Okuma notları: 2001 - Eski Türkiye'nin Son Yılı, Mirgün Cabas

5/07/2017 | 1 Yorum

1.

"Bir asır" deyince kulağa etkileyici geliyor ama o kadar da uzun bir süre değil aslında. Hatırlayın, 2001 yılında gündemi Twitter'dan değil gazetelerden ve televizyondaki haber programlarından takip ediyorduk.

Sizi bilemem, kendi adıma konuşayım. Geçenlerde iPhone'un henüz onuncu yaşının kutlandığını okuduğumda şaşırdım. Bana sorsalar, internetle en az otuz yıldır haşır neşir olduğumu, ilk akıllı telefonumu da, ne bileyim, yirmi yıl önce aldığımı söylerdim. Çalışıp para kazanmaya başlar başlamaz yani. Evet, maaşlarımı biriktirip kendime bir cep telefonu almıştım ama dürüst olmak gerekirse pek de akıllı bir cihaz değildi.

Bırakın cebimizde taşıdığımız bir ekrandan her an internette dolanmayı, şirketteki bilgisayardan müşterilere eposta gönderemezdik. Öyle bir altyapı yoktu. Faks çekerdik. Benden önceki nesil ise teleks diye bir şey kullanırdı. (Eğer Vikipedi günün birinde açılırsa genç arkadaşlar teleks nedir ve ne işe yarar diye bakabilir. Faksı duymuşlardır diye tahmin ediyorum.)

Söylemeye çalıştığım şu: Birisi ısrarla hatırlatmadıkça, teknoloji yüzünden --ya da sayesinde-- son on yılda hayatı algılayışımızın nasıl şiddetle değiştiğini fark etmiyoruz. Sadece on yıl. "Bir asır" deyince kulağa etkileyici geliyor ama o kadar da uzun bir süre değil aslında. Hatırlayın, 2001 yılında gündemi Twitter'dan değil gazetelerden ve televizyondaki haber programlarından takip ediyorduk. Ne olduğunu öğrenmek için beklemek, anlamak için de çaba harcamak gerekiyordu. Mesai harcamak yani.

2.

Ben kelimenin tam anlamıyla mesai harcayanlardan biriydim çünkü o zamanlar mesleğim buydu. Türkiye'de olup biten her şeyi yabancı yatırımcılara izah etmek. Bankalar Kanununda değiştirilen kritik bir sözcükten tutun Ecevit'in kan tahlili sonuçlarına kadar her şeyi. Sevdiğim bir iş değildi. On - on beş yıllık mesaim bir krizden başka bir krize sürüklenerek geçti. Yabancı yatırımcı dediğimiz kurumlarda çalışanlar da çok sempatik kişiler değildi o zamanlar. Sempatik olmayı bırakın, bazıları küstah ve sadist ruhlu insanlardı. Şimdikiler nasıldır bilmiyorum.

Kendi küçük dünyamda çok acayip bir yıldı 2001. İlk olarak 2001'de işsiz kaldım. Çalıştığım şirket kapatıldı. Fırsat bu fırsattır, diye düşündüm, şu kapıdan çıkıp giderim ve bir daha da buralara ayak basmam. Öyle olmadı. Sanırım yeteri kadar kararlı değilmişim ya da cesaretim yokmuş, gelen ilk cazip teklife evet dedim ve birkaç ay geçmeden piyasalara geri döndüm. Finans sektöründeki maceram bir süre daha devam etti.

3.

Mirgün Cabas hem gazetecilik tecrübesiyle, hem de 15 yıl sonra olayları kuşbakışı görmenin avantajıyla gayet karmaşık bir yapbozu gözünüzün önünde sabırla yapıyor. Parçalar birleştikçe, siz de "vay canına," diyorsunuz.

2001, sırf benim için değil tüm memleket için son derece sıkıntılı bir yıldı. Krizlere ve skandalla alışkın olmamıza rağmen hepimizi serseme çevirecek kadar önemli hadise arka arkaya geldi. Cumhurbaşkanının anayasa kitapçığını fırlatması, başbakanın rahatsızlıkları, bankacılık krizi, ekonomik kriz, bizi krizden kurtarmak için adeta gökten inen bir figür, onun casus ilan edilmesi... Bu arada, askerlerle politikacılar arasında House of Cards dizisini cebinden çıkaracak sürtüşmeler... Mirgün Cabas, yeni kitabı 2001 - Eski Türkiye'nin Son Yılı'nda (Can Yayınları, 2017) bütün bunları --ve derler ya, çok daha fazlasını anlatıyor. Cabas iki yıl boyunca tüm gazetelerini tarayarak o günlerin olaylarını derlemiş toparlamış. 2001 yılında olanları adeta birer öykü gibi, başı ortası ve sonu olan anlatılar haline getirmiş. Perde arkasında yaşananları aktarmak için de dönemin önemli isimleriyle röportajlar yapmış.

Kabul ediyorum, saydıklarım hiç de öyle eğlenceli konu başlıkları değil ama 2001'i okumaya başladıktan sonra elimden bırakamadım. Benim gibi bu tarz incelemelere pek meraklı olmayanlar için bile zevkle okunan bir kitap. Çünkü en başta, Mirgün Cabas çok iyi bir anlatıcı. Son derece sıkıcı konuları bile ilgi çekici bir hale getirme yeteneğine sahip. Metnin temposunu nerede, ne kadar yükselteceğini çok iyi ayarlıyor. Sonunu gayet iyi bildiğiniz hadiseleri bile "şimdi ne olacak" diye merakla okuyorsunuz.

İkincisi, çok uzun bir roman okurken bir noktada tüm parçaların birleşmeye başladığını ve büyük resmi oluşturduğunu hissedersiniz ya, 2001'i okurken öyle bir hisse kapılıyor insan. Çünkü kitap, sadece o acayip yılın değil, bugüne nasıl geldiğimizin panaromik bir öyküsü. Mirgün Cabas hem gazetecilik tecrübesiyle, hem de 15 yıl sonra olayları kuşbakışı görmenin avantajıyla gayet karmaşık bir yapbozu gözünüzün önünde sabırla yapıyor. Parçalar birleştikçe, siz de "vay canına," diyorsunuz.

4.

Dikkat çekici bir nokta da Mirgün Cabas'ın kendi yorumunu çoğunlukla satır aralarında tutması. Satır aralarında diyorum çünkü ister kurgu olsun, ister kurgu-dışı olsun, yazarın lafa hangi cümleyle başladığı, hangi cümleyle bitirdiği, nerelerde durakladığı, hangi detaylara yoğunlaştığı, hangi soruları sorduğu gibi detaylar, okurun algısını şekillendirmeye yarar. Yazarın kendisini öne çıkarmadan yorum yapmasına imkan verir. Mirgün Cabas da bence bunları çok iyi kullanmış ve didaktik bir tona kaymamayı gayet iyi başarmış.

Kitapta, "Uşak'ın Narlı köyüne inen UFO" gibi trajikomik bölümler de var. Yazarın bunları sırf hoşluk olsun diye eklediğini sanmıyorum. Absürt olayları da aynı mesafeli tonla anlattıkça, mesela sadece o UFO macerasının (ve olayı incelemeye gelen Sirius UFO Araştırma Merkezi'nin) değil, memleketin en tepesindeki kurumların bile aynı derecede absürt, aynı derecede trajikomik olduğunu hissetmeye başlıyoruz. Çünkü aktörler farklı olsa da çıkan kavgalar ve verilen tepkiler üç aşağı beş yukarı hep aynı. Mirgün Cabas'ın yüzünü ve mimiklerini ekrandan çok iyi bildiğimizden midir nedir, sayfaların gerisinden bize muzipçe gülümsediğini hayal ediyoruz. Bu da benim için kitabın en keyifli yönlerinden birisiydi.

Mirgün Cabas umarım yakında (belki de zamanı geldiğinde demek lazım) 2001-2019 dönemini de anlatan bir kitap da yazar. Bu dönemi anlatmak için tarayıp haber toplayabileceği gazete kalmadı, habercilerin çoğu hapiste ama eminim bir yolunu bulur.

5.

Herkesin her an ne düşündüğünü duymak, her konudaki fikrini öğrenmek ve içinden fışkıran kötülüğe şahit olmak, o kadar da şahane bir fikir değilmiş.

2001'i okurken sadece başımıza neler geldiğini değil, o günlerde olayları nasıl algıladığımızı, nasıl değerlendirdiğimizi düşündüm. Fırtınanın tam göbeğindeyken görüş mesafeniz de, algınız da ister istemez sınırlı oluyor. Ama o esnada durup derin bir nefes almak ve "şimdi görüş mesafesi sınırlı, biraz bekleyelim ve bu olayları ileride daha sağlıklı bir şekilde değerlendirelim," demek de pratikte imkansız. (En azından telefonun öteki ucunda, rahmetli Ecevit kaç kere çişini yaptı diye saat başı rapor bekleyen yabancı yatırımcılar varken benim için imkansızdı.)

Bu yazının başındaki düşünceye geri dönecek olursak, 2001'de Twitter olsaydı olaylar ve/veya bizim algımız farklı olur muydu? Bu sorunun cevabını bilmiyorum ama şundan eminim: Zaten pamuk ipliğine bağlı olan ruh sağlığımız daha o günden bozulmaya başlardı.

Şimdi ise habere ulaşmak belki daha kolay, gündemi belki saniyesi saniyesine takip edebiliyoruz ama işimiz daha zor. Evet, internet bizi sahiden birbirimize yaklaştırdı ama sanırım biraz fazla yaklaştırdı. Korkunç bir gürültünün ortasındayız. İfade özgürlüğü iyi güzel de herkesin her an ne düşündüğünü duymak, her konudaki fikrini öğrenmek ve içinden fışkıran kötülüğe şahit olmak, o kadar da şahane bir fikir değilmiş. Bilhassa kriz dönemlerinde.