Eriyen hatıralar – Refik Anadol

22/02/2018 |

Üniversitede önce fizik, ardından finans okurken aklım (çoğunlukla) derslerdeydi ama kalbim başka yerdeydi. Hep daha yaratıcı şeylerle ilgilenmek istiyordum. İlgilenmeye zaman kalmıyordu ama gözüm sağa sola kayıyordu arada sırada. O yıllarda kaos teorisi çok modaydı —modaydı derken, popüler kültürün ilgi alanına girmeye başlamıştı. Yurtdışından popüler bilim kitapları ısmarlayıp okuyordum ve işin matematiğini ucundan kıyısından anlamak hoşuma gidiyordu. Kaos, karmaşıklık, emergence gibi konuların finans piyasalarından tutun meteorolojiye kadar yüzlerce farklı alanda karşılığı vardı. Avusturalya’da bir kelebek kanat çırpsa dünyanın bu ucunda fırtınaya yol açabiliyordu, falan filan. Bütün bunlar son derece etkileyiciydi fakat beni en çok cezbeden, tabii ki işin sanatsal boyutuydu. “Generative arts” kavramıyla da işte o zaman tanıştım.
Generative arts’ın Türkçe karşılığını araştırdım ama bulamadım. Kendi kendini üreten sanat diyelim. Daha doğrusu, bir takım algoritmalara dayalı olarak kendi kendini üreten sanat. Sanatçı, sistemi tasarlayıp kuruyor, verilerle besliyor. Tohum ekip bitkinin büyümesini izler gibi, önceden belirleyemeyeceği ya da tahmin edemeyeceği yüzlerce, binlerce çıktı elde ediyor. Bu çıktıları da ses, görüntü ya da fiziksel nesneler haline getirip estetik bir forma oturtuyor. Bu durumda Japonların Bonsai geleneği de bir tür generative art sayılabilir mi mesela?

 (Jared S Tarbell – Limb Stroke)

Üniversite döneminin üzerinden çok zaman geçti, hayat değişti. Öğrendiklerimin çoğunu maalesef unuttum çünkü bellek sabit bir şey değil, günün şartlarına göre kendini şekilden şekle sokuyor. Şimdi o denklemleri önüme koysanız, İnka alfabesine bakar gibi boş boş bakarım. Fakat matematikle sanatın ve teknolojiyle sanatın kesiştiği bölgeler beni hala müthiş heyecanlandırıyor. Instagram’da Refik Anadol‘un Pilevneli Galeri‘de açılan Eriyen Hatıralar sergisinden birkaç kare görünce kedi ciğer görmüş gibi oldum. Buz gibi bir İstanbul günü (yılın ilk soğuk günü hazırlıksız yakaladı) bu işlere meraklı bir arkadaşımla Dolapdere’deki galeriye gittik. Daha kapıdan içeriye girerken arkadaşıma göreceklerimizi çok kıskanacağımı itiraf ettim. Yıllar önce bulup bilgisayara attığım ve hala okumaya başlamadığım Processing kitaplarını düşündüm.

Eriyen Hatıralar

Zihnine tepeden baktığımız kişi nasıl birisidir, ne yer ne içer, kafasına elektrotlar takılıyken aklından neler geçiyordu, bir gece önce rüyasında ne görmüştü, en sevdiği renk nedir, radyoda hangi kanalı dinler, Proust’un Kayıp Zamanın İzninde’sini okumuş mudur?

Giriş katında altı parçadan oluşan bir seri bizi karşılıyor. Duvara resim çerçevesi gibi asılmış ekranlardaki videoların karşısında nefesimizi tutuyoruz. Ekranlar, ekran olmaktan çıkıp üç boyutlu birer kutu halini alıyor gözümüzün önünde. Her kutunun içinde durmaksızın hareket eden bir form var, bu form bazen koyu bir sıvıyı, bazen de kuş bakışı izlediğimiz bir kum fırtınasını andırıyor. Kutudan dışarı taştı taşacak. Her şey bembeyaz. Fısıldayarak konuşuyoruz.

Saatlerce izleyip hayaller içerisinde kaybolabileceğiniz görüntüler bunlar. California Üniversitesi’ne bağlı Neuroscape isimli merkezde EEG aygıtıyla kaydedilen nörolojik elektrik sinyallerini veri olarak kullanıyor. Kıvrıla kıvrıla kutunun şeklini alan o form, sahiden bir insanın hatıraları olabilir mi? Detaylarını öğrenmek istiyoruz ama girişteki panoda yer alan basın bülteni kıvamındaki metin dışında herhangi bir açıklamaya rastlamıyoruz. Kimin beynindeki elektrik akımları bunlar? Her kutu tek bir kişiye mi temsil ediyor? Zihnine tepeden baktığımız kişi nasıl birisidir, ne yer ne içer, kafasına elektrotlar takılıyken aklından neler geçiyordu, bir gece önce rüyasında ne görmüştü, en sevdiği renk nedir, radyoda hangi kanalı dinler, Proust’un Kayıp Zamanın İzninde’sini okumuş mudur? Kafamda o kadar çok soru var ki huzursuz oluyorum.

Serginin esas yıldızı üst katta, boş bir salonda tek başına bizi bekliyor. Aynı form, bu defa beş-altı metrelik kare şeklinde dev bir ekranda karşımıza çıkıyor. Ne kadar büyüleyici olduğunu tarif etmek gerçekten imkansız. Bir an için ekrana baktığımı unutup içine doğru yürümek, dokunmak istiyorum. Fakat aklıma Kubrick’in 2001 filmindeki dev cisim geliyor ve geri çekiliyorum. Birkaç dakika sonra görüntü değişiyor ve farklı parçacıklardan oluşan, farklı akışkanlıkta, farklı kıvraklıkta formlar beliriyor. Bazen steril beyazların arasında mavi bir tanesi boy gösteriyor, en çok onu seviyorum.

Yaşadığımız deneyimin çok önemli bir parçası da salonu dolduran ama öne çıkmayan sesler/müzik. Ekrandaki formu besleyen veriler, bu müziğin de kaynağı olabilir mi, merak ediyorum. Ancak kim yapmış, nasıl yapmış, herhangi bir bilgi yok. Emin olduğum tek şey var, sesler olmasaydı bu kadar etkilenmezdik.

***

Hiç hayal kırıklığı yaşamıyorum ama yine de iki şikayetim var. İlki işin kendisiyle ilgili. Ne kadar etkileyici olursa olsun ve insanı ne kadar hayallere sürüklerse sürüklesin, sanki eksik kalan bir katman var. Bu görüntülerin arkasında birer anlatı olmaz mıydı diye soruyorum kendi kendime. Çünkü veriler bir insanın zihninden toplanıp alınıyorsa, o insanın mutlaka bir öyküsü olmalı. Kimliksiz görüntüler, bir süre sonra beni yabancılaştırıyor. Ya aklım işin teknik detaylarına takılıyor, ya da muhteşem bir ekran koruyucusunu seyreder gibi boş boş bakarken buluyorum kendimi. Sahici biyografiler, yaşanmış hikayeler filan peşinde değilim. Sırf bir iki soyut dokunuştan ibaret bile olsa, boşlukları kendi başıma doldurabileceğim bir öykü arayışındayım. Yazılı bir anlatı olmasına da gerek yok. Hatta olmasın. Sanatçı, öyküyü görüntüye iliştirmek için benim hayal bile edemediğim ne şahane yollar bulabilir kim bilir.

İkinci şikayetim ise galeriyle ilgili. Genel bir özensizlik, adeta “hazırlıksız yakalandık” hali beni rahatsız ediyor. Sergiyle ilgili bilgilendirici kaynak, yok denecek kadar az. Web sitesine bakacak olsanız, bitmek üzere olan sergiyi “pek yakında” diye duyuran tek bir fotoğraftan oluşuyor. Eve dönerken bir kitapçık almak isterseniz, yalnızca sponsor televizyon firmasının reklam kataloğu mevcut. Bir de sergiyi gezen önemli insanların hatıra fotoğraflarını inceleyebiliyorsunuz, niye bilmiyorum. (Serginin bir de alt katı olduğunu günler sonra başka bir ziyaretçiden duydum, en büyük hayal kırıklığım bu oldu.)

Teknik bir aksaklık sanıyoruz ama biraz bekleyince oradaki tüm ekranlarda aynısını görüyoruz. Bizi sergilenen işin büyüsünden koparan çok sevimsiz bir detay bu.

Giriş katını gezerken her bir sekansın kaç dakika sürdüğünü merak ediyoruz. Tesadüf tam o sırada önümüzdeki video sonuna geliyor ve zarif bir şekilde başa döneceğine küt diye televizyonun çirkin kumanda arayüzü çıkıyor karşımıza. Teknik bir aksaklık sanıyoruz ama biraz bekleyince oradaki tüm ekranlarda aynısını görüyoruz. Bizi sergilenen işin büyüsünden koparan çok sevimsiz bir detay bu. Neyse ki yukarıdaki dev ekranda böyle bir sorun yok, sekanslar arasındaki geçişler insanı hiç rahatsız etmiyor.

Tüm şikayetlerime rağmen Eriyen Hatıralar‘ı gördüğüme çok memnum. Muhteşem bir deneyim, ufuk açıcı ve ilham verici. Bir de her açıdan çok saçma biliyorum ama keşke Borges hayatta olsaydı ve bunları görebilseydi diye geçiriyorum içimden.