Öykünün kısa halleri ve Etgar Keret

8/08/2017 | 2 Yorumlar

Bu yazıyı aylar önce "okuma notları" formatında yazmaya başladım. Baktım ki çok fazla dallanıp budaklanıyor, kırpmak da hiç içimden gelmiyor, bir çekmeceye kaldırdım, sonra da unuttum gitti. Geçenlerde karşıma çıktı, kısaltacağıma biraz daha uzattım ve sonunda böyle bir şey çıktı ortaya. Kitap tanıtımından ziyade, öykü yazmak ve okumak üzerine bir sohbet olarak okuyabilirsiniz.

1.

Etgar Keret'le tuhaf bir ilişkim var. İlk okuduğumda hayran kalmış ve ne yazdıysa bulup okumak istemiştim. Fakat bir iki kitap sonra heyecanımın azaldığını ve belki o kadar da hayranlık duymadığımı düşündüm. Kısa bir ayrılığın ardından yine karar değiştirdim ve çok sevdiğim yazarlardan biri oldu.

Ruh halimdeki olağan tutarsızlıkları bir kenara bırakırsak, bu gelgitlerin aslında çok basit bir sebebi var. Keret, gayet sade bir dille kısacık öyküler yazıyor; öyle ki bir oturuşta sekiz-dokuz tanesini arka arkaya okumadan bırakamıyorsunuz. İyi de bunun nesini şikayet ediyorsun, diye sorabilirsiniz. Şikayet ettiğim elbette ki Keret'in yazış tarzı değil, kendi okuma alışkanlığım. Daha doğrusu bir okur olarak açgözlülüğüm. Orta yaşı geçmiş çoğu okur benzer rahatsızlıklara sahiptir diye tahmin ediyorum. Elimizdekini hemen bitirmek zorundayız çünkü sırada bekleyen daha binlerce kitap var, çünkü ölmeden evvel mümkün olduğu kadar çok kitap okumak telaşındayız, ve bu yüzden açgözlü oluyoruz. Gel gelelim, bir oturuşta beş ya da on öykü okuduğunuzda, Keret'in eğlenceli ama iz bırakmayan, çabucak unutulan bir yazar olduğunu düşünüyorsunuz. Oysa hiç de öyle değil.

2.

İyi yazılmış bir öykünün hakkını verebilmek için tuzlu ay çekirdeği muamelesi yapmaktansa, muhabbeti zengin bir rakı sofrası gibi yavaş yavaş tadını çıkarmak daha isabetli olacaktır.

Malum, İngilizcede "kısa öykü" denen türe biz kısaca "öykü" diyoruz. Bir sözcüğü iki farklı kavram için kullanmak kafa karışıklıklarına yol açabiliyor; örneğin, "Bu öykünün kahramanının öyküsü nedir," gibi garip cümleler kurmak zorunda kalabiliyoruz (1).

Aslında, kısa öykünün "kısa" kısmı da bir muamma. Kabul, öyküler romanlardan daha kısadır ancak hangi uzunlukta olması gerektiğine dair bir kural konmamış. Neyse ki böyle gereksiz kurallar koyan bir kurum yok. Günümüzde öykü evrenine baktığımızda, bir uçta Alice Munro gibi 40-50 sayfalık öyküler yazanlar var. Oğuz Atay'ın Korkuyu Beklerken öyküsü 65 sayfadır. Öteki uçta ise "flash fiction" denen, çoğu zaman dört-beş cümleden oluşan ve dürüst olmak gerekirse bana öyküden çok Japonların Haiku sanatını anımsatan kısanın da kısası öyküler yer alıyor (2).

Edgar Allen Poe günlerinden kalma klasik bir tanıma göre "kısa öykü", bir oturuşta okunabilen kurgu metindir. Ancak Poe'nun zamanındaki bir oturuşla Twitter çağındaki bir oturuşun aynı süreye karşılık gelmediğini kabul etmek lazım. Bu açıdan düşünecek olursak, bir dergi sayfası veya iki-üç kitap sayfası uzunluğundaki öykülerin günümüzde son derece popüler olmasını da doğal karşılamak lazım.

Ancak şöyle bir yanılgının söz konusu olduğunu düşünüyorum: Hızlıca okunabilen bir öykü, her zaman okuması kolay bir öykü değildir. Bilhassa iyi bir metinse. Aslında öykü kısaldıkça okura daha fazla iş düşer. Hayal gücünü daha fazla kullanması, yazarın bilerek eksik bıraktığı kısımları kendi başına tamamlaması gerekir. Bunun için de öykünün zihinde demlenmesine, filizlenip kök salmasına izin vermek gerekir. Diğer bir deyişle, iyi yazılmış bir öykünün hakkını verebilmek için tuzlu ay çekirdeği muamelesi yapmaktansa, muhabbeti zengin bir rakı sofrası gibi yavaş yavaş tadını çıkarmak daha isabetli olacaktır.

Hemen yazının başındaki itirafıma geri döneyim: Eğer benim gibi on tane Etgar Keret öyküsünü peş peşe okuyanlardansanız, siz de en az benim kadar yazara haksızlık ediyorsunuz.

3.

İlk dikkat çeken özelliği, yazar - anlatıcı - okur hattında kurduğu bir tür yakınlık hissi.

Buraya kadar hep okurların alışkanlıklarından bahsettim ancak benim ilgi alanıma daha ziyade yazarların tercihleri giriyor. Kısa bir öyküde, kısalığın metni ne şekilde zenginleştirdiğini merak ediyorum. Eksik bırakılan kısımların etkisini merak ediyorum. Etgar Keret'in son kitabındaki öyküleri de bu gözle okumaya çalıştım.

Domuzu Kırmak'ta (Siren Yayınları, 2016) Etgar Keret'in Türkiye'de daha önce yayımlanmış kitaplarında yer almayan öyküleriyle birlikte "Domuzu Kırmak" isimli öykünün resimlendirilmiş hali toplanmış. (David Polonsky imzalı çizimlerinin çok güzel olduğunu söylemeden geçmeyeyim.)

Keret, sunuş yazısında, kitaba/öyküye ismini veren anekdotu anlatırken aslında büyük bir açık yüreklilikle edebiyatının çıkış noktasını anlatmış. Aydınlatıcı bir metin olduğu için burada uzunca bir bölüm alıntılamak istiyorum (Not: Söz konusu domuz, porselen bir kumbara):

"(...) bütün ailesini Soykırım'da yitirmiş bir annenin ve savaştan, altı yüz gün boyunca yerin içinde bir delikte gizlenerek sağ çıkmış bir babanın oğlu olarak annem ile babamın hayatlarında yeterince acı çektiğini ve onlara daha fazla acı çektirmemem gerektiğini henüz çok küçük yaştayken biliyordum. Bu yüzden, ne zaman kalbime bir acı ya da üzüntü parası atacak olsam, içgüdüsel olarak bunu onlardan gizlemem gerektiğini hissediyordum. İçimdeki hüzün, aynı domuz kumbarasında olduğu gibi, sonsuza dek birikip çoğalmaya devam edecekti (...) Bugün bile, aradan geçen kırk beş yıla rağmen, hâlâ nasıl ağlandığını bilmiyorum, fakat biri beni havaya kaldırıp da sallama zahmetine katlanacak olsa, tek bir hüzün parasının bile sesinin duyulmayacağını garanti ederim. Çünkü genç yaşta, birikip çoğalan hayal kırıklıklarını ve korkuları içimdeki kumbarayı parçalamak zorunda kalmadan çıkarmanın bir yolunu keşfettim: Buna, yazmak deniyor."

Henüz tanışmamış okurlara Keret'in öykülerini tarif etmek hiç kolay değil. İlk dikkat çeken özelliği, yazar - anlatıcı - okur hattında kurduğu bir tür yakınlık hissi. "Samimiyet" sözcüğünü kullanmak istemiyorum çünkü günümüzdeki "samimi edebiyat", bayat klişelerle dolu vıcık vıcık bir anlatım içerdiğinden bana son derece antipatik geliyor. Bahsettiğim yakınlık hissi, öykülerin başrolünde Etgar Keret'i andıran (ya da zihnimizde canlandırdığımız bir Etgar Keret'i andıran), bazen onunla aynı ismi taşıyan anlatıcılardan kaynaklanıyor. (Bu arada, Keret, herhangi bir söyleşisini okuduktan sonra derhal arkadaş olmak isteyeceğiniz o çok özel yazarlardan biri.) Diğer karakterler ise anne baba, askerlik arkadaşı, sevgili, eski sevgili gibi, birkaç öykü okuduktan sonra bize tanıdık gelmeye başlayan figürler içeriyor. Tıpkı Woody Allen filmlerindeki karakterlerin bir Woody Allen filmi kapsamında bize tanıdık gelmesi gibi bir his bu. Elbette Türk okuru olarak İsrailliler ile aramızdaki kültürel ve bölgesel yakınlık, söz konusu tanıdıklık hissini iyice artırıyor. İsrail, Keret'in öykülerinde, adı geçmediği durumlarda bile varlığını hep hissettiren çok önemli bir karakter aslında. Dostluktan, aşktan ya da evlilikten bahseden öykülerde, savaşın, şiddetin ve binlerce yıllık katı geleneklerin ortasında yaşamanın yükünü hissetmemek imkansız.

4.

Keret evreninde, tıpkı kabuslarda olduğu gibi gerçekliğin sınırları son derece bulanık. Ayaklarımızın ne zaman yerden kesileceğini ya da altımızda ne zaman dipsiz bir çukur açılacağını önceden kestiremiyoruz.

Keret'in öykülerinde göze çarpan ilk özellik yakınlıksa, ikincisi için bununla tezat oluşturacak bir tür uzaklaşma hissi diyebiliriz. Yukarıda samimiyet sözcüğünü bilhassa kullanmadım, şimdi de yabancılaştırma sözcüğünü bilhassa kullanmıyorum. Bu defa itiraz eden ben değilim, Keret'in kendisi. Bir söyleşisinde şöyle demiş: "Yazı, yabancılaştırma yeri değildir; yazı insan olmaya çalışabileceğimiz yerdir." (3)

Bu durumda, "uzaklaşma hissi" dediğimin ne olduğunu açıklamam lazım. Keret evreninde, tıpkı kabuslarda olduğu gibi gerçekliğin sınırları son derece bulanık. Ayaklarımızın ne zaman yerden kesileceğini ya da altımızda ne zaman dipsiz bir çukur açılacağını önceden kestiremiyoruz. Öykünün kahramanı da kestiremiyor. Fakat, "nasıl olur" diye tepinmek yerine sorunları halletmeye çalışması, Keret'in mizahının temelini oluşturuyor.

Belki burada, yazının başındaki alıntıya geri dönebiliriz. Keret'in kendi sözcükleriyle ifade edecek olursak, yazı, hayal kırıklıklarıyla ve korkularla başa çıkmanın yolu. Mizah ise, başka bir söyleşisinde söylediği gibi, "arabadaki hava yastıklarına benziyor: sadece acil durumlarda beliriyor." (4) Sululuktan uzak, mesafeli bir mizah bu; okuru kahkahalara boğmak gibi bir niyeti yok. Duygu sömürüsünden, melodramdan, en çok da mağduriyet edebiyatından, kaybedeni oynamaktan uzaklaşmanın yolu.

5.

Uzun uzun canlanmasa da hafızamızda yer etmiştir çünkü okumak böyle tuhaf bir eylemdir.

Başta uzun uzun gevezelik ettiğim konuya, yani kısalığa geri dönelim. Bu da bana göre Etgar Keret öykülerinin en belirgin üçüncü özelliği. Tekrar etmekte fayda var, metinlerin kaç sözcük olduğu benim için önemli değil. Eksik bırakılanların, yukarıda saydığım özelliklerle bir araya geldiğinde ortaya nasıl bir etki çıktığına kafa yormak istiyorum. Örnek bir metin üzerinde çalışmak daha kolay olur diye düşündüm ve kitaptan iki sayfalık bir öykü seçtim. Sinek Kaydı, hem teknik açıdan, hem de içerik olarak tipik bir Keret öyküsü.

"Kız, sakal tıraşı olmanın adama iyi geleceğini söyledi, adam bu yüzden tıraş oldu, kız istediği için." diye son derece masum bir cümleyle başlıyor. Öyküde iki ana karakter var, kahramanımız adam ve müstakbel sevgilisi kız. İkisinin de adını, yaşını, boyunu bosunu, saçının rengini bilmiyoruz. Kılığını kıyafetini öğrenemiyoruz. Yazar böyle detaylarla zaman kaybetmiyor. Büyük fırça darbeleri kullanan bir ressam düşünün, en önemli desenleri tuvale yerleştirecek ve boşlukları doldurma işini bizim hayal gücümüze bırakacak.

Peki öykünün giriş kısmında neler öğreniyoruz? Adam için özel bir kızdır bu. İlk buluşmada yatağa atmak için bir girişimde bulunmadığı, kendi tabiriyle sabrettiğine değecek bir kız. "Bir süre sonra gerçekleşecekti nasıl olsa. Bir sinema, ardından kahve, sonra bir sinema daha. Bir günbatımı, iki bowling seansı - sonunda onun olacaktı." Bu üç cümle sayesinde kafamızda bir Adam belirmeye başlamıştır, dahası ilk birkaç buluşma gözümüzde canlanmıştır. Uzun uzun canlanmasa da hafızamızda yer etmiştir çünkü okumak böyle tuhaf bir eylemdir.

Bir sonraki paragrafta öykünün ikinci bölümüne geçeriz. Artık sevgili olmuşlardır. Sırf kız öyle istediği için adam günde iki kez tıraş olmakta, hatta diş ipi bile kullanmaktadır. İlişkileri ilerledikçe kızın talepleri de artar. "Kız adama kaşlarının da onu rahatsız ettiğini söyledi. (...) Jilet aynı jiletti nihayetinde, sakal tıraşı olduğuna göre kaşlarını da alamaz mıydı? Günde bir kez, iki kez, bazen üç kez."

Keret, adamın bu talepleri sorgusuz sualsiz kabul etmesini son derece tarafsız bir dille anlatır. Yazarın tarafsızlığı başlı başına bir gerilim unsurudur. Böyle talepkâr bir sevgili karşısında hangi erkek patlamaz ki! Sakalla kaştan sonra sıra vücudun diğer bölgelerine gelir. Kız ister, adam da kabul eder. Sevgilisini mutlu etmek, onu da mutlu etmektedir. Onların arasında bir gerilim yoktur, gerilim okurdadır. Adamda bir değişim bekleriz. Sevgilisinde bir acayiplik olduğunu görecek midir? Aklı başına gelecek midir? Öykünün son kısmına geldiğimizde, "Kız onu pürüzsüz, köşesiz, çıkıntısız seviyordu." cümlesiyle artık işin tehlikeli boyutlara ulaştığını hissederiz.

"Kız onu pürüzsüz, köşesiz, çıkıntısız seviyordu. Kızın oturma odasının döşemesinde dururken tanıştığı bütün diğerleri gibi, gayet rahat ve hoş... Önce pembe, armut biçimli koltuklar sanmıştı onları." (İkinci cümle bence sevimsiz bir çeviri ama neyse ki bir sonraki cümlenin etkisini fazla bozmuyor.) Öykünün kırılma anı gelmiştir. Adam salondaki koltukların kızın eski sevgilileri olduğunu anlar.

"Kızı pek çok kez onlara otururken görmüştü, çok da rahat görünüyorlardı, bu yüzden kendisi de üzerlerine oturmaya başladı." Beklediğimiz değişim gerçekleşmez. Adam "korkunç" hakikatin farkına varmamıştır çünkü ona göre korkunç bir durum söz konusu değildir. Dehşete kapılıp kaçmaya veya kızdan kurtulmaya çalışmayacaktır. Çünkü bu bir korku öyküsü değildir. Adam kızı sevmektedir ve daha büyük fedakarlıklara da razıdır. "(...) koltuklar ona her şeyi anlattı. Sert kenarlar kemiklerden kaynaklanıyordu. Safed'de kemikleri olduğu gibi almayı bilen biri vardı; omurga, kafatası, aklına ne gelirse. Hiç acımıyordu." Onun için önemli olan kızın mutluluğudur. Son cümle bize bunu işaret eder. "Üzerine otururken kızın yüzünde belirecek gülümseme her şeye değerdi."

6.

Bu öykünün bana göre en etkileyici tarafı, gayet irkiltici finaline rağmen neden olduğunu tanımlamakta zorlandığım iyimser bir his bırakması. Aşık erkeğin iktidarını kaybetmesi, omurgasızlaşması gibi metaforlardan bahsetmek elbette mümkün ama benim aklım hiç oralara gitmiyor. Bence bu ilişkinin devamında adam mutludur, kim bilir belki de hep mutlu kalacaktır. Böyle bir olasılık vardır —en azından bu öykünün evreninde böyle bir olasılık vardır. Olamayacağına dair elimizde herhangi bir ipucu yoktur. Yazar, bize, adamın saf, kızın ise acımasız ve bencil olduğuna dair herhangi bir işaret bırakmamıştır. Kendi beklentilerimizi ve önyargılarımızı bir kenara bırakabilirsek, farklı olasılıklarla doldurabileceğimiz bir boşluk bırakmıştır yalnızca.

Genelleme yapıp Etgar Keret'in bütün öykülerinin şekilde işlediğini iddia edemem. Fakat öyküleri kısa tutmasının ve mümkün olduğu kadar az detaya girmesinin, anlattığı tuhaf veya korkunç hadiseleri kafamızda daha inandırıcı bir şekilde canlandırmamıza etkisi olduğunu söyleyebilirim. Dahası, hepsinin sonunu benzer bir şekilde açık bıraktığını ve yeryüzündeki tüm kötülüklere rağmen çoğuna benzer bir şekilde iyimserliğin hakim olduğunu da söyleyebilirim.

Bir yolunu bulup anlatıcıyı bulsak, "Peki sonra ne oldu?" diye sorsak, "Hallettik bir şekilde, ne olursa olsun hayat devam ediyor," diyecek sanki.

 


 

(1) Murat Gülsoy, Büyübozumu kitabında hikaye ve öykü sözcüklerine farklı işlevler yükleyerek bu sıkıntıyı aşar.

(2) Kaldı ki, flash fiction'ın bile ne uzunlukta olabileceğine dair bir fikir birliğine varılamıyor. Bir sayfalıklara normal kısa öykü mü demek lazım?

(3) "...but writing is not a place of alienation; writing is the place where we can try to be human." https://www.guernicamag.com/interviews/we-can-try-to-be-human/

(4) "For me, humor is an air bag in a car: it appears only in cases of emergency." http://www.newyorker.com/books/page-turner/fiction-this-week-etgar-keret-2017-05-15

Görsel: Yanai Yechiel (yanaiportraits.blogspot.com)