Karga pozu

1/04/2013 | 21 Yorumlar

1.

Ağırlık merkezinizin nerede olduğunu biliyor musunuz? Ben bilmiyordum ve öğrenmeye karar verdim.

2.

Solda ben, sağda Değer. Sabaha karşı niye bu kılıkta olduğumuzu bilmiyorum.

Bu öykü 1994 yılında başlıyor.

Yeni açılan üniversitelerden birinde lisans üstü eğitim programına girmiştik. Kampüsün hazırlıkları henüz tamamlanmadığından okulun ilk öğrencilerini geçici bir kampüse yerleştirmişlerdi. Binamız, ağaçların arasında, yeni boyanmış ve duvardan duvara halı kaplanmış, iki katlı boş bir eve benziyordu. Eskiden kibrit fabrikasının müdürlük binasıymış sanırım. Kapısında "üniversite" yazan küçük bir evde okuyorduk ama hayatımız diğer üniversite öğrencilerininkinden hiç farklı değildi. Sabahlara kadar kahve, kola ve sigara içip abur cubur yiyerek ders çalışıyorduk. Birbirimizden ödev kopya çekiyor, Powerpoint denen o tasarım çöplüğünden fırlamış programla boğuşuyor, projeleri hep son güne bırakıyor ve sınav öncesi hep sıfır beş uç dileniyorduk. Bazen dört-beş gece üst üste sabahladığımız oluyordu ve muhallebi kıvamına gelmiş beyinlerimizle zombilere dönüşüyorduk. Saçmalamaya başlıyorduk. Hedefimiz başarılı birer iş adamı/kadını olmaktı. Bildiğiniz gibi başarılı iş adamları ve kadınları gerektiğinde sabahlara kadar hiç saçmalamadan çalışabilirler. Biz henüz öğrenme aşamasındaydık, o seviyeye erişememiştik.

İşte öyle sabahlardan birinde, artık aklıma nereden estiyse amuda kalkmayı bilmediğimi, bunun hayatımda ciddi bir eksiklik olduğunu ve bir an önce bu eksikliği gidermem gerektiğini fark ettim. Daha güneşin doğmasına saatler vardı ve sigaralarımız bitmek üzereydi.

Durumu büyük bir heyecanla çevremdeki arkadaşlara açıkladım. Gözleri yarı kapalı bir şekilde beni dinlediler. Sağ olsunlar, kafayı yediğimi düşünmediler. Düşünen olduysa da bana hissettirmedi. En çalışkan arkadaşlardan biri, ne yapmam gerektiğini teorik olarak tane tane anlattı. Denedim, olmadı. Kızcağız söylenerek yerinden kalktı, gayet emin adımlarla yanıma geldi, anlattıklarını uygulamaya çalıştı ve o da beceremedi.

Yavaş yavaş uyuklayanlar uyanmaya başladı. Diğer odalara kapanmış olanlar gürültüyü duyup yanımıza geldi. Çok geçmeden herkes ya amuda kalkmayı deniyor ya da deneyenleri izleyip büyük bir ciddiyetle eleştiri ve önerilerini paylaşıyordu. Her kafadan bir ses çıkıyordu. Duvar dipleri, ters dönmüş hamamböceği gibi debelenen insanlarla doluydu.

Bu tür şeylere doğuştan yetenekli olduğunu bildiğim arkadaşım Değer'i kalabalığın dışına çekip "Bunu bana bir tek sen öğretebilirsin," dedim. Tüm çabalarına rağmen ben yine amuda kalkamadım ama o, hala yeni kokan duvardan duvara halının üzerinde sirk cambazı gibi dolandı durdu. Bazıları için dünyanın en kolay şeyidir amuda kalkmak. Benim için öyle olmadığını anlamıştım.

Çok geçmeden hepimiz sıkıldık ve sabaha yetişmesi gereken önemli işlerimize geri döndük.

3.

İki yıl sonra mezun olduk, şirketlere girip çalışmaya başladık. Değişen bir şey yoktu, hala başarılı iş adamları/kadınları olmak için sabahlayıp duruyorduk. Ancak ben amuda kalkma meselesini çoktan unutmuştum.

Doğruyu söylemek gerekirse üniversitedeki o gece sadece şaklabanlık peşindeydim. Ellerimin üzerinde durmanın bana gerçekten bir faydası olacağını düşündüğümü hiç sanmıyorum.

Fakat yaklaşık yirmi yıl sonra her şey değişti. Şimdi amuda kalkmayı gerçekten öğrenmek istiyorum. Son derece ciddiyim ve kendime göre mantıklı bir sebebim de var.

4.

Aşırı disiplinli yazarlar ise Olimpiyatlara hazırlanan atletler gibi yaşar. Bunun en iyi örneği, pek sevdiğimiz Japon yazar Haruki Murakami'dir.

Sırf çalışma alışkanlıklarına bakarak yazarları gruplara ayırmaya kalksak, bir uca aşırı düzenli ve disiplini olanları, diğer uca ise perişan bir halde debelenenleri koyabiliriz. Ortaya da disiplinli olmak isteyip bir türlü beceremeyen yazarları yerleştiririz. Bir de ne istediğini bilmeyenleri.

Perişan bir halde debelenenler, ya da başka bir deyişle kendi kendilerini imha ederek yazanlar, eski Hollywood filmlerinde görmeye alışkın olduğumuz tiplerdir. Bu yazarlar ya ruhlarını kemiren romanı bir türlü yazamamaktan, ya da tam tersi, bir hastalıkla pençeleşir gibi ölümüne yazmaktan mustariptir. Bizim "günlük hayat" dediğimiz şeyle onların uzaktan yakından ilgisi yoktur. Gözleri hep kan çanağı gibidir, yemek ve uyku nedir bilmezler. O kadar korkunç acılar çekerler ki sonunda ya alkolik olurlar, ya da uyuşturucu bağımlısı. Çoğunlukla eserlerini tamamlayamadan açlıktan ve veremden ölürler.

Bir zamanlar böyle ölümcül bir tutkuyla çalışan yazarlar gerçekten varmış. Şimdilerde ise bu kategoridekiler çok daha hafif acılar çekiyor. Günlerce yıkanmayı unutanlar olduğunu okumuşsunuzdur. Dalgınlıkla sokağa pijamalarıyla çıkanlar, ya da sırf gofret yiyerek beslenenler de varmış. Alkol ve uyuşturucuyla yakın ilişkide olanlar zaten tarihin her döneminde karşımıza çıkıyor. Daha geçenlerde Hunter S. Thompson'ın biyografisinde (1) aktarıldığı haliyle günlük programını görmüştüm (15:00 Uyanış, 15:05 Chivas Regal eşliğinde sabah gazeteleri ve Dunhill, 15:45 Kokain, 15:50 Bir bardak daha Chivas, Dunhill, 16:05 İlk kahve, Dunhill, 16:15 Kokain, 16:16 Portakal suyu, Dunhill, 16:30 Kokain, 16:54 Kokain, 17:05 Kokain, 17:11 Kahve, Dunhill, vs...) Twitter'da takip ettiğimiz kadarıyla, kötü alışkanlıklarını inkar etmeyen bir diğer yazar da Brett Easton Ellis. Bunları bir yana bırakıp daha kabul edilebilir sıkıntılardan bahsedecek olursak, gündüzleri başka bir işte çalışıp ev geçindirenler, sonra sabaha kadar oturup romanlarını yazanlar var ki onların hayatı gerçekten zor. Ama ne olursa olsun, son zamanlarda yazarlar arasında açlıktan ölen kimseyi duymadım.

Aşırı disiplinli yazarlar ise Olimpiyatlara hazırlanan atletler gibi yaşar. Bunun en iyi örneği, pek sevdiğimiz Japon yazar Haruki Murakami'dir. Kendisi, bir roman yazıp bitirmenin maraton koşmaya benzediğini ve aynı şekilde konsantrasyon ve dayanıklılık gerektirdiğini dile getirmiştir. Hatta bu konuda bir de kitap yazmıştır (What I Talk About When I Talk About Running). Kağıt üzerinde benzetmelerle yetinmeyen Murakami gerçekten hevesli bir maraton koşucusudur. Paris Review dergisindeki söyleşisinde (2) anlattığına göre, bir günü şöyle geçmektedir: sabah 4:00 kalkış, beş-altı saat çalışma. öğleden sonra 10km koşu ya da 1500m yüzme (ya da ikisi birden), biraz kitap okuyup müzik dinleme ve 21:00'da yatak.

5.

Murakami'nin hayatı, sahibi olduğu barı kapatıp tüm zamanını yazmaya ayırmaya karar verdiğinde değişmiş. Benimki ise finans sektöründeki işimden ayrılıp roman yazmaya karar verdiğimde değişti. Ancak ben ne sabahları dörtte uyanmaya, ne de gece dokuzda uyumaya başladım. Eskiden kaçta yatıp kaçta kalkıyorsam aynı şekilde devam ettim. Maraton hazırlıklarına ve yüzme antrenmanlarına da başlamadım. (Aslında ikincisine başladım ama burada anlattıklarımdan yıllar sonra...) Önceleri bütün günlerim ya masa başında oturmakla, ya da evimin yakınındaki bir kafeye gidip boş gözlerle bilgisayarın ekranına bakmakla geçiyordu. Kimse bana avans verip belirli bir tarihte roman teslim etmemi istememişti. Romanımı bitirsem bile bastırabilmem son derece küçük bir olasılıktı. Sadece kendime karşı sorumlu olduğum bir çalışma düzeninde, hayatımda disiplin diye bir kavram kalmadı. Bir işe başlayıp devamını getirmeme, sürekli mazeret bulup kaytarma, zaten oldum olası en kötü huylarımdandır.

Disiplinsizliğin yanında bir diğer sıkıntım da hareketsizlikti. Roman yazmanın fazla kıpırdamayı gerektirmeyen bir uğraş olduğunu tahmin edebilirsiniz. Oturdukça insan ağırlaşıyor. Sadece fiziksel olarak değil, ruhen de ağırlaşıyor. Daha fazla hareket etmem gerektiğinin farkındaydım. Ancak sporun s'si ile alakam yoktu. Bir spor salonuna yazıldığımda disiplinsizlik gene devreye giriyordu. Bilirsiniz, genelde iki ay dolmadan pes edilir, bir yıllık aidat boşa gider, vicdan azabıyla tembelliğin birbiriyle kapıştığı mevsimler geçer, sonra yine kararlar verilir, vs. İşte o döngüye ben de defalarca kapılmıştım.

Sonra nasıl oldu bilmiyorum ama bir gün durdum ve derin bir nefes aldım. Sürekli kendi kendime söylenmekten de, bu gidişattan da çok bunalmıştım. Madem yeni bir hayata başlamıştım, çok geç olmadan bu yeni hayatı bir düzene oturtmam gerekiyordu. Hareketsizliğime ve disiplinsizliğime son vermeye karar verdim. Murakami'nin koşu kitabını da tam o sıralarda okumuş ve iyice gaza gelmiş olabilirim. Emin değilim.

Fakat bu karar, insanın yemek pişirmeye ya da resim yapmaya başlaması gibi bir şey değildi. Kafa yapımı ve alışkanlıkları değiştirmeyi öğrenmem, kendi kendimi geliştirmem gerekliydi. Tekrar durdum ve derin bir nefes daha aldım. Birkaç kere yutkundum. "Kendimi geliştirmek" lafıyla birlikte kafamda şimşekler çakmaya başlamıştı. Eyvahlar olsun, dedim içimden, yoksa ben de mi kişisel gelişim olayına merak salmak üzereydim?

6.

Kendimi geliştirmeye hiç itirazım yok ama kişisel gelişim endüstrisine şüpheyle ve hatta biraz da antipatiyle bakarım. Endüstri derken kitapçılarda rafları dolduran yüzlerce kitaptan ve kendini yaşam koçu, nefes koçu, farkındalık koçu vs. diye pazarlayan girişimcilerden bahsediyorum. İnsanların ihtiyaçlarını sömürmeye yönelik bir sektör bu ve akıl almaz bir hızla büyüyor.

Aslında şaşırmamak lazım. Günümüzde şehirli insanlar, en kolay yoldan sağlıklı, mutlu ve zengin olmanın formülünü satın almak istiyorlar. Sadece o da değil. Korkularıyla başa çıkabilmek için tutunabilecekleri ama hayatlarına müdahale etmeyecek bir inanç sistemine de ihtiyaç duyuyorlar. O noktada da "bizimle konuşan, hatta eposta yoluyla iletişim kuran melekler" ve türevleri devreye giriyor.

İnsanlar bu tür kişisel gelişim ürünleri sayesinde kendilerini daha iyi hissediyorlarsa ne mutlu onlara. Herhangi bir gelişim kaydediyorlarsa tebrik ederim. Kimsenin mutluluğuna karışacak değilim. Ancak elde ettikleri sonuçlar çok kısa ömürlü olmalı, yoksa her ay piyasaya yüz tane yeni kitap çıkmazdı. Kesin çözüm öneren o kitapların herhangi biri, tek seferde hepimizin derdine çare olurdu.

7.

Herkesin kafası farklı bir frekansta çalışır. Bazısı, "şunu da bir deneyeyim, bakalım daha mutlu (zayıf, zengin) bir insan olacak mıyım," der. Çok fazla eziyet çekmeden kısa sürede sonuç almak ister. Olmadı, iki ay sonra başka bir formül dener.

Ne yazık ki benim kafam o şekilde çalışmaya programlanmamış. Paketlenip önüme konmuş pratik çözümleri bir türlü kabul edemiyorum. Zaman ve emek harcamadan elde edilen sonuçların faydasız olduğuna inandırmışım kendimi. Benim "kendimi geliştirme" anlayışım şöyle: yeni bir şey öğrenmek/denemek istiyorsam önce araştırma yapmam lazım, konuyla ilgili okuyabileceğim her şeyi okumam lazım, sonra da kendime bir hedef koyup çok çalışmam lazım. Çok çalışmam lazım kısmının altını çiziyorum. Bana göre insan yedi günde ne hayatını değiştirebilir, ne hayatının romanını yazabilir, ne de yedi kilo verip sağlıklı kalabilir. Bu konuda hem takıntılı, hem de eski kafalıyım sanırım.

Örneğin "koç" sözcüğünü duyduğumda benim aklıma yaşam koçları değil, basketbol koçları geliyor. Çocukken hastası olduğumuz Beyaz Gölge dizisi beynimde hasar yaratmış olmalı. Benim için koç, yıllar boyu çalışıp işinde ustalaşmış, sonra da kendini öğretmeye adamış bir insandır. Takımının yeteneklerimi ve sınırlarımı bilir, ona göre bir yol çizer. Ayrıca takımındaki herkesin adını, hangi dersten kırık not aldığını, kime aşık olduğunu ve Cumartesi gecesi kaç saat uyuduğunu da bilir. İçlerinden birinin yanlış bir şey yaptığını duyacak olursa kapısına dayanır ve hesap sorar.

Aşağıda resmini gördüğünüz kişilerden bir tanesi gerçekten, diğeri rol icabı yaşam koçu. (Ortadaki ise Madonna. Sırf mikrofonları benzediği için onun da resmini ekledim. Bir de Madonna olduğu için.) Yaşam koçu dendiğinde benim gözümün önünde bu adamlar canlanıyor. Şov yapmakla insanlara bir şeyler öğretmeyi birbirine karıştıran kişilerden bana bir fayda geleceğini hiç sanmıyorum. (Kaldı ki, kariyerimizde nasıl başarılı olacağınızı, en iyi Madonna'nın ne kadar çok çalıştığını seyrederek öğrenebilirsiniz.)

Kitaplardan bir şeyler öğrenmeye de hiç itirazım yok. Aksine, bildiklerimin çoğunu kendi kendime okuyarak öğrendim. Ancak D&R mağazasında raflara bakarken şu kitaplardan önce hangisini alıp da okusam diye kararsız kalacağımı hiç sanmıyorum. Ben okumayayım, okumak isteyene de engel olmayayım. Bu konuda başka bir şey yazmaya elim gitmiyor. Sayıların gücü sayesinde bir an önce iyileşmenizi dilerim.

8.

Sporun s'si ile alakam yoktu derken kesinlikle abartmıyordum. Okulda beden eğitimi derslerinden nefret ederdim ve her fırsatta kaçmaya çalışırdım. İlerleyen yıllardaki sportif faaliyetlerim, Boğaz'da yürüyüş yapmaktan ve yaz tatillerinde kıyıdan iskeleye kadar yüzmekten öteye gitmedi. Bedenim, arıza çıkarmadığı sürece farkında olduğum bir şey değildi. Arada sırada fena halde ağırlaşıyordu ve öyle zamanlarda spor yapmam gerektiği aklıma geliyordu.

Fakat karar vermiştim. Bu defa ise hedefim üç-beş kilo verip mayo mevsimine hazırlanmak değildi. Öyle olsaydı altı ay sonra başladığım noktaya geri döneceğim garantiydi, gayet iyi biliyordum. Bu defa kafa yapımı değiştirecektim. Sigarayı bırakmak gibi bir şeydi bu. Bundan böyle spordan korkup kaçan bir adam olmayacaktım. Daha güçlü, kontrollü ve dengeli bir insan olacaktım. (Tamam, biliyorum, içinizden gülüyorsunuz, ve hayır, fonda ne "Eye of the Tiger" çalıyor, ne de "He-man" diye naralar atıyorum. Bunlara karar verdiğimde son derece ciddiydim ve 40 yaşıma çok az kalmıştı. Belki de orta yaş bunalımımdı, kim bilir...)

Konuyla ilgili ne kadar kitap okursam okuyayım, irademi ne kadar zorlarsam zorlayayım bu işi tek başıma beceremeyeceğimi de biliyordum. Daha önce defalarca spor salonuna yazılmış, defalarca pes etmiştim. Kendi kendime olduğum yerde sayıyordum. Bu yüzden bana yardım edecek birisini bulmaya karar verdim.

İtiraf etmem lazım ki arada sırada aksi bir insan olabiliyorum. Kibarca, "başına buyruk bir mizacı var" diyebilirsiniz. Birisi beni bir şey yapmaya zorlarsa, normalde yapacağım varsa da inadına yapmam. Yaptığım şeyde sürekli beni heyecanlandıracak ufak tefek yenilikler bulamazsam çok çabuk sıkılırım. Ayrıca insanlara güvenmek konusunda aceleci olduğumu söyleyemem. Bu yüzden bana yardım edebilecek birisini bulmam aslında hiç kolay değildi.

Fakat çok şanslıyım. Bir süre sonra yolum benim için en doğru insanla kesişti. Gönül rahatlığıyla "Hocam" dediğim bir insan. Kendisi yaşam koçu değil. İstese en iyisinden olur ama başına mikrofon takıp sahneye çıkmaktan hoşlanacağını pek sanmıyorum. Yukarıda sözünü ettiğim basketbol koçlarına daha çok benziyor. Gerçekten saygı duyduğum ve güvendiğim birisi, yoksa sözünü dinlemezdim. İnadımı nasıl yeneceğini, bana nasıl her söylediğini yaptıracağını o kadar iyi biliyor ki, yakında yumuşak huylu uysal bir adam olduğumu düşünmeye başlayacağım.

Bana öğretmeye çalıştıkları da son derece mantıklı şeyler: (1) Az ye, (2) Çok hareket et, (3) Dik dur. Ve de: (4) Bir şeyi yapman gerekiyorsa, fazla söylenmeden yap. Tabii bunların hepsi teoride kulağa kolay geliyor ama pratikte her gün ölümüne antrenman yaptığımızı eklemem lazım. Rocky Balboa'nın çıplak yumruklarıyla dövdüğü o çengele asılı etlerden hiç farkım kalmıyor.

9.

Hocamla çalışmaya başladığımdan beri, yani yaklaşık dört yıldır, kar kış demeden ve hiç aksatmadan haftada altı gün spor yapıyorum. Kafa yapım değişti mi? Evet, tamamen değişti. Kendimi eskisine göre daha iyi hissediyor muyum? Kesinlikle evet.

Murakami gibi maraton koşucusu olamadım ama spor yapmanın insana konsantrasyon ve dayanıklılık kazandırdığına ve bunların roman yazarken fayda sağladığına ben de inanıyorum. Öte yandan Murakami kadar katı disiplinli bir hayat yaşamak da istemem. Şimdilik kendi tempodan memnunum. Daha kat edeceğim uzun bir yol var ve bu da beni heyecanlandırıyor. Fiziksel olarak imkansız sandığınız şeyleri çok çalışarak başarmak, insanı ruhen hafifletiyor.

10.

Yeni tempoma alıştıktan sonra öğrendiğim iki önemli şey oldu. Aslında öğrendim diyemem, farkına varmaya başladım desem daha doğru olur. Birincisi, hani hep okuruz, beyin spor esnasında endorfin salgılar, endorfin bir tür mutluluk hormonudur, o yüzden spor yapmak iyidir diye. İşte o endorfin denen şey insanda bağımlılık yapıyormuş. Bunu da zamanında okumuştum ama ne demek olduğunu başıma geldikten sonra kavradım. Buna da şükür demek lazım herhalde. Kendi beynimin salgıladığı bir hormona bağımlı olmaktan çok daha kötü seçenekler var bu hayatta.

İkincisi ise dengeyle ilgili. Şunu anlamaya başladım: insan fiziksel dengesini bulmaya çalışırken zihinsel olarak da bir denge yakalıyor. Çok havalı bir laf etmişim gibi duruyor ama söylediğim şey aslında son derece basit. Zor bir hareketi yapmaya çalışırken kafamı tamamen boşaltmazsam çuvallıyorum. Günlük sıkıntıları düşünmeyi geçtim, kolumu çok mu kaldırdım, acaba sağa mı çekiyorum diye kurcalamaya başladığım anda dengem bozuluyor. Panik duygusu ve "ya düşersem" endişesi dahil her şeyi zihnimden silmem gerekiyor.

Denge, susup bir an için boşlukta asılı kalmak gibi bir şey. Zamanı yavaşlatarak o anı olabildiğince uzatamaya çalışıyorsunuz. Kendinizi rahat bırakmanız, endişelerinizden uzaklaşmanız ve ağırlık merkezinize güvenmeniz gerekiyor. Bunun için de önce ağırlık merkezinizle tanışmış olmanız lazım elbette.

Yazarken insanı rahat bırakmayan maymunlarla başa çıkmak da tıpkı böyle bir şey aslında. İnsanın zihninde de bir ağırlık merkezi var ve onunla da tanışık olmak işleri kolaylaştırıyor.

Hepsi tamam da bu maymunlar neyin nesi diye merak ediyorsanız şu yazıya bakabilirsiniz.

11.

Gelelim 2013'ün başına...

Son birkaç yıldır epeyce güçlenmiştim ama çocukluğumdan kalma dengesel şapşallığım hala devam etmekteydi. Böyle söyleyince bir yere tutunmadan ayakta durmayı beceremeyen birisi olduğumu düşünüyor olabilirsiniz. O kadar da kötü değil. Ama çok daha iyi olabilir. Ayrıca çok uzun zamandır yoga yapmaya fırsat bulamıyordum. Bunun üzerine ben de yine kendi kendime küçük bir meydan okuma hadisesine girişmeye karar verdim: 2013'ün sonuna kadar karga pozunu, 2014'ün sonuna kadar da amuda kalkmayı öğrenecektim.

Böyle söyleyince ne düşündüğünüzü bilmiyorum ama öyle kötü bir şey değil. Karga pozu yani.

Yazının başındaki resimde [3] gördüğünüz duruşa Sanskritçede Bakasana deniyormuş. Günümüz dillerinde karşılığı turna pozu veya karga pozu. İkincisi daha çok kullanılıyor. Yogadaki en basit tepetaklak duruşlardan birisi olarak kabul ediliyor. Ağırlık merkeziniz, alışkın olduğunuzun tersine, başınızdan daha yukarıya çıktığı için tepetaklak duruyor sayılıyorsunuz. Zaten kendinizi de öyle hissediyorsunuz. Amuda kalkmaya benzemese de, ağırlık merkezinizi hissetmek ve denge kazanmak için çok faydalı bir duruş olduğunu söyleniyor.

Karga duruşunun kendi içinde üç seviyesi varmış. Üçüncü seviyeye iyice alıştıktan sonra oradan amuda geçmek hiç zor değilmiş. İnatla ve düzenli bir şekilde deneyerek öğreniliyormuş. Bunu duyunca, tam bana göre diye düşündüm. Ayrıca Google'daki fotoğraflara bakılırsa herkes öğrenmişti, bir ben kalmıştım. Madem öyle, ben de her gün on dakika çalışırım dedim kendi kendime. Uzun bir macera olacaktı ama günde on dakika nedir ki?

12.

Elbette ilk olarak konuyla ilgili her türlü teorik araştırmayı yaptım. Önemli makaleleri taradım ve Youtube videolarını izledim. İnternet forumlarında, insanların karga pozu ile ilgili acı tatlı deneyimlerini okudum. Sonunda, ilk on dakikalık denemeye hazır olduğuma karar verdiğimde, günlerden çarşambaydı ve saat gecenin biriydi. Heyecan doruktaydı, sabaha kadar beklemenin alemi yoktu.

Dikkatle incelediğim videolardan birinde, karga pozunu anlatan genç bir hanım, "Yeni başlıyorsanız, yüzünüzün hizasına bir yastık koyun. Ne olur, ne olmaz," diyordu pis pis sırıtarak.

Benim kollarım güçlü, hiçbir şey olmaz dedim içimden. Hiç hoşuma gitmemişti kadının suratındaki o sırıtış. Gözlüklerimi bile çıkarmadım.

On beş saniye sonra burnum yere yapışmış, yapışmakla kalmayıp mantıksız bir açıyla yan dönmüş, gözlüğümün sapı alnıma batmış bir vaziyette, acıdan kıpırdayamıyordum. Gözlerim yaşarmıştı ve burnumdan ince ince kan sızıyordu. Kırıldıysa hastaneye gitmek gerek dedim içimden. Yağmurlu, berbat bir kış gecesiydi. Hastaneye gitsem, "Nasıl oldu?" diye soracaklardı büyük olasılıkla. Bu yazıda 2600 kelimede anlattıklarımı, gecenin o saatinde acil servistekilere nasıl açıklayacaktım? "Sene 1994, yeni açılan üniversitelerden birinde lisans üstü eğitim görmeye başlamıştık, yerler halı kaplıydı," diye lafa girsem, deli derlerdi herhalde.

Burnumun kırılmadığına karar verdim.

 

(Birinci bölümün sonu)

 


 

(1) http://www.mentalfloss.com/article/33487/hunter-s-thompsons-daily-routine
(2) http://www.theparisreview.org/interviews/2/the-art-of-fiction-no-182-haruki-murakami

Fotoğraftaki kişi: Tias Little, http://www.prajnayoga.net/schedule/prajna-temple-classes-with-surya-tias/