Okuma Notları: Yolun Gölgesi, Behçet Çelik

11/07/2017 | 0 yorum

1.

İşin üzücü tarafı, bu tarz söylemler sosyal medyada ve popüler dergilerde o kadar çok tekrarlandı ki, gitgide içi boşaldı. Çocukken hızlı hızlı yüzlerce defa tekrarladığınız sözcükler gibi anlamını kaybetmeye başladı.

"Senin vicdanın yok mu?" Bu aralar en sık duyduğumuz, sosyal medyada en çok rastladığımız laflardan birisi bu. Düşününce biraz tuhaf bir soru aslında. Soran kişi ile ilgili aklıma üç olasılık geliyor:

(1) Karşısındaki adamın, "Vicdansızım ama madem uyardın bundan sonra daha dikkatli olacağım," demesini bekleyecek kadar şuursuz.

(2) Asıl niyeti soru sormak değil, kendisinin ne kadar duyarlı ve vicdanlı bir insan olduğunu bizlere hatırlatmak.

(3) Sorunun hedefi, "vicdansızlar" değil. Vicdanı olup da tepkisiz kalanlar, meseleyi görüp kafasını çevirenler, susanlar ve gözlerini kapayanlar. İmkanı olsa onları omuzlarından tutup sarsacak, "Sen niye böylesin?" diye bağıracak.

İlk iki kategoriye girecek örnekler mutlaka vardır ama genelleme yapacaksak üçüncü olasılık bana göre en akla yakın olanı. Çünkü bu tepkisizliği çevremde ve bazen de kendimde gördüğümde ben de öyle bir çaresizliğe kapılıyorum ki öfkeden patlayacak gibi oluyorum. Böyle durumlarda bazı insanların "Senin vicdanın yok mu?" diye patlamasını da anlayabiliyorum.

İşin üzücü tarafı, bu tarz söylemler sosyal medyada ve popüler dergilerde o kadar çok tekrarlandı ki, gitgide içi boşaldı. Çocukken hızlı hızlı yüzlerce defa tekrarladığınız sözcükler gibi anlamını kaybetmeye başladı. Yine kendi adıma konuşayım, içinde "vicdan" geçen bir cümle okuduğumda artık aklıma sadece süpermarket dergileri geliyor. Ve eğer maksat tepkisizleri sarsıp uyandırmaksa, artık tamamen ters teptiğini, insanları daha derin bir tepkisizliğe sürüklediğini düşünüyorum. Sevimsiz bir benzetme olacak ama her gün yolumuzu kesip paçamıza yapışan bir dilenciden kaçmak için kaldırım değiştiren insanlara döndük maalesef.

2.

Edebiyat nedir diye sorsanız size derli toplu bir tanım yapamam ama beğendiğim bir romanın ya da öykünün okuru nasıl etkilediğini iyi kötü tarif edebilirim. Her şeyden önce, paçanıza yapışan bir dilenci gibi kaçma dürtüsü uyandırmaz. Beylik laflar etmeden, sözcüklerin içini boşaltmadan bir şeyler söyler. Ders vermeye çalışmaz. Kafa karıştırır. Soru sorar. Merak ettirir.

Yanlış anlaşılmasın, iyi bir öykünün bu tarz misyonları olduğunu düşünmüyorum. Bir öykü iyiyse, böyle etki yaratabilir diyorum. Gözleriniz kapalıysa o merak yüzünden, kafa karışıklığı yüzünden, aklınızı kurcalayan sorular yüzünden açarsınız belki.

İyi bir öykü bittikten sonra uzun bir süre aklınızı kurcalamaya devam eder. Bazen yıllarca. Edebiyat dediğimiz şey belki de bu yüzden süpermarket dergilerinden farklıdır. Okuduktan sonra çöpe atmazsınız.

3.

Öykünün ya da romanın bu saydıklarımı yapabilmesi için mesafeye ihtiyaç olduğunu sanırdım. Sadece üslupta değil, zamanda mesafeye. Başka bir deyişle, büyük toplumsal olayların sıcağı sıcağına edebiyata malzeme edilmesine olumlu bakmazdım. Mesela Gezi zamanı yazılan öyküler ve romanlar, bir-iki nitelikli istisna hariç dönemin coşkusundan kar etme telaşıyla üretilmiş baştan savma metinlerdi. Hangileri hala okunuyor, hangileri çoktan unutulup gitti görüyoruz.

Behçet Çelik'in yeni kitabı, Yolun Gölgesi (Can Yayınları, 2017) bu düşüncemi değiştirdi. Kitapta tarihler ve mekanlar belirsiz ama gündemi takip ediyorsanız, ya da en azından son dört-beş yıldır memleket sınırları içerisinde yaşıyorsanız şu ana ait öyküler okuduğunuzu tahmin ediyorsunuz. Öte yandan, zamansız öyküler bunlar. Behçet Çelik, sözünü ettiğim mesafeyi, olayları anlatmak yerine olayların karakterler üzerindeki etkisini anlatarak kurmuş. Seçtiği karakterlerin çoğu merkezdeki kişiler değil. Travmaları ilk elden yaşayanlar yerine, çoğumuz gibi belirli bir mesafeden hissedenlere odaklanmış Behçet Çelik.

Belki şöyle tarif edebilirim: Bir tanıdığın başına gelenleri duyduğumuzda, sokakta toplanmış bir grup insan gördüğümüzde, ya da sabah kahvemizi yudumlarken internette karşımıza çıkan tüyler ürpertici bir fotoğrafa bakamayıp gözlerimizi kaçırdığımızda hissettiğimiz bir ruhsal kırılma var, adını koyamadığımız. Bir yandan korunaklı hayatlarımızın konforundan vazgeçemediğimiz için gözlerimizi kaçırıyoruz, bir yandan da gözlerimizi kaçırdığımız için suçluluk duyuyoruz. Bu adını koyamadığımız çelişki biriktikçe o kadar çok basınç uyguluyor ki bir an geliyor, korunaklı bölgemizin temellerinin çatladığını fark ediyoruz. Artık bir takım şeylerin eskisi gibi olmayacağını anlıyoruz.

Bence Behçet Çelik Yolun Gölgesi'nde işte o anları anlatmış.

4.

Örneğin bir öyküde, yıllık izninde tek başına bir kıyı kasabasına giden kadının, iç sıkıntısını tetikleyen tek tük sözler ve görüntüler eşliğinde kendisine ve çevresindekiler gitgide yabancılaşmasına tanık oluyoruz.

Bir diğerinde, iş seyahatinden dönen adam, gittiği yerde gördükleri yüzünden (ki biz okurlar ne gördüğünü öğrenemiyoruz) eskiden onu hayata bağlayan tüm alışkanlıkların anlamını yitirdiğini fark ediyor.

Tanıl Bora, şu yazısında suçluluk duygusu kavramını kitaptaki bir öykü üzerinden incelemiş. Belki başta değindiğim "vicdansızlık" suçlamasını bu yazının ışığında yeniden düşünebiliriz.
En çarpıcı öykülerden birinde, sokakta toplanan göstericiler ve onlara saldıran başka bir grup var; detaylar yine belirsiz. Çarpıcı olan, öyküyü saldıranlardan birinin bakış açısından okumamız. Tanık olduğu ve iştirak etmesi gereken şiddet, onun da korunaklı bölgesindeki temelleri sarsıyor; öyle ki, sırf ruhsal değil fiziksel dengesi de bozuluyor. Kendisinden beklenen güçlü kimliği dolduramadığı için o da farklı bir açıdan çaresizlik ve suçluluk duygusuyla boğuşuyor.
Tanıl Bora, şu yazısında suçluluk duygusu kavramını kitaptaki bir öykü üzerinden incelemiş. Belki başta değindiğim "vicdansızlık" suçlamasını bu yazının ışığında yeniden düşünebiliriz.

5.

Behçet Çelik, belki vicdan sözcüğünü hiç kullanmamış ama vicdan hakkında son zamanlarda okuduğum en etkileyici, en düşündürücü kitap Yolun Gölgesi'ydi.

Yolun Gölgesi'ndeki karakterler tek tip değil; neredeyse her öyküde farklı bir sosyal sınıftan ya da coğrafyadan kahramanlar seçmiş Behçet Çelik. Hepsinin kendine has bir dünyası ve sesi var. Belki bu yüzden öykülerin tempoları da birbirlerinden çok farklı. Kitabın beni en çok etkileyen özelliği ise yazarın öykülerde boşluklar ve belirsizlikler bırakmaktan çekinmeyişi. Belirsizlik bazı okuyucuları huzursuz eder, metinle arasına mesafe sokar. Behçet Çelik bence o mesafeyi kendi avantajına çok iyi kullanmış. Melodrama meyilli anlarda bile dengeyi korumuş,

Sadık okurları Behçet Çelik'in dilinin ne kadar özenli, kaleminin ne kadar kontrollü olduğunu bilir, burada tekrar uzun uzun anlatmak ayıp kaçar. Fakat başta çok gevezelik ettiğim bir konuya geri dönmem ve bir şekilde bu yazının başıyla sonunu birbirine bağlamam gerekiyor:

Beylik laflar etmeden, sözcüklerin içini boşaltmadan, ders vermeye ya da hesap sormaya kalkmadan yazılmış öyküler bunlar. Behçet Çelik, belki vicdan sözcüğünü hiç kullanmamış ama vicdan hakkında son zamanlarda okuduğum en etkileyici, en düşündürücü kitap Yolun Gölgesi'ydi.