Okuma notları: Doppler, Erlend Loe

27/04/2016 | 3 Yorumlar

1.

Doppler, bir gün ormanda bisikletiyle dolaşırken düşer ve kafasını taşa çarpar. Başına aldığı darbenin hikayede ne denli önemi olduğunu öğrenemeyiz. Ancak şunu öğreniriz: sersemlemiş bir halde yere serilmiş gökyüzüne bakarken hayatını değiştirmek istediğini fark eder Doppler. İnsanları sevmiyordur. Oğlunun sürekli dinlediği çocuk şarkılarına tahammülü kalmamıştır. Tüm çabalarına rağmen kızıyla iletişim kuramamaktadır. Banyo için fayans seçmekten fena halde bunalmıştır. Karısı onu anlamamaktadır. Üstüne üstlük, Doppler'ın babası ölmüştür.

İster varoluşçu sıkıntı diyelim, ister burjuva erkeğinin orta yaş bunalımı, Doppler işte böyle karanlık bir ruh halindeyken ormanın çağrısına uyar. Evini terk edip şehrin birkaç yüz metre dışında, ağaçların arasına kurduğu çadırda yaşamaya karar verir. Karnını doyurmak için avladığı bir geyiğin yavrusu peşine takılınca onu evlat edinir. Bu sempatik yavrunun adını Bongo koyar ve onunla uzun uzun sohbet etmeye başlar. Kahramanıyla aynı adı taşıyan roman da böyle başlar zaten.

2.

Çevresiyle iletişim kurmakta zorlanan kahramanın ormanda travma geçirmesi ve bir hayvanla dost olması, anladığım kadarıyla bu aralar Norveç edebiyatında epey yaygın bir temaymış (1). İskandinav polisiye dizilerini yakından takip etmeme rağmen İskandinav edebiyatını hiç bilmediğimi itiraf etmem gerek. Dolayısıyla Doppler'i okurken, "İşte yine aynı konu, bakalım farklı bir şekilde işliyor mu," diyecek kültüre sahip değildim. Olsaydım da bir şey değişmezdi; eminim bu romanı yine büyük bir keyifle okurdum. Erlend Loe müthiş yetenekli bir yazar. Doppler karakterinde uzun zamandır okuduğum en ilginç anlatıcı-kahramanı, hiç konuşmayan Bongo'da ise en tatlı "yardımcı oyuncu"yu yaratmış. Bunu da son derece sade ve akıcı bir dille başarmış. Erlend Loe'nin bana çok cazip gelen bir mizah anlayışı var. Asla sululuğa kaçmayan, gayet karanlık ve mesafeli bir mizah bu. Belki biraz Coen Birader'lerin filmlerini anımsatıyor diyebiliriz.

3.

Bizim coğrafyada bu tarz hayallerin istikameti genelde güney sahilleridir. Beni soracak olursanız, günde üç posta Google'da kuzey ormanlarının resimleri seyredip mest olanlardanım. O yüzden Doppler'a daha ilk sayfadan kanım kaynadı. Hem romana, hem de kahramanına.

Eminim aranızda sık sık kentten kaçıp doğada yaşamak hayalleri kuranlar vardır. Amerikan yazar Thoreau'nun 1850'lerde yazdığı Walden isimli eserinden beri ormanda basit bir hayat sürdürmek, kendi kendine yetebilmek ve bu sayede huzuru bulmak birçok insanın rüyası olmuş.

Bizim coğrafyada bu tarz hayallerin istikameti genelde güney sahilleridir. Beni soracak olursanız, günde üç posta Google'da kuzey ormanlarının resimleri seyredip mest olanlardanım. O yüzden Doppler'a daha ilk sayfadan kanım kaynadı. Hem romana, hem de kahramanına.

Nasıl kaynamasın? Doppler para kullanmayı reddediyor; sadece takas yaparak ve avlanarak yaşamayı tercih ediyor. (Avlanmak kısmına pek sıcak bakmıyorum ama madem doğaya dönüyoruz...) Doppler dürüst; aklından geçenleri lafı hiç dolandırmadan açık açık söyleyebiliyor. İnsanları kırarım diye bir endişesi yok. Ya beni sevmezlerse diye bir endişesi yok. Doppler sakin; Bongo'ya doğruları ve yanlışları tane tane izah ediyor. Amatör bir filozof gibi sabırla anlatıyor.

Ancak tahmin edersiniz ki her şey başta göründüğü gibi olsa/kalsa, edebiyat olmazdı.

4.

Roman ilerledikçe farkına varıyoruz ki kahramanımız pek de Thoreau'nun kendi kendine yeten ve huzuru bulan kişi şablonuna uymamaktadır. Hatta kahramanımız, klasik anlamda bir kahraman şablonuna da uymamaktadır.

Hesapta tüketim toplumuna sırtını dönmüştür ama kocaman bir Toblerone çikolatanın cazibesine karşı koyamaz. Her sabah süpermarkete gidip yağsız sütünü almazsa mutlu olamaz. Para yerine geyik eti verir, o ayrı. İnsanları sevmediğini, onlarla görüşmek istemediğini iddia etmektedir ama en olmadık adamlarla ahbaplık etmekten kendisini alıkoyamaz. Zaten bir süre sonra orman da kalabalıklaşmaya başlar.

Ölmüş babasıyla sembolik olarak hesaplaşmak ve vedalaşmak üzere giriştiği proje ise o kadar anlamsızdır ki, komik mi yoksa acıklı mı olduğuna karar veremeyiz.

Gayet sakin bir adam gibi görünmektedir ama belki de başta pek açık etmediği öfke sorunları vardır. Bir noktadan sonra kendisine ve biz okurlara karşı ne kadar dürüst davrandığını da sorgulamaya başlarız. Hırsızlık yapmak, insan yaralamak gibi eylemler ona hiç de korkunç gelmemektedir. Yoksa Doppler, tek derdi aile hayatının sorumluluklardan kaçmak olan, her koşulda kendini haklı bulan, inatçı ve bencil bir sosyopat mıdır?

Yazar bu soruların yanıtlarını okura bırakıyor. Kendi adıma şunu söyleyebilirim: Romanın sonunda Doppler'ı hala seviyordum --tüm kusurlarına rağmen seviyordum ama artık onun için biraz da üzülüyordum.

5.

Gördüğüm tanıtım yazıları, kitabın modern tüketim toplumuna dair komik ve karanlık bir eleştiri olduğunu vurguluyor. Öyle olduğuna şüphe yok; fakat bence Erlend Loe sadece kapitalist düzenle değil, benim gibi ormana kaçma hayalleri kuranlarla da inceden inceye dalga geçiyor.

Evet, her şeyi arkamızda bırakıp uzaklara gitmek çekici bir düş ama biraz gerçekçi olalım, insanoğlu/kızı olarak doğayla uyum içerisinde yaşayamayacak kadar sorunlu bir canlı türüyüz. Ormana kaçsak, orayı da kendimize benzetiyoruz. Sonra kaçacak başka ormanlar aramaya başlıyoruz.

Bence Doppler'ın esas meselesi de bu. Tüketim toplumundan bunalan insanın parodisi.

6.

Bana göre romanın tek kusuru, aniden bitmesi. Sanki yazarın acil bir işi çıkmış da konuyu hızlıca toparlamış gibi bir his uyandırıyor. Zaten yazar da son noktayı koyarken belki şaka olarak, belki de cidden, "İnşallah devamı gelecek," diyor. Doppler'i roman değil de, novella ya da uzun bir öykü niyetine okumak sanırım daha doyurucu olacaktır.

Daha uzun olmasını çok isterdim ama kısa olmasının da şöyle bir avantajı var: bitirir bitirmez yeni bir gözle tekrar okumaya karar verdim. Zaten bir müddet uzak kalınca insan Bongo'yu özlüyor.

Merdümgiriz tişörtüm bloguma bir-iki defa konuk olmuştu; Doppler'ın konusu itibariyle bu yazıda da görünmezse olmaz! Bu şahane sözcükle hala tanışmamış olanlar varsa, buyurunuz size Lugat 365'den bir sayfa:

Sezonun ilk Okuma Notları'nı bir mutluluğumu paylaşarak bitireyim: Eğer son anda bir terslik çıkmazsa bu yılki İstanbul Tanpınar Edebiyat Festivali kapsamında, Erlend Loe ile aynı etkinlikte konuşmacı olacağız. Kendisiyle tanışacağım günü dört gözle bekliyorum. Başka bir işiniz yoksa 10 Mayıs'ta sizleri de bekleriz.

En nihayetinde, bizim de merdümgirizliğimiz bir yere kadar.


(1) n+1'de Norveç edebiyatı ve orman konulu çok ilginç bir yazı okudum ve ilgimi çeken başka romanlar da keşfettim: https://nplusonemag.com/online-only/book-review/woods/