Cameraperson: Kamera, bellek ve gerçeklik

11/09/2017 | 0 yorum

1.

Durduk yere çevremdeki insanlara eziyet etmemek ve dostlarla aramı bozmamak için en sevdiğim şeyleri kendime saklamam gerektiğini zamanla öğrendim.

Bu yazı benim açımdan biraz riskli. Çocukluğumdan beri başıma beladır: Çok etkilendiğim --ama cidden çok etkilendiğim-- bir şeyi başkalarına gösterdiğimde ve onların benim kadar etkilenmediğini gördüğümde tarifi zor bir üzüntü ve hayal kırıklığı yaşarım. Bu son derece haksız bir hayal kırıklığıdır elbette. Fakat böyle duygusal durumlarda beyindeki adalet mekanizması arıza yapıyor ve haklıymış haksızmış pek bir şey fark etmiyor.

Durduk yere çevremdeki insanlara eziyet etmemek ve dostlarla aramı bozmamak için en sevdiğim şeyleri kendime saklamam gerektiğini zamanla öğrendim. Ancak zaman zaman paylaşma ihtiyacı (onaylanma arzusu?) o kadar yoğun oluyor ki, insan kendini tutamıyor. Bu da öyle durumlardan birisi.

2.

Tabii şunu da aklımızın bir köşesinde tutmakta fayda var: Bazen bir kitap ya da bir film, tesadüf eseri doğru zamanda ve doğru yerde karşınıza çıktığı için normalden daha fazla ruhunuza dokunuyor. Belki başka bir gün, farklı bir ruh halindeyken karşılaşsanız, o kadar da etkilenmeyeceksiniz.

3.

Konunun etrafında dolanmayı bırakıp anlatıyorum.

Geçenlerde ismi dışında hakkında hiçbir şey bilmediğim bir belgesel seyretmeye oturdum ve fena halde çarpıldım. Twitter arkadaşlarımdan @uygar_sirin bahsetmişti, bahsetmek derken o da çarpıldığına dair kısacık bir cümle yazmıştı; acaba neden bahsediyor diye merak edip bir kenara not etmiştim.

Filmleri evde izlemenin sinemada izlemekten farklı bir dinamiği var. Televizyon ekranı, ilk beş dakikada bizi avucunun içine almıyorsa telefonla oynamaya veya "bunu kapatıp başka bir şey izlesem mi" diye düşünmeye şartlanmışız. Bana da öyle oldu. Başta bir türlü konsantre olamadım. Film benden ne talep ediyor, bir türlü karar veremedim. Çözmem gereken bir bulmaca mı söz konusuydu? Anlamam gereken bir şey vardı da çok cahil olduğum için anlayamıyor muydum?

İlk on dakika türlü tereddütlerle geçtikten sonra nasıl oldu bilmiyorum ama oturduğum yere çakıldım kaldım. Çözülmesi gereken bir bulmaca filan yoktu ancak filmin kendine has bir ritmi vardı ve eğer o ritme teslim olursanız sizi adeta ipnotize ediyordu.

Televizyonu kapattıktan sonra yerimden kımıldayamadım. Hareket edersem bir şeyler buharlaşıp kaybolacaktı ve aklımda uçuşan o karmakarışık düşünceleri bir daha yakalayamayacaktım sanki. Bir süre karanlıkta oturup bekledim, sonra kalkıp camları açtım. Sıcak bir İstanbul gecesinin aşırı nemli havasını ciğerlerime çektim.

4.

Söz konusu filmin adı Cameraperson. Tanınmış görüntü yönetmeni Kirsten Johnson'ın 25 yıl boyunca yapımında görev aldığı çeşitli belgeseller için çektiği, ancak kullanmayıp sakladığı görüntülerden derlediği bir tür kolaj. Brooklyn'den Nijerya'ya farklı coğrafyalarda, farklı zamanlarda çekilmiş dört-beş dakikalık pasajlardan oluşuyor. Birbirini takip eden pasajlar arasındaki ilişkiyi kurmak (ya da bir ilişki olup olmadığına karar vermek) izleyiciye bırakılmış.

Elbette ki rastgele kurgulanmış bölük pörçük parçalar izlemiyoruz. Film ilerledikçe yarım kalmış öykücüklerin devamı geliyor, anlatılar kendi içlerinde yavaş yavaş gelişiyor. Fakat asıl anlatı, birbirleriyle ilgisi olmayan bu öykücüklerin yan yana gelmesiyle ortaya çıkıyor. İki artı ikinin dört değil de beş ettiği durumlar vardır ya, bu da onlardan biri. Türkçede bu duruma aşkınlık deniyormuş galiba.

5.

Kameranın hangi mesafede durduğu, görüntüye neleri soktuğu ve neleri dışarıda bıraktığı. Ya da yönetmenin bir söyleşiyi nerede kestiği. Hangi soruları sormadığı. Hangi cevapları filme dahil etmediği.

Filmin birbiriyle ilişkili meseleleri var ve izledikçe (düşündükçe) bunlar zihninizde katmanlar halinde açılıyor. En belirgin olanı ve sık sık dile getirdiği, belgeseli çeken kişinin (bir yazarın, bir sanatçının) ahlaki sorumluluğu: Şiddet içeren konuları ve görüntüleri seyirciye yansıtmanın sınırları nedir (var mıdır)? Kameramanın gösterdikleri mi bizi daha derinden etkiler, yoksa göstermeyip hayal etmeye zorladıkları mı? Genelde ikincisi deriz ama insan bazen o kadar emin olamıyor.

Bir alt katmanda, belgesel dediğimizde kafamızdaki önyargıları sorgulatacak meseleler ortaya çıkıyor. "Konulu" filmler vardır, bir de belgeseller vardır diye düşünürüz. İlki hayal ürünü şeyleri anlatır, ikincisi gerçekleri yansıtır. Oysa belgeseller de tıpkı konulu filmler gibi kurgu ürünüdür. Kurguyu oluşturan yüzlerce ufak tefek ama hiç küçümsenmeyecek ayrıntı vardır.

Örneğin, kameranın hangi mesafede durduğu, görüntüye neleri soktuğu ve neleri dışarıda bıraktığı. Ya da yönetmenin bir söyleşiyi nerede kestiği. Hangi soruları sormadığı. Hangi cevapları filme dahil etmediği. Karşısında ağlayan kişiyi rahatlatmak için veya sırf konuşturmak için kurduğu samimiyet. Samimiyetin sahici olup olmadığı...

Çoğunlukla unuttuğumuz bir şey var. Türü belgesel de olsa, filmin yansıttığı gerçeklik, mutlak bir gerçeklik değildir. Ve bu, sadece yönetmenden (yazardan, sanatçıdan) değil, izleyiciden de kaynaklanan bir durumdur. Her metinde tercihler ve boşluklar söz konusudur. Boşlukları da kendi bildiklerimizle, tahminlerimizle ve önyargılarımızla doldurmakta çok ustayız.

Bir katman daha aşağıda, filmin beni en çok ilgilendiren ve etkileyen kısmına ulaşıyoruz. O da Kirsten Johnson'ın bilhassa otobiyografik pasajlarda kamera ve bellek arasında kurduğu ilişki. Neleri hatırlamayı, neleri hatırlamamayı tercih ediyoruz. Olayları olduğu gibi mi hatırlıyoruz yoksa tıpkı bir yönetmen gibi her seferinde yeniden kurgulayıp hoşumuza giden bir metne mi uyduruyoruz. Zira boşlukları kendi bildiklerimizle, tahminlerimizle ve ön yargılarımızla doldurmakta çok ustayız.

6.

Birlikte iyi gider:

Okurun Belleği - Cem İleri

Vertigo - W. G. Sebald

Satürn'ün Halkaları - W. G. Sebald

Film bittikten sonra @uygar_sirin'e mesaj yazdım. "Tüm tanıdıklarıma seyrettirmek istiyorum," dedim, "ama benim kadar etkilenmezlerse de çok bozulurum, o yüzden emin değilim."

Çok geçmeden cevap geldi: "Alınmaz o risk. Arkadaşlık bitirir :)"

Haklı. Ama başta dediğim gibi (bu yaşta) sevdiğim filmleri arkadaş elemek için kullanmaktan uzak durmaya çalışıyorum. Onun yerine şöyle bir yöntem geliştirdim, size de tavsiye ederim: Sevdiğiniz filmleri eleştirmen elemek için kullanın. Ne kadar meşhur veya saygın olursa olsun, bazı eleştirmenlerin değerlendirmeleri sizin kafanıza uymuyor. Sonuçta teoriye dayalı akademik eleştiriden bahsetmiyoruz. Eleştirmenlerin de kişisel tercihleri söz konusu.

Bunu yabancı gazetelerde Cameraperson hakkında yazılanları okurken bir kez daha anladım. Tamam, herkes film için iyi şeyler söylemiş ama bazıları benim istediğim kadar iyi şeyler söylememiş! Filmi seyretmişler mi yoksa sadece basın bültenini mi okumuşlar emin değilim. Bazılarının ise düpedüz şapşal olduklarına karar verdim. Hemen üzerlerini çizdim. Kara kaplı deftere yazdım. Bir daha yüzlerine bakmam.

Birlikte iyi gider:

Okurun Belleği - Cem İleri

Vertigo - W. G. Sebald

Satürn'ün Halkaları - W. G. Sebald