IKEA kataloğu ile meditasyon

17/11/2014 | 1 Yorum

(Bu yazı ilk olarak Istanbul Art News Dergi'nin Ekim 2014 sayısında yayımlandı.)

Kendi evinizdeyken gözünüz tembeldir. Oysa başka birisinin evini ziyaret ettiğinizde, eşyaların üzerindeki hayat izleri dikkatinizi çeker. En çok da yatılı misafirliğe gittiğinizde.

İngilizce'de “ev” anlamına gelen iki sözcük vardır: ‘House’ ve ‘home’. Oxford’lu bilim adamları ne der bilmiyorum ama bana göre ilki, daha ziyade içinde yaşanılan fiziksel yapıya karşılık gelir. Taşındıktan sonra kolileri açıp yerleştiğinizde ve ilk çayınızı demlediğinizde ise o yapı, diğer sözcükle anılacak kıvamı alır. Güzel Türkçemizde buna benzeyen ‘yuva’ diye bir kavram vardır ancak evlilik hayalleri ve kalabalık bir aile kurma tasarıları içerdiği için ben pek kullanmıyorum. Bu yazıda bahsetmek istediğim, eşyasıyla, ışığıyla, sesiyle, kokusuyla kendimize ait kıldığımız, içindeyken kendimizi güvende hissettiğimiz ve uzak kaldığımızda dönmek istediğimiz yer. İster ev diyelim, ister başka bir şey. Arzu ederseniz siz yuva da diyebilirsiniz.

Bir evi ev yapan, insanın eşyalarıyla arasındaki sessiz ilişkidir. Anılar ve rüyalar, kavgalar ve hayal kırıklıkları, bekleyişler ve barışmalar, sevinçler ve kutlamalar siz farkına varmasanız da evin içindeki eşyalara siner. (Sadece eşyalara değil, duvar kağıtlarına, pencere içlerine ve kapı kulplarına da siner.) Oğlunuzun boyunu işaretlediğiniz duvar, mutfak dolabının dibindeki kapağı kayıp kavanoz, ya da koltuğun minderleri arasındaki uzaktan kumanda yutan boşluk sadece sizin evinize aittir. O uzaktan kumandanın aynısından milyonlarca başka evde olsa bile sizinki farklıdır. Tuşlarına baş parmağınızın izi çıkmıştır.

Kendi evinizdeyken gözünüz tembeldir. Oysa başka birisinin evini ziyaret ettiğinizde, eşyaların üzerindeki hayat izleri dikkatinizi çeker. En çok da yatılı misafirliğe gittiğinizde. Çünkü uyku farklı bir teslimiyet halidir. Hem eşya size teslim olur, hem de siz eşyaya teslim olursunuz. Tertemiz çarşaflarla sırf sizin için özel olarak hazırlanmış bir odada bile kalsanız, uyku zamanı geldi mi başkasının kara sahasında bulursunuz kendinizi. Ev sahibine ait eşyalarıyla misafirlikten öte bir yakınlık kurarsınız. Onlara sinmiş rüyalar, sizin rüyalarına karışır. Duymamanız gereken sırlara kulak misafiri olursunuz.

Yatıya kalmanın da türleri vardır elbette, ama bu durum hepsi için geçerlidir. Düşünün, birinin kollarında uyumak, o kişiyle seks yapmaktan daha fazla samimiyet içermez mi? Sadece yanınızdaki beden değildir o samimiyetin kaynağı, onun şiltesi, yastığı ve çarşafıdır aynı zamanda.

Bu tarz oyunlar sırf bana has olmamalı, zira kapitalist sistem boş durmamış ve duygusal zaaflarımız üzerinden para kazanmanın yine şahane bir yolunu bulmuş. Adını da IKEA koymuş.

Size anlatmak istediğim iki tane oyunum var. İlki, hiç tanımadığım insanların evlerinin fotoğraflarına bakarak hayatlarını okuma oyunu. Evin eşyalarından, eşyaların duruşundan, cinsinden, yıpranmışlığından ipuçları toplayıp, o evde yaşayan kişi ne yer ne içer, gece rüyasında ne görür, tahmin etmeye çalışıyorum. Asabi midir? Bahar alerjisi var mıdır? Rejim yapıyor mudur? Duymamamız gereken sırları nelerdir?

İkincisi oyundan çok bir tür meditasyon. Yine tanımadığım insanların evlerinin fotoğraflarına bakarak, bu evde ben yaşasam mutlu olur muydum diye düşünme oyunu. Mutluluk için gerekli koşullar arasında müthiş bir Boğaz manzarasını, 200 metrekarelik bir terası, ya da ağaçların gölgesinde bir yüzme havuzunu saymıyorum. (En azından bu oyunu oynarken saymıyorum, yoksa “Al buyur senin olsun,” deseniz, elbette hiçbirine itirazım olmaz.) O evi ev yapan ufak tefek şeylere dikkat ediyorum. Örneğin, bulmacayı çözdükten sonra gazetenin yanına bırakılmış bir kalem, karar vermem için yeterli olabiliyor.

Bu tarz oyunlar sırf bana has olmamalı, zira kapitalist sistem boş durmamış ve duygusal zaaflarımız üzerinden para kazanmanın yine şahane bir yolunu bulmuş. Adını da IKEA koymuş.

IKEA, bütçeniz için aşırı ucuz kaçabilir, ya da ürünlerinin dayanıklılıklarından şikayetçi olabilirsiniz. O konulara hiç girmeyelim. Benim bahsetmek istediğim, IKEA ürünleri değil, IKEA kataloğunda yaşanan hayatlar.

Bu kataloglarda resmedilen evlerin bazıları otuz metrekaredir, mesela. Normalde otuz metrekarelik bir evde duvarların üzerimize gelmesi, göğsümüzün sıkışması filan gerekir, değil mi? Hiç öyle şey olur mu, IKEA kataloğundan bahsediyoruz! Aksine, o evde yaşayan temsili insanların dinginliği, iç huzuru sayfadan taşıp bize de geçer. Temsili insan diyorum ama bunlar adeta gerçek kişilerdir ve gerçekten o evde yaşıyorlardır. Pahalı dekorasyon dergilerindeki gibi kuaförde saçlarını yaptırıp kameraların karşısına geçmiş ev sahiplerine benzemezler. Salonda çorapla dolaşırlar. Lavabonun yanında bulaşıklar durur. Kütüphanenin raflarından kitaplar taşar. IKEA insanları çok kitap okur çünkü.

Yüzlerinde doğal olarak bir Kuzey Avrupa esintisi vardır ama bildiğiniz gibi global pazarda sınırlar iyice bulanıklaşmıştır artık. Stockholm'de değil de, Üsküdar'da doğmuş olsak da kendimizi o fotoğrafın içinde düşleyip aynı huzuru hissedebiliriz. Bir tür ‘her şey yolunda’ hissidir bu. Otuz metre kareye sıkışıp kalmış olabiliriz, yahut ortalık biraz dağınık olabilir fakat keyfimiz yerindedir. Zaten gözümüzün görmek istemediği fazlalıkları koyup kaldırabileceğimiz boy boy kutularımız ve raflarımız vardır. Musluktan akan su zehirli değildir. Çocuklar, yıllık aidatı elli bin doları geçen okullara gitmiyordur. Büyük olasılıkla pencereden bakınca az ilerde bir park görünüyordur ve ağaçları kesenler de yoktur.

Hızlı tüketim kataloğunda huzur kırıntıları bulmaya çalışmanın ne kadar büyük bir saçmalık olduğunun farkındayım elbette. Aklıma Dövüş Kulübü filminin o trajikomik sahnesi geldiğinde, “İyi de ben satın almak maksatlı bakmıyorum ki, başka hayatların hayalini kuruyorum,” diyerek kendi kendimi avutuyordum. “Avutuyordum” dedim çünkü geçenlerde okuduğum bir haber keyfimi kaçırdı. Tutunacak bir dalım kalmadı. Meğer sadece o evler stüdyo dekoru, insanlar da konu mankeni değilmiş. Meğer gördüğümüz eşyaların da yüzde 75'i üç boyutlu grafik programlarında hazırlanmış sahte görüntülermiş. Tıpkı Gravity filmindeki sahte uzay boşluğu, ya da Transformers'daki robotlar gibi. İnsanlar yeşil bir perdenin önünde, sanal bir kütüphanenin raflarındaki sanal kitaplara bakarak mutlu pozlar veriyorlarmış. Teknolojinin gözü kör olsun. Meğer matriksin göbeğine düşmüşüm de meditasyon yaptığımı sanıyormuşum.

Lütfen bu şaşkın yazarınızla çok dalga geçmeyiniz.

İster Kyoto'da, ister İstanbul'da yaşayalım, hepimizin bir kozası var. Koza diyorum ama içine kapanıp değişim geçirmek zorunda değiliz. Bazen kış uykusuna yatıyoruz, bazen de sadece iki lokma atıştırıp biraz kestirmek için uğruyoruz.

Sanal dünyadan olabildiğince uzaklaşıp son derece hakiki eşyalara uzanalım. Bu yazının sonunda kendinizi kocaman bir boşluğun içinde hissetmeyesiniz diye size çok şahane bir keşfimi sunacağım. Keşif dediğime bakmayın, mutlaka ben de birisinden duyup öğrenmişimdir. İnternetin sonsuz karmaşasında böyle şeylere rastladığımda hazine bulmuş gibi seviniyorum. Sosyal medya çöplüğünde ziyan olup gitmesin diye kimselere göstermiyorum. Üzerinden zaman geçince, ilk olarak nerede rastladığımı ve kime teşekkür etmem gerektiğini de unutuyorum.

Paylaşmak istediğim internet sitesi/dergisinin adı ‘LIFECYCLING’, adresi ise www.ideelifecycling.com. Japonya kökenli olduğu için işin aslını tam olarak çözebildiğimi söyleyemem. İngilizce yazılmış birkaç satır yazıdan çıkardığım kadarıyla, eşyalar konusunda seçici ve tutkulu kişilerle söyleşi yapıp evlerinin fotoğraflarını çekiyorlar. “Her kuşun yuvası diğerlerinden farklıdır,” diyorlar. Herkesin farklı bir yaşam tarzı, estetik anlayışı, evi ve kıymet verdiği eşyaları olduğunu ekleyip bize bunlardan örnekler sunuyorlar.

Son derece mütevazı evler bunlar ve doğallığında insanı büyüleyen bir şey var. (Fotoğrafların da çok güzel çekilmiş olduğunu belirtip, hakkını verelim.) Her karede ufacık bir ayrıntı aklınıza takılıyor. Sıradan bir eşyanın, mesela küçük bir kedi biblosunun, eski bir sehpanın üzerinde, perdenin arasından sızan altın renkli ışıkta, sıradan bir biblo olmaktan çıktığını, özel bir insan için özel bir anlam taşıyan değerli bir nesne halini aldığını hissediyorsunuz.

“Yaşam kalitesi bir döngüdür,” demiş Lifecycling'in yaratıcıları. Belki de “Kaliteli yaşam bir döngüdür," demişlerdir. Japoncadan İngilizceye, sonra da Türkçeye çevirmeye kalkınca cümleler biraz karışıyor. Ne olursa olsun, bu döngüyü kuran unsurlar, her dilde, her kültürde ve her iklimde aynı: Hayal gücü, elimizi kullanarak bir şeyler üretmek, sanat, duygusal olarak bağlandığımız ufak tefek nesneler, iletişim içerinde olduğumuz insanlar, anılar ve doğa.

İster Kyoto'da, ister İstanbul'da yaşayalım, hepimizin bir kozası var. Koza diyorum ama içine kapanıp değişim geçirmek zorunda değiliz. Bazen kış uykusuna yatıyoruz, bazen de sadece iki lokma atıştırıp biraz kestirmek için uğruyoruz. Dört duvar, bir çatı ve üç beş parça eşyadan oluşan küçük birer koza. Göçebe ruhlu insanlara bazen çok imreniyorum, onlar nereye giderlerse gitsinler, o üç beş parça eşya sayesinde kendilerine yeni bir koza örebiliyorlar. Çünkü önemli olan eşyalara sinen rüyalar. Ve dışarıdaki zehirli havayı içeriye sokmamak.

Not: Bu yazıdaki tüm fotoğraflar Lifecycling sitesinden tanıtım maksatlı olarak alınmıştır. Biz sadece çok sevdik, siz de görün istedik.