmüştüm. Şahsen onun kitaplarını yeni keşfetmişken ve bu sayede yeryüzündeki bir avuç özel insandan bir tanesi olduğuma kendimi inandırmışken daha mutluydum. Herhalde son romanı dünyanın dört bir yanında milyonlarca sipariş alırken kendisi daha mutludur.

Burada bir parantez açıp süper-yazar derken ne kastettiğimi açıklamam gerek. Dan Brown'dan, J.K. Rowling'den, ya da şu hassas vampirlerin romanlarını yazan ve adını bir türlü aklımda tutamadığım hanımdan bahsetmiyorum. Bu yazarlar, roman dünyasının hızlı tüketim ve pazarlama bölgesini ele geçirmiş durumdalar. Kendi alanlarında gayet başarılılar. Ian McEwan, Paul Auster, Salman Rushdie ya da Kazuo Ishiguro gibi edebiyatın ağır toplarından da bahsetmiyorum. Onların da okuyucuları belli ve genelde ne artıyor, ne de azalıyor.

Süper-yazardan kastım şu: Fazla tanınmayan, fazla tanınması da beklenmeyen, fakat az sayıdaki okuyucuları tarafından büyük bir tutkuyla sevilen bir romancı düşünün (kısaca kült-yazar). Şimdi bu yazarın hayranlarından gördüğü yoğunlukta ilginin, grip salgını gibi korkutucu bir hızla tüm gezegeni kapladığını hayal edin. Ve de bu ani ilgi patlaması, harika bir global pazarlama stratejisi sonucu olmasın. Kendiliğinden gerçekleşsin. Dahası, yazarımızın kitapları öyle kolay okunur türden olmasın, aksine eleştirmenlerin ve akademisyenlerin ilgisini çekecek tarzda zor metinler olsun, bu sayede en ciddi gazetelerde ve edebiyat dergilerinde baş tacı edilsin. Yazdığı her şey, neredeyse bakkal alışveriş listesi bile aynı heyecanla incelensin. Romanlarından alıntılar içeren takvimler ve posterler üniversite yurtlarında duvarları süslesin. Kısacası, aynı anda hem pop yıldızı, hem de edebiyatın dahi çocuğu muamelesi görsün. İşte bu tanıma uyan yazarlara süper-yazar diyorum.

(Tahmin ediyorum ki Şarapçı Bey, bu tanıma yalnızca ve yalnızca Salman Rushdie'nin uyduğunu öne sürecektir. Kendisine cevabım şu olacak: eğer yatak odasına Salman Rushdie posteri asarsa, ya da sevgili eşinden bu hususta izin koparabilirse, belki süper-yazar kontenjanımı gözden geçirebilirim.)

Bir önceki cümleyi şimdilik bir kenara bırakalım; bildiğim kadarıyla son on yıl içerisinde süper-yazarlık mertebesine bir tek Haruki Murakami yükselmişti. Kendisinin bin küsur sayfalık son romanı 1Q84, henüz basılmadan sadece Japonya'da bir milyon adet satarak yine haberlere konu oldu. Söz konusu romanın Harry Potter'in son cildiyle aynı kıvamda olmadığını var sayarsak, bu kadar yoğun bir ilgiye şaşırmamak elde değil.

Asıl konumuza gelecek olursak, çok daha yakın bir zamanda, bir ya da iki yıl önce, dünyanın başka bir köşesinden yeni bir yazar listeye eklendi. Latin Amerika'nın son yıldızı, Roberto Bolano. Ne yazık ki tam da milyonlarca okuyucu ona aşık olmak üzereyken o hayata veda etti.

(Bu arada ben de anlamsız kıskançlıklarımı yenmeye karar verdim. Bundan böyle kimi yakalarsam zorla karşıma oturtup, hayranı olduğum kitapların, filmlerin, müziklerin, vs. uzun uzun reklamını yapacağım.)

* * *

En başından, yani Bolano'nun yaşam öyküsünden başlayayım. Önce şunun altını çizmek gerek: “güvenilir” kaynaklardan okuyup burada aktardığım biyografik bilgilerin bir kısmı, belki de tamamı yalan olabilir. Fakat Bolano'nun romanlarındaki oyunları ve şakaları kaçırmamak için bunları bilmek gerekiyor. Çünkü yazarın kendi hayatı, ya da hayatının kendi kurguladığı hali, sık sık romanlarına konu oluyor. Bu arada, kendi kimliğini de kapsayan bir mitoloji yaratmış olması, Bolano'nun süper-yazar seviyesine yükselmesinde etkili olmuş mudur, onu da ayrıca düşünmek gerek.

* * *

Roberto Bolano 1953 yılında Şili’de doğmuş. Babası kamyon şoförü ve boksör, annesi ise öğretmenmiş. On beş yaşındayken ailesi ile birlikte Meksika’ya göç etmiş. Derslerle fazla alakası yokmuş, en büyük tutkusu kitap okumakmış. Mezun olmayı beklemeden okulu bırakmış, serseri bir şair olarak yaşamaya başlamış. (O yıllarda Meksika'da şiir ile ilgilenmenin son derece havalı olduğunu vurgulamak lazım. James Dean tarzı havalı.) Salvador Allende’nin seçilmesinin ardından Şili’ye geri dönmüş. Amacı devrime destek olmak, ya da en azından böyle özel bir zamanda orada bulunmakmış. Sonra malum, Pinochet darbesi olmuş. Bolano, sokağa çıkma yasağına uymayınca yakalanmış ve aksanı yüzünden “yabancı terörist” şüphesiyle tutuklanmış. İdam edileceğini ya da hapislerde çürüyeceğini düşünürken, şansı yaver gitmiş. Polislerden birinin çocukluk arkadaşı çıkıp yardımcı olması sayesinde bir iki gün sonra serbest bırakılmış. Birkaç ay sonra da Meksika'ya geri dönmüş.

Bu dönemde, Bolano'nun şair olarak başarıyı yakaladığı belki söylenemez ama yetmişli yıllarda Meksika şiir dünyasının en bilindik ve en korkulan karakterlerinden biri olup çıkmış. Bir grup arkadaşıyla birlikte infrarealizm adında sürrealist bir şiir akımı başlatmışlar. Daha doğrusu bir şairler çetesi kurmuşlar (Vahşi Hafiyeler'de Ulises Lima ve Arturo Belano'nun liderlik ettikleri “visceral realism” akımını hatırlayalım). Hedefleri yerleşik şiir anlayışını ve düzeni sarsmakmış. Hoşlanmadıkları yazarların okuma günlerini basıp kavga çıkarmak, bağıra çağıra kendi şiirlerini okuyarak protesto etmek gibi gerilla taktikleri uygularlarmış.

Bolano, bu öfkeli ve idealist serserilik döneminin ardından dünyayı dolaşmaya koyulmuş. Seksenli yıllarda bulaşıkçılıktan gece bekçiliğine kadar bir sürü işte çalışmış. Eroin bağımlısı olmuş. Sonunda İspanya’da bir sahil kasabasına yerleşmiş, evlenmiş ve baba olmuş. Düz yazıdan pek hoşlanmasa da şiir yazmayı bırakmış; geçimini kısa öyküler yazıp dergilere ve yarışmalara göndererek sağlamış. Güç bela eroini de bırakmış fakat karaciğeri çoktan iflas etmişmiş. Fazla zamanı kalmadığını anlayınca kendini roman yazmaya adamış. 1998 yılında yayımlanan Los detectives salvages (Vahşi Hafiyeler, Metis Yayınları, 2007) isimli romanı ile Latin Amerika'da ve İspanya'da müthiş bir başarı yakalamakla kalmamış, prestijli Romulo Gallegos ödülünü de kazanmış. 2003 yılında öldüğünde karaciğer nakli listesinde üçüncü sıradaymış ve 2666 adındaki dev romanını bitirmeye çalışıyormuş.

* * *

Vahşi Hafiyeler'in İngilizceye çevrilmesiyle Anglosakson dünyaya bomba gibi düştü Roberto Bolano. Bolano-mani adı takılan tutkunun son hızla yayılmasının bir sebebi de, sanırım zamanlama olarak internet dönemine denk gelmiş olaması. Vahşi Hafiyeler adındaki tuhaf, uzun ve zor roman, ilk önce eleştirmenler tarafından yere göğe konulamadı. Ama asıl ivmeyi, internet üzerinde iletişim kuran okurların arasında ağızdan ağıza yayılarak kazandı. Önce edebiyat bloglarında, ardından okur tavsiyelerinde, ve sonunda sanal kitapçıların çok satanlar listelerinde hızla ilerledi. Ve Bolano'nun ünü çeviri edebiyata kolay kolay kucak açmayan Amerika'ya, ya da başka bir deyişle “yerüstü” global kültürün göbeğine sıçradı. Bu arada Bolano'yla tanışan herkes İspanyolcası 2003'te yayınlanmış ve yine şaşırtıcı derecede ilgi görmüş 2666'nın İngilizceye çevrilmesini beklemeye başlamıştı. Yazarın bitirmeye fırsat bulamadığı bu beş ciltlik, 1000 sayfalık roman, bazı eleştirmenlere göre son yüz yılın en önemli eserlerinden birisiydi.

* * *

İlk Roberto Bolano romanınızı okumaya başladığınızda, yazarın niye bu kadar çok sevildiğini hemen anladığınızı sanıyorsunuz. Her şeyden önce, öykü anlatmayı çok seven ve çok iyi beceren bir yazar Bolano. Belki de, öykü anlatmaya, ya da anlattığı öykülere saplantılı bir tutkuyla bağlı demek doğru olur. Dahası, polisiyelerin klasik kalıplarını kullanmaktan büyük bir keyif alıyor. Romanlarının kahramanları ya yazar, ya şair, ya da eleştirmen. İşin ilginç tarafı, Bolano edebiyatçıları anlatırken asla onların yaptığı edebiyatı anlatmıyor. Onun edebiyatçıları genellikle dedektifliğe soyunmuş oluyorlar. Kayıplara karışmış başka bir yazarın/şairin izini sürerken uzun ve dolambaçlı maceralara atılıyorlar. Bu açıdan Bolano'nun cazibesine kapılmamak mümkün değil. Eğer okumayı seviyorsanız, yazarların ve şairlerin gizemli maceraları büyük ihtimalle ilginizi çekiyordur.

Ama elinizdekinin, başta tahmin ettiğiniz gibi bir roman olmadığını çok geçmeden sezinliyorsunuz. Sayfaları çevirdikçe kitaptaki karakterlerin sayısı hızla artmaya başlıyor. Örneğin, Vahşi Hafiyeler'in ikinci bölümüne geldiğinizde 38 adet farklı anlatıcı devreye giriyor. 2666'da kaç karakter olduğunu saymadım ama iki yüz-üç yüz tane olduğunu tahmin ediyorum. Bu karakterlerin bazıları sadece iki sayfa görünüp kayboluyor. Fakat o iki sayfanın içinde, belki de son derece önemsiz görünen ufacık öyküleriyle beyninize bir çentik atıyorlar. Daha önemli karakterler ise (Bolano'nun kendi alter-ego'ları başta olmak üzere) romanların arasında gidip geliyor. Çoğunun başına ne geldiğini hiçbir zaman tam olarak öğrenmiyorsunuz. Zaten ne Vahşi Hafiyeler'in ne de 2666'nın klasik anlamda birer sonu yok. Aklınızı kurcalayan sırların açıklanacağını, suçluların cezasız kalmayacağını filan beklemeyin. Katarsis diye bir şey yok. İşte bu noktaya geldiğinizde Bolano'nun aslında ne kadar rahatsız edici bir yazar olduğunu anlıyorsunuz. Bunu en üst düzeyde bir iltifat olarak söylediğimin altını çizeyim; hem Bolano'nun niyeti de kimseyi rahat ettirmek değil. Tam tersine, okuyucuyu sarsıp serseme çevirmek istiyor Bolano. Bunu da sadece klasik roman kalıplarını yıkarak, ya da masum okuyucuların bütün beklentilerini altüst ederek başarmıyor. Daha zor, daha anlaşılmaz bir şey gerçekleştiriyor.

Gerçekleştirdiği şeyi tarif etmek kolay değil (zaten bu yüzden etkileyici) yine de deneyeceğim: O onlarca, yüzlerce karakterin birbiriyle ilintili ilintisiz öyküleri bir araya geldiğinde karmaşık bir ağ oluşturuyor ve size hiç fark ettirmeden beyninizin en derin katmanlarını kaplayıveriyor. Bolano'nun kurduğu evren, anlamadığımız, anlam veremediğimiz, kapkaranlık şeylerle dolu. Akıllı geçinen bazılarımızı sebepsiz yere huzursuz eden, deliliğin kıyısında gezinen bazılarımıza ise son derece tanıdık gelen şeyler bunlar. Bazen ismini bilmediğimiz, bazen de kaos, kötülük, günah, entropi, ya da yüzlerce başka isim taktığımız şeyler. Teknik olarak bakarsak, Bolano evreni tam olarak gerçeküstü bir evren değil ama yine de tekinsiz bir mekanizması var. Normalin sınırları içindeyken ise hep hayal kırıklığına uğramış kahramanlarla karşılaşıyoruz. Ütopyaların gerçekte var olmadığını fark ettiklerinde yollarını kaybeden insanlar.

Belki de süper-yazar olmanın bir yolu da bu: kolektif bilinç altımızın en karanlık kısımlarını kurcalamak. Tarif edemediğimiz mutsuzluklarımıza sebep bulmaya çalışmak. Korkularımızı daha elle tutulur bir şekle büründürmek için kafa patlatmak. Murakami bunu yapıyor. Bolano bunu yapıyor. Lost dizisinin yazarları bile bunu yapıyor.

* * *

Bu bölümü bitirmeden iki şey ekleyeyim. Birincisi, eski arkadaşları Bolano'nun devrim zamanı Şili'ye hiç dönmediğini, hep Meksika'da kaldığını iddia ediyorlar. İkincisi, karısı ve yayıncısı, yazarın eroin bağımlılığının ve uyuşturucuyu bırakma savaşının tamamen kurmaca olduğunu açıkladılar. Anlaşılan o ki, bir takım eleştirmenler Bolano'nun bu konuyu işlediği bir öyküsünü otobiyografik bir makale sanmışlar. Yazar da hiç bozuntuya vermemiş.

Gelecek bölümde lafı gevelemeyi bırakıp 2666'yı anlatacağım.